Yazar: 5:45 pm İnceleme-Eleştiri

İran’da kadın olmak: 1979 Devrimi’nden Mahsa Amini’ye baskı ve direniş

İran’da 1979 İslam Devrimi kadınların hayatında köklü bir kırılma noktası oldu. Devrim öncesinde kazanılmış birçok hak, devrim sonrasında geri alındı. Yeni kurulan İslam Cumhuriyeti, kadınları kamusal alandan ve karar mekanizmalarından dışladı, onları geleneksel rollere hapsetmeyi amaçladı. Sonraki kırk yılı aşkın sürede kıyafetten aile hukukuna, eğitimden çalışma yaşamına kadar hemen her alanda yasal, sosyal ve kültürel baskılar arttı. Ancak aynı dönemde kadınların direnişi de büyüdü.

Kıyafet: Örtünme zorunluluğu ve sembolik direniş

İslam Devrimi’nden hemen sonra kadınların giyim kuşamı devletin kontrolüne girdi. Devrimin ilk aylarında Ayetullah Humeyni, önce devlet dairelerinde, ardından genel olarak kamusal alanda başörtüsü ve mütevazı giyim zorunluluğunu ilan etti.

1980’lerin başından itibaren İran’da tüm kadınlar, evden çıkarken saçlarını örtmeye ve vücut hatlarını belli etmeyen uzun, bol kıyafetler giymeye mecbur kılındı. Başını açmak bir suç haline geldi; “uygunsuz” örtünme olarak tanımlanan ufak bir saç telinin veya biraz tenin görünmesi bile kadınlara para cezası, kırbaç ya da hapis şeklinde cezalar getirdi. Rejim, ahlak polisleri ve devriye ekipleriyle sokaklarda kadınların kılık kıyafetini denetlemeye başladı. Genç kadınlar saçlarının fazla göründüğü, pantolonlarının dar olduğu veya makyaj yaptıkları gerekçesiyle sık sık durduruldu, uyarıldı, hatta gözaltına alındı.

Bu sert baskıya rağmen İranlı kadınlar sembolik de olsa direnmenin yollarını buldu. 1980’lerden itibaren pek çok kadın örtüsünü başının gerisine itip biraz daha saç göstererek dayatmaları esnetmeye çalıştı. Zorunlu kıyafet yönetmeliğine karşı küçük estetik başkaldırılar – renkli eşarplar, diz altına kadar gelen daha kısa mantolar, belirgin makyajlar – özellikle kentli genç kadınlar arasında yaygınlaştı.

1990’lardan sonra her yaz hükümet “örtünme kampanyaları” adı altında sıkı denetimler getirse de kadınlar ertesi yıl yine sokakta kendi bildiğince giyinmeye devam etti. Başörtüsü, İran’da bir kumaş parçası olmanın ötesine geçerek rejimin kadın bedeni üzerindeki kontrolünün simgesi haline geldi. Aynı zamanda kadın hareketinin de en görünür itiraz konusuydu: 2017’de başlayan “Beyaz Çarşamba” eylemlerinde ve 2018’de “Devrim Caddesi Kızları” protestolarında genç kadınlar kamusal alanda başörtülerini çıkarıp sallayarak veya sopalara takıp dalgalandırarak dünyaya meydan okudu. 2022’de Mahsa Amini’nin ahlak polisi tarafından örtünme kurallarına uymadığı gerekçesiyle öldürülmesi, yıllardır süren bu örtünme dayatmasına öfkenin toplum çapında patlamasına yol açtı. Kadınlar sokaklarda başörtülerini ateşe verdi.

Görsel Kaynağı: rarehistoricalphotos.com

Aile hukuku: Evlilik, boşanma ve aile içi eşitsizlikler

Devrim sonrası rejimin ilk icraatlarından biri, Şah döneminde yürürlükte olan İlerici Aile Koruma Kanunu’nu iptal etmek oldu. 1967’de çıkarılmış bu yasa, kadınlara boşanma hakkı tanımış, çok eşliliği kısıtlamış ve evlilik yaşını yükseltmişti. İslam Cumhuriyeti ise kadınların otonomisini azaltacak bir dizi düzenleme getirdi. Evlilik için asgari yaş düşürüldü: Devrim’den önce 18 olan yasal evlenme yaşı, önce 9 yaşa indirildi, tepkiler üzerine daha sonra 13 yaşına çıkarıldı. Bu, fiilen çocuk yaşta evliliğin önünü açtı. Erkekler için alt sınır 15 olarak belirlendi. Ayrıca erkeklere diledikleri zaman, tek taraflı boşanma yetkisi geri verildi. Kadınlar ise boşanmak istediklerinde ancak çok sınırlı gerekçelerle mahkemeye başvurabilir hale geldiler. 

Çok eşlilik konusu da kadınların aleyhine çözüldü. Şah dönemindeki yasalar erkeğin ikinci bir eş almasını ilk eşin onayına bağlamış ve ciddi sınırlamalar getirmişti. Devrim sonrası ise İslam hukuku referans alınarak erkeklerin dört eşe kadar evlenebilmesi ve sınırsız sayıda mut’a (geçici nikâh) yapabilmesi yasal zemine oturtuldu. Bu durum kadınlar için belirsizlik ve güvensizlik kaynağıydı; bir gün habersiz bir ikinci eşin gelişi, ilk eş için tüm haklarının sarsılması demek olabiliyordu. Boşanma halinde de haksızlıklar hakimdi: Kadınlar genellikle evden hiçbir mal varlığı almadan ayrılmak zorunda kalırken, çocukların velayeti belli bir yaştan sonra babaya veya babanın ailesine veriliyordu. Oğlan çocukları 2 yaşını, kız çocukları 7 yaşını geçince anne velayet hakkını kaybediyordu. Bu katı düzenlemeler, anneleri çocuklarından ayırarak kadınlar için boşanmayı imkânsız hale getirmeyi amaçladı.

Aile içindeki hiyerarşide de erkekler yasal olarak üste konumlandırıldı. Koca, “aile reisi” kabul edilerek eşinin çalışmasına veya seyahatine engel olabilme hakkına sahip kılındı. Bu, kadını evin sınırları içinde tutulabilecek bir birey olarak gören anlayışın hukuka yansımasıydı. Kadının kocasına itaat etmesi, kanun metinlerinde olmasa da yargı kararlarında ve toplumsal pratikte vurgulanan bir yükümlülük oldu.

Sonuç olarak aile hukukunda kadınlar, yetişkin bireyler olmaktan çıkarılıp önce babalarının, evlenince de eşlerinin vesayetine tabi varlıklara indirgendiler. Bu durum, İranlı kadınların günlük yaşamında en derinden hissedilen baskılardan biri oldu ve yıllar içinde kadın hareketinin en önemli mücadele alanlarından birine dönüştü.

Görsel Kaynağı: hurriyet.com.tr

Eğitim ve iş hayatı: Engellerle yükselen bir kuşak

Devrim sonrası İran’da kadınlar eğitim hakkını tümüyle kaybetmedi ancak ciddi kısıtlamalara maruz kaldı. 1980’lerde “Kültür Devrimi” ile karma eğitim sonlandırıldı, müfredatlar İslamileştirildi, teknik ve mühendislik alanları kadınlara sınırlandırıldı. Erkek öğretmenlerin kız okullarında ders vermesi yasaklandığı için özellikle fen alanında öğretmen eksikliği oluştu. Tüm bu engellere rağmen kadınlar eğitim alanında büyük başarılar gösterdi. 1990’lardan itibaren üniversite girişlerinde kızlar erkekleri geçmeye başladı, 2000’lerde üniversite öğrencilerinin çoğunluğu kadınlardan oluştu. 2012’de bazı bölümler kadınlara kapatılmaya çalışılsa da bu girişimler yaygınlaşamadı. Bugün İran’da tıp, hukuk ve sanat gibi alanlarda yüksek eğitimli yüz binlerce kadın bulunuyor. Ancak eğitimdeki başarı, çalışma hayatına eşit şekilde yansımıyor.

Devrim sonrası kadın istihdamı daraltıldı, kadın yargıçlar görevden alındı, devlet dairelerinde kadınların erkeklerle aynı ortamda çalışması kısıtlandı. Kadınların işgücüne katılım oranı %15 civarında kaldı. Çalışanlar da genellikle düşük ücretli ve düşük statülü pozisyonlarda yoğunlaştı. Özel sektörde üst düzey görevlerde kadın varlığı neredeyse yok. Devlet politikaları da bu eşitsizliği pekiştiriyor; kadınlara “yarı zamanlı çalışın” çağrıları yapılırken, işten çıkarmalarda önce kadınlar gözden çıkarılıyor. Tüm bunlara rağmen, pek çok kadın kendi işini kurarak veya sendikalarda aktif rol alarak bu baskılara direniyor. Eğitimli ama işsiz genç kadınlar, bu çelişkinin en açık sembolü olarak hem ekonomik hem toplumsal değişimin öncüsü haline geliyor.

Siyasal temsil: İran’da kadınlar karar mekanizmalarının neresinde?

1979’dan bu yana İran siyasetinin en üst kademelerinde kadınlara yer verilmedi. Devrim sonrası kurulan hükümette kadın yoktu. Anayasa’da Cumhurbaşkanı seçilme kriterlerinden biri erkek olmak… Dini liderlik ise sadece erkek din adamlarına açık. Böylece kadınların zirve pozisyonlara adaylığı anayasal olarak engellenmiş oldu.

Mecliste kadın temsili çok sınırlı kaldı. 290 milletvekilinden en fazla 20-25’i kadındı; bu oran %5-6 civarında seyretti. Bu vekillerin çoğu muhafazakâr çizgide olduğundan, kadın hakları konusunda etkili çıkışlar yapmaları zorlaştı. Yürütmede ise bugüne dek sadece bir kadın bakan görev alabildi. Kadınlar genellikle sembolik rollerle sınırlı tutuldu.

Yine de kadınlar siyasette tamamen görünmez olmadı. 1990’lardan itibaren bazı aktivistler, gazeteciler ve yerel siyasetçiler seslerini duyurmaya başladı. Küçük ama etkili adımlarla kamusal tartışmalarda kadın bakış açısı yer bulmaya başladı.

Görsel Kaynağı: rarehistoricalphotos.com

Seyahat özgürlüğü: Kadının hareket alanına çizilen sınırlar

İran’da kadınların seyahat hakkı hem yasalar hem toplumsal normlarla kısıtlanmıştır. Evli bir kadının yurt dışına çıkabilmesi için hâlâ eşinin yazılı izni gereklidir; bu yüzden sporcu, akademisyen ya da sanatçı pek çok kadın yurtdışı faaliyetlere katılamamıştır.

Yurtiçinde ise toplumsal baskı ve ahlaki denetim, kadınların yalnız seyahat etmesini caydırıcı hale getirir. Kadınların futbol maçlarına seyirci olarak katılması da onlarca yıl yasaktı; ancak 2019’da kısmi izin verilmiş, gerçek bir serbestlik ancak 2022 protestoları sonrası sınırlı olarak görülmüştür. Tüm bu engeller, kadınların erkeklerle eşit şekilde kamusal alanda var olmasını zorlaştırmakta; birçok kadın için “dolaşmak” dahi bir özgürlük mücadelesine dönüşmektedir. Mahsa Amini’nin ölümüyle birlikte bu görünmez sınırlar daha açık biçimde sorgulanmış, kadınlar en temel haklardan biri olan hareket özgürlüğünü yüksek sesle talep etmeye başlamıştır.

Bireysel haklar ve toplumsal yaşam

İran’da kadınlar, hem yasalarda hem günlük hayatta eşit yurttaşlar olarak görülmüyor. Medeni ve ceza kanunlarında, kadınlar erkeğin yarısı kadar hakka sahip kabul ediliyor: Mahkemede tanıklıkta iki kadının beyanı bir erkeğe eşdeğer, mirasta kız evlat erkek kardeşin yarısını alıyor, kan parası da cinsiyete göre yarıya inebiliyor. Bu düzenlemeler, kadının hukuk önünde ikinci sınıf sayıldığını açıkça ortaya koyuyor.

Boşanma sonrası kadınlar nafaka, tazminat ve velayet gibi haklarda dezavantajlı konumda. Aile içi şiddetle ilgili mekanizmalar oldukça yetersiz; bazı durumlarda “namus” gerekçesiyle işlenen kadın cinayetlerinde fail, ceza indirimiyle kurtulabiliyor. Günlük yaşamda da kadınlara yönelik baskılar çok boyutlu: Yüksek sesle gülmekten gece yalnız dışarı çıkmaya kadar pek çok davranış toplumsal normlarla kısıtlanıyor. Kadın sesi televizyonlarda yasak; müzik, dans, kıyafet gibi alanlar tamamen denetim altında.

Tüm bu sınırlamalara rağmen İranlı kadınlar direnmeyi sürdürdü. Sosyal medya bu direnişi görünür kıldı. Özellikle “Benim Gizli Özgürlüğüm” adlı kampanyayla kadınlar başı açık fotoğraflarını paylaşarak gündelik yaşamdaki baskıya karşı sessiz ama güçlü bir itirazda bulundular. Hukuki haklar için başlatılan kampanyalar, sivil itaatsizlik örnekleri ve kişisel direniş hikâyeleri, İran’da kadınların sesini her dönem duyurmayı başardığını gösteriyor.

Mahsa Amini protestoları: Yılların birikimi cesaret ve isyan

2022 yılının Eylül ayında 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin sıradan bir günde Tahran’da “örtünme kurallarına uymadığı” gerekçesiyle ahlak polisi tarafından gözaltına alınıp dövülerek öldürülmesi, İran’da kadının konumuna dair tüm bu birikmiş öfkeyi bir anda alevlendirdi. Aslında Amini’nin trajedisi, herhangi bir İranlı kadının başına gelebilecek sıradanlıkta bir olaydı – işte bu yüzden toplum vicdanını derinden yaraladı. Yıllardır kendi özgürlüğünü kısıtlayan kurallara dişini sıkan milyonlarca kadın, bu kez “artık yeter” dedi. Sokaklara dökülen protestocuların ön saflarında genç kadınlar vardı. Saçlarını özgürce rüzgâra bırakıp başörtülerini meydanlarda yakan bu cesur kadınlar, İran’da daha önce eşi benzeri görülmemiş sahneler yarattılar. Sahnelenen sadece bir talep listesi değil, aynı zamanda 43 yıldır süren mücadelenin özeti gibiydi: Kadınlar onlara reva görülen ikinci sınıf hayatı reddediyor, insanca yaşamak ve özgür olmak istiyorlardı.

Mahsa Amini protestolarının bu denli yaygın ve kararlı olmasının ardında, İranlı kadınların on yıllara yayılan direniş birikimi vardı. Rejim baskıyla kadın hareketini bastırmaya çalışsa da, farklı dönemlerde elde edilen sınırlı kazanımlar ve biriken deneyim yeni kuşaklara ilham verdi. 1990’larda, devrim sonrası hakimlikten men edilen Şirin Ebadi’nin hukuk mücadelesini sürdürmesi ve 2003’te Nobel Barış Ödülü alması; 2010’larda ise defalarca tutuklanmasına rağmen geri adım atmayan Nergis Muhammedi’nin 2023’te aynı ödüle layık görülmesi, bu direnişin simgeleri oldu. Bu örnekler genç kadınlara cesaret verdi. İnternet sayesinde dünya kadın hareketlerini izleyen, eğitimli ve bilinçli bir kuşak yetişti; kendilerine dayatılan hayatın kader olmadığını öğrendi.

2022–2023 protestolarında kadınlar yalnızca kendi hakları için değil, tüm toplum için sokağa çıktı. Erkekler de bu mücadeleye katıldı; baskının yalnızca kadınları değil, bütün toplumu boğduğunun farkındaydılar. Kadınlar korku duvarını yıktı: Saçlarını keserek, polis karşısında direnerek, dini liderin fotoğraflarını yakarak korkmadıklarını gösterdiler. Devlet şiddeti sert oldu; yüzlerce kişi öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Buna rağmen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi sönmedi. Mahsa Amini’nin adı bir simgeye dönüştü; okullarda kız çocukları başörtülerini çıkararak duvar yazılarıyla ve şarkılarla bu hafızayı canlı tuttu.

Görsel Kaynağı: onedio.com

Bugün İranlı kadınlar henüz yasal haklarına kavuşmuş olmasalar da, zihinsel bir eşiği çoktan aştılar. Geniş bir kesim, bu baskının haksız ve sürdürülemez olduğunu görüyor. 1979’dan bu yana süren mücadele, kadınları hiç olmadığı kadar cesur, örgütlü ve kararlı bir noktaya taşıdı. Mahsa Amini’nin ardından bu birikim adeta setleri yıktı.

Sonuç belirsizliğini korusa da bir gerçek değişti: İran’da kadın olmak artık eskisi gibi değil. Korkunun yerini öfke, boyun eğmenin yerini direniş aldı. Bu dönüşüm, er ya da geç yasal ve toplumsal değişimlerin de zeminini oluşturacak. İranlı kadınlar hem dünyaya nasıl direndiklerini gösterdi hem de özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerini ilan etti.

Molla, Şah ve milli irade 

Tarih defalarca gösterdi ki, bir rejimin yıkılması tek başına özgürlük anlamına gelmez. Bir kralın, imparatorun, sultanın — ya da İran’da olduğu gibi bir şahın — devrilmesi, çoğu zaman egemenliğin halka geçtiği yanılsamasını yaratır. Oysa eğer yıkılan düzenin yerini yalnızca başka bir baskı biçimi alıyorsa toplum bu kez kendisini ezen eski efendilerini “daha ılımlı”, “daha kabul edilebilir” sanma yanılgısına sürüklenebilir.

Bugün İran halkının bir kesimi tam da bu tehlikeli yanılgının eşiğinde duruyor. Batı’nın onayından başka bir meşruiyet zemini olmayan, dış destekli figürlerin “kurtarıcı” gibi sunulması, mollaların baskısına karşı oluşan haklı öfkenin başka bir bağımlılık ilişkisine yönlendirilmesi riskini taşıyor. Bu büyük yanlışa dikkat çekenler ise özellikle Batı kamuoyunda kolaylıkla “özgürlük karşıtı” ya da “demokrasi düşmanı” olarak damgalanabiliyor.

İran için kurtuluş reçetesi: Yeni efendiler değil, halkın kendi gücü

Oysa mesele yalnızca kimin gideceği değil, yerine neyin ve hangi meşruiyetle geleceğidir. Türk milletinin “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” şiarıyla yürüttüğü devrim, egemenliğin saraydan ya da yabancı başkentlerden değil, doğrudan halk iradesinden doğabileceğini tarihsel olarak kanıtlamıştır. Cumhuriyet tecrübesi, başta İran olmak üzere bölgede kriz içindeki tüm toplumlar için hâlâ en somut siyasal çıkış yollarından biridir.

İranlı kadınların bugün sokakta yaktığı ateş; kadınları, halkı ve ülkeyi vesayet altında tutan bütün yapılara yönelmiş bir isyandır. Eğer İran halkı bütünlüğünü, onurunu ve gerçek özgürlüğünü korumak istiyorsa, kurtuluşunu yeni efendilerde değil, kendi kolektif iradesinde aramak zorundadır. 

Kaynakça:

iranprimer.usip.org

onedio.com

Iranian Women: From Enthusiasm to Rebellion | Wilson Center

Photos: Iran protests spread as internet curbed

İran’da ‘Beyaz Çarşamba’ hareketi: Kadınlar başörtülerini çıkarıp sallandırıyor – Hürriyet En Son Haberler

Kapak Görseli: rarehistoricalphotos.com

Visited 81 times, 1 visit(s) today
Close