Boşanma oranlarındaki yükseliş: İstatistikler
Günümüzde evliliklerin erken bitmesi ve boşanma oranlarındaki artış, bazı çevreler
tarafından “Eskiden yuvalar kolay dağılmazdı“, “Bir yastıkta kocamak makbuldü“, “İnsanlar sorunları birlikte aşardı” gibi nostaljik klişelerle eleştiriliyor. Ancak bu yaklaşım, toplumun değişen dinamiklerini ve özellikle kadınların sosyal ve ekonomik konumundaki dönüşümleri göz ardı ediyor. Boşanma oranlarının yıllar içindeki artışı, bu dönüşümün istatistiksel bir yansıması olarak okunabilir.
1980 yılında Türkiye’de yaklaşık 15.901 çift boşanmışken, 2000 yılında bu sayı 34.862’ye, 2024 yılında ise 187.343’e yükselmiştir. Kaba boşanma hızı da aynı dönemde binde 0,36’dan binde 2,19’a çıkarak dikkat çekici bir artış göstermiştir. Bu dönemde kaba boşanma hızı binde 2,19 olarak kaydedilerek Cumhuriyet tarihinin
en yüksek düzeyine ulaşmıştır. Son 40 yılda boşanma oranlarında gözle görülür bir artış yaşanmış, bu artış kadınların ekonomik ve sosyal bağımsızlık kazanımıyla paralel ilerlemiştir.
Geçmişte kadınlar neden boşanamazdı?
Şu soruyu sormak gerekiyor: Bundan 100 yıl önce bir kadın, bugünün kadını kadar özgür olsaydı, evliliğini sonlandırmak konusunda daha cesur olabilir miydi? Bu sorunun yanıtı büyük ihtimalle evettir. Çünkü tarihin büyük bir bölümünde kadınlar;
● Ekonomik olarak erkeklere bağımlıydı,
● Yasal haklardan yoksundular,
● Toplum tarafından ciddi baskılarla karşı karşıyaydılar.
Görücü usulü evlilikler, çocuk yaşta yapılan evlilikler, çok eşlilik ve “koca döverse sever” gibi ataerkil söylemler, kadınları istemedikleri evlilikleri sürdürmeye mecbur bıraktı. Sevmedikleri, hatta kendilerine şiddet uygulayan eşlerle bir ömür geçirmek zorunda kalan kadınların, ‘evini korumak‘, ‘çocuklar için sabretmek‘, ‘namusunu kollamak‘ gibi dayatmalarla yaşamaya zorlandıkları bir dönemdi bu. Üstelik boşanma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir utanç vesilesiydi. Kadın, “terk edilmiş”, “kocasını tutamamış” olarak yaftalanır, çoğu zaman ailesine dahi
dönemezdi. Bu durum sadece kırsal kesimle sınırlı kalmayıp şehirli kadınlar için de
geçerliydi. Kadına düşen rol, “sabretmek“, “evini korumak“, “çocuklar için katlanmak” gibi klişelerle kutsallaştırılıyordu. Boşanma, kadın için hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük bir yıkım anlamına gelebiliyordu. Geçmişe dönüp bakmamızın nedeni, toplumdaki özgürleşme sürecinin ne zaman ve nasıl başladığını anlamaktır. Bundan yüzlerce yıl eşini boşayabilen kadınlar olduğu gibi, bugün de kadının boşanma hakkına karşı çıkan, bunu şiddetle bastırmaya çalışan bir zihniyet yaşamaya devam ediyor.

Sinem S. adlı bir kadın, boşanma sürecinde olduğu Ali Eren Somucu isimli erkek tarafından silahla kalbinden vurularak öldürüldü. Bu olay, hâlâ bazı kesimlerin özgürlüğün en temel biçimlerini bile kabul etmekten uzak olduğunu ve boşanma sürecine giren kadınların yaşam hakkının dahi tehdit altında olduğunu gösteriyor. Nitekim Türkiye’de kadın cinayetleri yıllar içinde artış gösterirken, boşanma talebiyle birlikte şiddetin tırmandığı çok sayıda vakaya rastlanıyor. Kadınların hayatlarına dair karar almaları, bazı erkekler tarafından hâlâ “itiraz” ya da “itaatsizlik” olarak görülüyor ve bu zihniyet can alıyor. Ne yazık ki, özgürlüklerin tam anlamıyla yerleşmesi konusunda ülkemiz henüz homojen bir yapıya sahip değil. Bir yanda özgürlük adına atılan her adımı benimseyen, eşitlik talep eden insanlar varken; diğer yanda henüz ilk adımı atmaktan bile çekinen, buna karşı çıkan, hatta şiddetle engellemeye çalışan zihniyetler varlığını sürdürüyor.
Osmanlı’da boşanma ve kadınların değişen statüsü
Osmanlı hukuk sisteminde kadınlar, İslam hukukunun tanıdığı haklar çerçevesinde belirli şartlar altında boşanma talebinde bulunabiliyordu. Muhâlaa gibi yollarla veya nikâh akdi sırasında boşanma yetkisi alarak evliliği sonlandırma imkanları mevcuttu. Şer’iyye sicillerindeki davalar, kadınların mahkemeye başvurarak haklarını aradığını göstermektedir. Ancak bu hakların kullanımı, kadının sosyal ve ekonomik konumuna, yaşadığı bölgeye ve döneme göre büyük farklılıklar gösteriyordu. Sıradan kadınlar için mahkeme süreçleri zorlu olabiliyor, toplumsal baskılar nedeniyle boşanma kararı almak büyük riskler taşıyordu.
On dokuzuncu yüzyılda başlayan Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri gibi aydınlanma hareketleri, kadın hakları konusunda farkındalığı artırmış ve basında kadın sorunlarının daha fazla yer bulmasını sağlamıştır. Bu süreçler, boşanma hakkının kullanımında kadınların daha bilinçli ve talepkâr olmasına zemin hazırlamıştır. Kısacası, Osmanlı’da boşanma hakkı tamamen kapalı bir kapı değildi; ancak kullanımı dönemin toplumsal yapısı ve aydınlanma hareketlerinin etkisiyle şekilleniyordu.
Boşanma, özgürleşmenin bir göstergesi olabilir mi?
Bugün kadınlar eğitim görebiliyor, kendi gelirlerini elde edebiliyor ve yasal olarak çok daha fazla hakka sahipler. Boşanma kararlarının artması, bu bağımsızlığın ve özgüvenin bir sonucu olarak görülebilir. Kadın hareketi ilerledikçe ve özgürlükler genişledikçe, kadınlar mutsuz evliliklere tahammül etmek zorunda olmadıklarının bilincine varıyor ve buna göre karar veriyorlar. “Türkiye’de Kadınların Sosyo-ekonomik Statülerinin Boşanma Oranlarına Etkilerinin Mekânsal Analizi” başlıklı akademik çalışmada belirtildiği gibi, “Kadının ekonomik özgürlüğünü elde etmesi, evlilik içerisindeki bağımlılığı azaltmakta ve bireysel karar alma süreçlerini güçlendirmektedir.” Bu durum, kadınların kendi hayatlarına dair karar alma süreçlerinde daha güçlü bir konumda olmalarını sağlıyor. Aynı çalışmada, “Kadınların eğitim düzeyleri arttıkça boşanma oranlarının da arttığı gözlemlenmiştir. Bu durum, eğitimli bireylerin evlilikteki eşitsizlikleri daha fazla sorgulama eğiliminde olmalarıyla açıklanabilir.” ifadesi de kadınların eğitimle birlikte toplumsal beklentileri ve evlilik içi dinamikleri daha eleştirel bir gözle değerlendirdiğini gösteriyor.
Boşanma, yalnızca bir ilişkinin sona ermesi değil, aynı zamanda bireyin kendi yaşamına dair karar alma hakkını kullanması anlamına da gelebilir. Özellikle kadınlar açısından
bakıldığında, evliliği sonlandırma kararı, ekonomik ve duygusal bağımsızlık mücadelesinin bir parçası haline gelir. Türkiye’de boşanma oranlarındaki artış, bazı kesimlerce “aile kurumu”nun zayıflaması olarak görülse de, bu artış aynı zamanda kadınların artık mutsuz ve eşitsiz evlilikleri sürdürmek zorunda olmadıklarını göstermesi açısından da değerlidir. Boşanma, bireyin kendi hayatına dair söz hakkını savunmasıdır; bu nedenle özgürleşme sürecinin hem bir sonucu hem de bir aracıdır.
“Kendi değerini nihayet anlayan her kadın, gururuyla dolu valizini alıp
özgürlüğe doğru bir uçağa biner ve bu uçak değişimin vadisine iner.”— Shannon L. Alder

Toplumsal değişim ve yeni evlilik anlayışı
Bu bağlamda boşanma oranlarındaki artış, aile kurumunun çöktüğü anlamına gelmez. Aksine, bireylerin kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi oldukları, zorunluluklara değil tercihlere dayalı ilişkiler kurdukları bir dönemi işaret eder. Eskinin “katlanma“ya dayalı evliliklerinin yerine, bugünün “karşılıklı rıza ve mutluluğa” dayalı evlilik anlayışının yerleşmesi, toplumsal ilerlemenin önemli bir parçası olarak görülmelidir. Evlilik, artık iki bireyin herhangi bir zorunluluk ya da dış baskı olmaksızın, tamamen kendi iradeleriyle bir arada olmayı seçtikleri, eşitlik ve karşılıklı saygıya dayalı demokratik bir yapıya dönüşüyor. Bu dönüşüm, evliliği bir mecburiyet veya toplumsal görev olmaktan çıkararak, iki kişinin ortak yaşamı birlikte inşa etme arzusu üzerine kurulu bir birlikteliğe evriltiyor. Kadın ya da erkek fark etmeksizin, bireyler artık yalnızca sevdikleri ve saygı duydukları insanlarla birlikte olmayı, ilişkilerinde rıza, huzur ve eşitliği temel almayı önemsiyor.
Bu şekilde düşünen insanlardaki artış, evliliklerin bir süre sonra birbirine katlanma oyununa dönüşmesini engelliyor. “Çocuklar için sabrediyorum” anlayışı da giderek daha fazla sorgulanıyor. Araştırmalar, çatışmalı bir evde büyümenin, çocuğa vereceği zararın; boşanmış ama huzurlu iki ebeveynle büyümenin yaratacağı etkiden çok daha yıpratıcı olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle, evliliği yalnızca çocuklar uğruna sürdürme fikri yerini, sağlıklı bireyler yetiştirmenin yolunun mutlu ve huzurlu bir ortam sunmaktan geçtiği anlayışına bırakıyor.
Sonuç
Sonuç olarak, evlilik; ailelerin, geleneklerin ya da toplumsal baskıların değil, yalnızca iki bireyin özgür iradesinin ürünü olan bir birliktelik olmalıdır. Aynı şekilde, bu birliktelik, taraflardan birinin artık sürdürmek istememesi hâlinde sonlandırılabilir olmalıdır. Eşitliğe dayalı bir evlilikte, sorumlulukların da eşit paylaşılması esastır. Ancak bu denge bozulduğunda, boşanma süreci hem duygusal hem de pratik açıdan zorlaşır. Bu noktada, hukuk sisteminin ve toplumun güç dengesinin dezavantajlı tarafında yer alan bireyi desteklemesi büyük önem taşır. Böylece hem evlilik kurumu sağlıklı temeller üzerinde varlığını sürdürebilir hem de boşanma, bir kriz değil bir çözüm yolu olarak değerlendirilebilir.
Kaynak:















