Bu başlık, Milena Jesenská’nın kendini tanıtırken kullandığı ifadeden hareketle seçildi. O, kendini ne birinin kızı ne de birinin eşi olarak konumlandırır; yalnızca bulunduğu yerle ve kendi adıyla: Prag’dan Milena.
Tarih, kadınları çoğu zaman kendi eylemleriyle değil, ilişkilendirildikleri erkekler üzerinden hatırlar. Bu hatırlama biçimi yalnızca eksik değil; aynı zamanda siyasidir. Çünkü bir kadının adını, düşüncesini ve eylemini silikleştirmenin en etkili yolu, onu bir başka öznenin gölgesine yerleştirmektir.
Bugün Milena Jesenská ismi geçtiğinde, pek çok okurun zihninde önce Franz Kafka ile kurulan bağ, özellikle de onunla olan mektuplaşma gelir. Bu son derece anlaşılır bir başlangıç noktasıdır ancak yanıltıcıdır da. Çünkü Milena’yı bu çağrışımda sabitlemek, onu başkasının hayatı ve metinleri üzerinden hatırlamak anlamına gelir. Oysa Milena, yalnızca bir edebi ilişkinin parçası değil; gazeteci, çevirmen, editör ve faşizme karşı aktif direniş göstermiş bir kadındır. Bu gerçek, çoğu zaman ilk çağrışımın gerisinde kalır.
Metnin amacı, Kafka’yı Milena’nın hayatındaki birçok unsurdan yalnızca biri olarak konumlandırmak ve geriye kalan, tarih yazımında bastırılmış olan “kocaman Milena”yı görünür kılmaktır. Milena’yı kadın hareketi açısından önemli kılan şey, yalnızca yazan bir kadın olması değil; yazıyı iktidarı ifşa eden bir araç olarak kullanması ve düşünsel tutarlılığını, işgal ve baskı koşullarında etik bir eyleme dönüştürebilmesidir.
Milena’nın hayatı, bireysel özgürlük ile kurumsal otorite arasındaki bitmeyen çatışmanın somut bir örneğidir. Baba otoritesinden psikiyatrik tahakküme, ideolojik disiplinlerden faşist devlete uzanan bu çizgide Milena, her seferinde itaat etmemeyi seçmiştir. Onu önemli kılan da tam olarak budur: Susmamak, uyum sağlamamak ve kendi adıyla var olmak.

Görsel kaynak: idnes.cz
Kısa biyografi: Prag’dan Ravensbrück’e
Milena Jesenská (1896–1944), Prag’da doğdu. Gençlik yıllarında Viyana’da yaşadı; burada çeviri ve gazeteciliğe başladı. Prag’a dönüşüyle birlikte gazetecilik kariyeri hızla yükseldi. 1930’larda Avrupa’yı saran faşizm dalgası, Milena’nın yazılarını estetik ve edebi bir çizgiden net bir politik hatta taşıdı.
Alman işgali sırasında sadece olayları kaydeden bir tanık değil, bizzat risk alan bir direnişçiydi. Bu duruşu, tutuklanmasına ve Ravensbrück kadın toplama kampına gönderilmesine yol açtı. Hayatını orada kaybetti. Milena, kendi kaderini ve çağının sorumluluğunu sırtlanmış kamusal bir figürdü.
Kökler: Baba otoritesi ve itaat–özgürlük gerilimi
Milena’nın karakterinin şekillenmesinde, babası Jan Jesenský ile olan ilişkisi belirleyicidir. Bu ilişki, entelektüel bir çevreye yakınlık ile sert bir disiplin arasında gidip gelen bir sarkaç gibidir.
Travmatik bir anı: Çamaşır sepeti
Babası, Milena’nın hayatını kontrol altında tutma arzusunu zaman zaman fiziksel ve psikolojik şiddet boyutuna taşımıştır. Margarete Buber-Neumann’ın Milena adlı kitabında aktarılan çarpıcı bir anıya göre, küçük Milena, içi kirli çamaşırlarla dolu büyük bir sepetin içine kapatılmıştır. Karanlıkta boğulacağını sanan Milena, o andan itibaren babasından panik halinde korkmaya başlamıştır.
Olay yalnızca kişisel bir travma değil; Milena’nın hayatı boyunca taşıyacağı itaat–özgürlük geriliminin de sembolüdür. Bu gerilim, ilerleyen yıllarda babanın yerini doktorun, doktorun yerini partinin, partinin yerini devletin aldığı farklı biçimlerde tekrar edecektir.
Bohemya ruhu ve kadın hareketi
Milena’nın yetiştiği yıllarda, edebiyat kadar kadın özgürlüğü hareketi de genç kuşağı eğiten, biçimlendiren ve harekete geçiren temel bir güçtü. Bu hareketin Bohemya’da daha canlı ve romantik bir karakter kazanmasında, bölgenin tarihsel ve kültürel altyapısının önemli bir payı vardı. Kadınların sadedce özel alanla sınırlanmadığı, kamusal ve siyasal hayatta söz sahibi olabildiği bir geçmiş anlatısı, Bohemya kültüründe diri tutuluyordu.
Margarete Buber-Neumann, Milena adlı kitabında bu ruhu Milena’nın kişiliğiyle ilişkilendirerek aktarır. Yakın bir arkadaşının tanıklığına yer verirken Milena’yı şöyle betimler: “Benim gözümde Milena bir öncünün canlı timsaliydi. Onu hep belinde tabancasıyla bir atın üstünde canlandırırdım.” Bu imge, Bohemya kadın hareketi tarafından kuşaklar boyunca canlı tutulmaya çalışılan “Kızlar Savaşı” efsanesini çağrıştırır.
Efsaneye göre, Kontes Libuşa döneminde Bohemya’da kadınlar ve kızlar saygı ve itibar görmüş, kendi güçleriyle var olabilmişlerdir. Milena’nın çağdaşları onu bu efsanenin romantik bir yankısı olarak değil, kendi zamanında bu özgürlük idealini somutlayan bir figür olarak görüyordu. Bu nedenle Milena, bireysel bir asi olmanın yanında; kadınların kamusal ve entelektüel varlığını savunan daha geniş bir hareketin yaşayan temsilcilerinden biri olarak algılanıyordu.

Görsel kaynak: avlameroz.com
Bohemya tarihinde, gerek cesaretleri gerekse mücadeleci tavırlarıyla — çoğu zaman entelektüel düzlemde — sivrilen Çek kadınlarına her dönem rastlanır. Milena’yı ve Prag’da kızlar için kurulan ilk modern eğitim kurumlarından biri olan Minerva Lisesi çevresinde yetişen diğer genç kadınları kuşatan ruh hâli de bu tarihsel sürekliliğin bir parçasıdır: Geleneklerin donuk kalıplarından kurtulma arzusu ve yalnızca kendi benliğine itaat ederek akıntıya karşı yüzme cesareti. Bu tutum, kuşaktan kuşağa aktarılan bir başkaldırı biçimi olarak kadınların davranışına egemen olmuştur.
Milena’nın bu çizgideki varlığı, ailesi ve yakın çevresi için yalnızca rahatsız edici değil, denetlenmesi gereken bir tehdit anlamına geliyordu. Onun ‘taşkınlığı’, babasının gözünde ahlaki bir sorun olmanın ötesine geçerek, kolayca ‘patolojik’ olarak kodlanabilecek bir hâl aldı. Böylece kadın özgürlüğü talebi, dönemin yaygın refleksiyle, tıbbi bir “anormallik” damgası vurularak bastırılmaya uygun bir hedefe dönüştürüldü.
Tam da bu dönemde Milena’nın hayatına, Prag ve Viyana entelektüel çevrelerinde tanınan bir figür olan Ernst Polak girdi. Polak’la kurduğu ilişki, Milena için yalnızca romantik bir yakınlık değil; ailesinin temsil ettiği burjuva ahlakı ve milliyetçi sınırlar karşısında bilinçli bir kopuştu. Yahudi bir entelektüelle kurulan bu bağ, Milena’nın zaten ‘tehlikeli’ olarak görülen özgürlük arayışını babasının gözünde geri dönülmez bir isyana dönüştürdü.
Bir “terbiye” yöntemi olarak tımarhane: Veleslavin
Milena’nın bir Alman Yahudisi olan Ernst Polak ile ilişkisi, babası Jan Jesenský için kabul edilemez bir “skandal”dı. Kendisi gibi vatanperver bir Çek için bu ilişki, yalnızca aile içi bir hayal kırıklığı değil, aşağılanmanın en uç noktası olarak algılanıyordu. Bu nedenle Jesenský, bu duruma bir son vermek amacıyla son derece sert ve yıkıcı bir yönteme başvurdu: Kızını Veleslavin Sinir Kliniği’ne kapattırdı.
Karar, tek başına verilmiş bir baba öfkesi değildi. Uygulanan bu aşırı tedbir sırasında Jan Jesenský’nin en büyük destekçisi, Milena’nın yakın arkadaşı Staşa’nın babası olan belediye doktoru Dr. Prochaska’ydı. Çevresinde genellikle iyi yürekli biri olarak tanınan doktor, kendi kızını Milena’nın ‘tehlikeli’ etkisinden koruyabilmek adına her yöntemi mubah görmüş, hatta Milena’nın kilit altına alınmasını bile kabul edilebilir saymıştı. Böylece aile, tıp ve kamusal otorite aynı noktada birleşerek Milena’nın özgürlük arayışını bastırmayı seçti.
Milena, bu deneyimi yıllar sonra şöyle aktarır: “Kötüye kullanıldığında psikiyatri korkunç bir şey. Her şey anormal olarak değerlendiriliyor ve kullandığın her kelime işkencecinin elinde yeni bir silaha dönüşebiliyor.” Bu sözler, Milena’nın çok erken yaşta ‘normallik’ ve ‘delilik’ tanımlarının iktidar sahipleri tarafından nasıl bir baskı aracına dönüştürüldüğünü fark ettiğini gösterir.
Klinik sonrası: Yeniden bir araya geliş
Veleslavin Sinir Kliniği’nden ayrılışı, Milena için bir “özgürlük” anı olmaktan çok, denetimin biçim değiştirdiği bir geçişti. Resmî olarak serbest bırakılmış olsa da, babasının otoritesi ve aile çevresinin baskısı devam ediyordu. Buna rağmen Milena, bu deneyimi bir geri çekilme olarak değil, kendi hayatını yeniden kurma zorunluluğu olarak okudu.
Ernst Polak ile yollarının yeniden kesişmesi de bu döneme rastlar. Klinik sonrası yaşanan bu buluşma, ani bir romantik karar değil; Milena’nın ailesiyle arasındaki kopuşu fiilen tamamlayan bir adımdı. Polak’la birlikte Prag’dan ayrılıp Viyana’ya gitme kararı, Milena için yalnızca bir ilişki tercihi değil, babanın ve onun temsil ettiği burjuva düzenin sınırlarının dışına bilinçli bir çıkış anlamına geliyordu.
Bu çıkış, Milena’yı yeni bir hayata taşıdı; ancak bu hayat, beklenen özgürlüğü değil, farklı bir yalnızlık biçimini beraberinde getirecekti.
Viyana yılları: Ernst Polak ve yalnızlık
Milena’nın Viyana’ya gidişi bir kaçıştı; ancak beklenen özgürlüğü getirmedi. Polak’ın “açık evlilik” anlayışı, Milena için çoğu zaman ihmal ve yalnızlık anlamına geldi. Maddi sıkıntılar onu çalışmaya zorladı; tren garlarında, evlerde çalıştı. Bu deneyimler, Milena’ya ileride yazılarında belirginleşecek olan “hayatın arka bahçesini” görme yetisi kazandırdı. Polak, ona acı çektirerek, kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir kadını doğurmuş oldu.
Politik uyanış ve parti ile hesaplaşma
Milena, Komünist Parti’ye katıldığında bunu kör bir inançla değil, eşitsizliklere ve faşizmin yükselişine karşı anlamlı bir siyasal zemin arayışıyla yaptı. Ancak Milena için parti, mutlak bir aidiyet değil; eleştiriye açık olması gereken bir araçtı. Bu nedenle hiçbir zaman dogmatik bir sadakat geliştirmedi.
Milena Rusya’ya hiç gitmemişti. Buna rağmen 1936 yılında Moskova’da düzenlenen ilk sahte davaları — Moskova Yargılamaları’nı — duyduğunda, yaşananların sıradan bir “parti içi mesele” olmadığını açıkça gördü. Devrim adına yürütülen bu göstermelik mahkemeler, muhalefetin tasfiyesiyle sınırlı değildi; aynı zamanda hakikatin sistematik biçimde yok edilmesiydi. Bu farkındalık, Milena’yı tereddütsüz biçimde Çek Komünist Partisi’nden kopardı.
Partiden ayrıldıktan sonra Milena susmayı seçmedi. Bir gazeteci olarak dikkatini demirperdenin ardında yürütülen büyük temizliğe çevirdi ve bu vahşeti soğukkanlılıkla izledi. Moskova Radyosu’nun propaganda yayınlarına karşı kaleme aldığı bir yazıda, Rus komünistlerine ve Sovyet yönetimine şu soruları yöneltti:
“Uzun yıllar önce Rusya’ya gitmiş olan birçok Çek komünistinin ve sıradan işçisinin başlarına neler geldiğini öğrenmek isterdik. Yoksa çoğunun hapishanelerde çürümekte olduklarını mı öğreneceğiz eninde sonunda? İşte Sovyetler, komünist olmanın Sovyet koruması altında olmakla eş anlama geldiğini sanacak kadar saf insanlara böyle bir davranışı reva görüyor.”
Bu satırlar, Milena’nın siyasal duruşunu açıkça ortaya koyar. Onun için parti disiplini, gerçeğe sadakatin önüne geçemezdi. ‘Dava zarar görmesin’ gerekçesiyle susmayı reddeden Milena, bu tavrıyla dönemin pek çok entelektüelinden ayrılır. İdeolojilerin insan hayatını ezdiği noktada, Milena tarafını çoktan seçmişti: örgütlü yalandan değil, çıplak hakikatten yana.

Görsel kaynak: idnes.cz
Tutuklanmaya giden yol: Gazetecilik, direniş ve ısrar
Milena’nın Ravensbrück toplama kampına gönderilişi ani ya da rastlantısal bir kırılma değildi. Yıllar içinde biriken politik tavırların, etik tercihlerin ve bilinçli risklerin sonucuydu. Ernst Polak’la evliliğinin iyiden iyiye çıkmaza girmesi, onun hayatında yeni bir düşünsel ve politik dönemin de kapısını araladı. Polak’ın umursamazlığı ve sadakatsizliği karşısında susmamayı seçen Milena, Franz Kafka’nın ölümünün ardından 1925 yılında bu evliliği sonlandırdı.
Milena, evliliğe dair düşüncelerini yalnızca özel hayatında değil, kamusal alanda da tartışmaya açtı. 1930 yılında Tribuna gazetesinde yayımlanan “Yuvadaki Şeytan” başlıklı yazısında evliliği mutluluğun doğal mekânı olarak idealize eden anlayışı açıkça sorguladı. Ona göre evlilik, çoğu zaman iki insanın birbirinin kişiliğine katlanmak zorunda bırakıldığı, kaçınılmaz “buna rağmenler” üzerine kurulu bir yapıya dönüşüyordu. Milena bu yazısında, insanların birlikte yaşamasının temelinde aşk ya da uyumdan çok, yalnızlıktan kaçma ve varlığının onaylanması ihtiyacının yattığını savunuyordu.
Polak’tan ayrıldıktan sonra Milena önce Dresden’e, ardından yeniden Prag’a döndü. 1927 yılında mimar Jaromír Krejcar ile evlendi; 1928’de kızı Jana dünyaya geldi. Bu evlilik de 1934 yılında sona erdi. Ancak Milena için asıl belirleyici olan, özel hayatındaki bu çözülmelerden çok, kamusal alandaki yükselişiydi. Dönemin en etkili gazetecilerinden biri hâline gelen Milena, sosyalist görüşlerini sakınmadan dile getirdi; çok sayıda makalede gündelik hayatın yanı sıra savaş sonrası yoksulluğu, toplumsal çözülmeyi ve politik tehditleri ele aldı.
1930’ların ortalarından itibaren Milena’nın yazılarında belirgin bir kırılma yaşandı. Nazi faşizminin Almanya ve Avusturya’da iktidara gelişi, ardından Çekoslovakya üzerindeki baskının artması, onun gazeteciliğini açık bir anti-faşist çizgiye taşıdı. Milena yalnızca yazmakla yetinmedi; yükselen Nazi tehdidi karşısında yaşamın her alanında aktif direniş gösterdi. Çok sayıda Yahudi’nin kaçmasına yardım etti, mültecilere evini açtı ve kurtarma ağlarının parçası oldu.
1939 Mart’ında Nazilerin Çekoslovakya’yı işgali sırasında Milena, Prag sokaklarında yaşanan sessizliği şu sözlerle kaydeder: “Bu kadar çok insanın bu kadar sessiz olduğunu hiç duymadım… Her zamanki gibi kaldırımlar insanlarla doluydu, ama kimse görünmüyordu.”
Yahudi ve komünist gazeteci Eugen Klinger, Milena’nın evinde saklanan ve onun yardımıyla kurtulan pek çok mülteciden yalnızca biriydi. Klinger, Londra’ya kaçtıktan sonra Milena’yı da gitmeye ikna etmeye çalıştığını aktarır. Ancak Milena, bir anti-faşist olarak karşı karşıya olduğu tehlikenin, Yahudi dostlarının yaşadığı ölümcül tehditten daha az olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle kaçmayı reddetti ve kurtarma faaliyetlerini mümkün olduğu kadar sürdürmeye karar verdi.
Dönemde Milena, yeraltı direnişine de katıldı. Arkadaşlarıyla birlikte V boj adlı yasadışı yayının hazırlanmasına katkı sundu. Yazıları, bağlantıları ve yardım ağları Gestapo’nun dikkatinden kaçmadı. 1939 yılında Milena tutuklandı; önce Prag’daki Pankrác Cezaevi’ne, ardından Dresden’e gönderildi. Uzun sorgu ve hapis sürecinin ardından, Nazilerin kadınlar için kurduğu Ravensbrück toplama kampına sevk edildi.
Ravensbrück: Acının ötesinde dayanışma
Margarete Buber-Neumann’ın Milena: Kafka’nın Kadını adlı eserinde aktardığı tanıklıklar, Milena Jesenská’nın Ravensbrück toplama kampındaki varlığını klasik “acı ve edilgenlik” anlatısının dışına taşır. Ravensbrück, mutlak şiddetin ve insanı öğüten bir düzenin mekânıydı; ancak Milena için yalnızca bir yok edilme alanı değil, insan onurunun sınandığı ve yeniden üretilebildiği bir ilişkiler alanıydı.
Kamptaki duruşu: “Özgür bir insan”
Milena, kampın insanı nesneleştiren disiplinine rağmen ruhsal bağımsızlığını kaybetmedi. Yürüyüşü, başını tutuşu ve beden diliyle dahi “özgür bir insan” olduğunu hissettirdiği anlatılır. Kamp kurallarını — sayımda kusursuz durmak, mekanik biçimde yürümek, itaatkâr bir ritme uymak — anlamsız ve aşağılayıcı bulur, bu nedenle sık sık disiplin cezası alırdı. Hatta bir sabah kampın uyanma sirenini (Hule) kendisinin çalarak bu düzene alaycı bir meydan okuma yönelttiği aktarılır. Bu davranışlar, dikkatsizlikten değil, bilinçli bir boyun eğmezlikten kaynaklanıyordu.
Milena, kampa ilk adımını attığı andan itibaren çevresine bir gazeteci merakıyla bakmaya başlamıştı. Buber-Neumann’ı Sovyet Rusya’daki deneyimleri hakkında sorgulamış, Stalin ve Hitler rejimlerini birlikte ele alan, “toplama kampları çağı”nı anlatacak bir kitap yazma fikrini dahi bu koşullar altında düşünmüştü. Kamp ortamında düşünmek, gözlemlemek ve soru sormak, Milena için başlı başına bir direniş biçimiydi.
İnsan ilişkileri ve diğer mahkûmlara bakışı
Milena, Ravensbrück’teki katı hiyerarşiyi ve mahkûmlar arasındaki görünmez kast sistemini reddetti. En aşağılanan gruplara, özellikle de “toplumdışı” olarak damgalanan kadınlara karşı önyargısız ve şefkatliydi. Revirde çalıştığı dönemde, zührevi hastalığı olan kadınların kan tahlili sonuçlarını değiştirerek onları ölümden ya da insanlık dışı deneylerden kurtardığı anlatılır. Bu, sessiz ama son derece riskli bir direniş biçimiydi.
Margarete Buber-Neumann ile “Ağlama Duvarı” önünde başlayan dostluğu, Milena’nın kamp yaşamındaki en güçlü dayanışma ilişkilerinden biri oldu. Bu bağ, yalnızca duygusal bir yakınlık değil; düşünmenin, hatırlamanın ve insan kalmanın mümkün olduğu bir sığınaktı. Buna karşılık, eski bir komünist olarak partiden kopmuş olması nedeniyle kamptaki fanatik komünistler tarafından “hain” olarak dışlanmış, onların dogmatik tavrını İncil Araştırmacıları’nın kör inancına benzeterek eleştirmişti.

Görsel kaynak: elconfidencial.com
Müdahale, risk ve direniş
Milena, pasif bir kurban olmayı reddetti. Revirdeki konumunu kullanarak ölüm listelerine alınan ya da gaz odalarına gönderilmesi planlanan mahkûmların isimlerini listelerden sildirdiği, tahlil sonuçlarıyla oynadığı ve böylece birçok insanın hayatını kurtardığı aktarılır. Bu cesaretin en çarpıcı örneklerinden biri, Margarete Buber-Neumann hücre cezasına çarptırıldığında yaşanır.
Milena, kendi hayatını hiçe sayarak Gestapo subayı Ramdor’un odasına gider; açık sözlü, neredeyse şantajla karışık bir pazarlık yaparak arkadaşının hayatını kurtarmayı başarır. Ramdor’un bile Milena’nın dürüstlüğü ve cesareti karşısında sarsıldığı anlatılır.
Hastalık ve ölüm
Milena’nın bedeni, kamp koşullarına ruhu kadar dayanıklı değildi. Romatizma ve şiddetli eklem ağrıları çekti; elleri ve ayakları şişti. Buna rağmen başkalarına yardım etmeyi sürdürdü. Sonunda böbrekleri iflas etti. 1944 yılında SS doktoru Dr. Treite tarafından ameliyat edildi; kısa süreli bir iyileşme umudu doğsa da diğer böbreğinin de iflas etmesiyle 17 Mayıs 1944’te hayatını kaybetti.
Ölümüne kadar etrafı Çek arkadaşları ve sevenleriyle çevriliydi. Son anlarında bile başkalarını selamlamaya, onlarla ilgilenmeye çalıştığı aktarılır. Ravensbrück’te Milena Jesenská, yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir mahkûm değil; çevresine mizah, umut ve direnme gücü aşılayan, ahlaki tutarlılığından vazgeçmeyen “büyük bir ruh” olarak yaşamış ve ölmüştür.
Sonuç: Bir kadının adıyla direnmesi
Milena Jesenská’nın yaşamı, tek bir ilişkiye ya da role indirgenemez. O, kendi adıyla, kendi bedeliyle ve kendi eylemleriyle var olmuş bir kadındır. Onu asıl ayrıksı kılan ise, döneminin iki aşırı uç ideolojisinin de — faşizmin ve Stalinist totalitarizmin — ardındaki gerçekleri görmeyi başarmış olmasıdır.
Milena, bu ideolojilerden birine sığınarak ötekine karşı konumlanan kolaycı bir muhalefeti hiçbir zaman benimsemedi. Faşizme karşı açık ve bedel ödeyen bir direnişçi olurken, devrim adına yürütülen yalanı, tasfiyeyi ve kör itaati de aynı açıklıkla teşhir etti. Onun cesareti, yalnızca düşmana karşı durmakta değil; “kendi tarafı” sayılan yapılara karşı gerçeği savunabilmesinde yatıyordu.
Milena’nın kadın hareketine katkıları ise, bir program ya da örgütlenme şeması üretmekten ziyade, kadın özneliklerinin nasıl bastırıldığına dair açtığı alanlarda görünür olur. O, kadınların özgürlüğünün yalnızca hukuki haklar ya da kamusal temsil meselesi olmadığını; aile içinde, tıpta, siyasette ve ideolojide kurulan iktidar ilişkilerinde sınandığını kendi hayatı üzerinden ifşa etmiştir.
Baba otoritesine, psikiyatrik tahakküme, parti disiplinine ve faşist devlete karşı verdiği mücadele, kadınların itaatle özdeşleştirildiği bir dünyada başka türlü var olmanın mümkün olduğunu göstermiştir.
Milena’yı hatırlamak, yalnızca geçmişe saygı göstermek değildir. Aynı zamanda kadınların tarihsel deneyimlerinin nasıl bastırıldığını, hangi bedellerle görünür hâle gelebildiğini sorgulamaktır. Milena, başkasının hikâyesinin kenarında duran bir figür değil; ideolojilerin, kurumların ve otoritelerin ötesinde, kendi vicdanına yaslanarak hayatını ve hikâyesini yazmış, bu yönüyle kadın hareketine etik ve tarihsel bir miras bırakmış bir öznedir.
Kaynakça:
Buber-Neumann, Margarete. Milena: Kafka’nın Kadını. (Çev. baskı bilgileri baskıya göre değişebilir).
Avlaremoz. “Babaya başkaldırıdan faşizme karşı direnişe: Kafka’dan bağımsız bir Milena.” 10 Nisan 2018.
Görsel kapak: idnes.cz














