Yazar:• 11:58 am• Röportaj

Avukat Kardelen Yarli ile kadın, çocuk ve sağlık hakları üzerine

Kadınların ve çocukların şiddetten korunmasından sağlık hizmetlerine eşit erişime kadar temel hakların güvence altına alınması, yalnızca hakların kanunlarda tanımlanmasıyla mümkün olmuyor. Hakların gerçekten kullanılabilmesi; etkili koruma mekanizmalarının işletilmesini, kamu kurumlarının sorumluluklarını yerine getirmesini ve hak ihlalleri karşısında hukukun harekete geçirilmesini gerektiriyor.

KadınKöy olarak Avukat Kardelen Yarli ile kadın ve çocuk haklarından İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun’a, HPV aşısına ücretsiz erişim için yürütülen hukuk mücadelesinden HPV’nin feminizasyonuna, çocuk istismarı vakalarında izlenmesi gereken hukuki süreçlerden örselenmiş kadın sendromuna kadar pek çok başlığı konuştuk.

“Avukatlığı yalnızca dava kazanmak olarak görmüyorum”

Hukuk yolculuğunun nasıl başladığını ve özellikle kadın hakları, çocuk hakları ve sağlık hukuku alanlarında çalışmaya yönelmesinde nelerin etkili olduğunu sorduğumuz Yarli, uzun yıllardır hem hukuki hem de gönüllü çalışmalar yürüttüğünü anlatıyor:

“İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2014 yılında mezun oldum ve 2015 yılından bu yana İstanbul Barosu’na bağlı olarak avukatlık yapıyorum. Şu anda kurucusu olduğum hukuk bürosunda serbest avukat olarak çalışıyorum. Ceza hukuku ve sağlık hukuku ağırlıklı bir mesleki pratiğim var. Bunun yanında uzun yıllardır kadın hakları, çocuk hakları ve insan hakları alanlarında hem hukuki hem de gönüllü çalışmalar yürütüyorum.”

Bu alanlara yönelmesinin yalnızca mesleki bir uzmanlık tercihi olmadığını belirten Yarli, hukukun farklı toplumsal kesimlerin hayatlarına ne ölçüde temas edebildiğine dikkat çekiyor:

“Aslında bu alanlara yönelmem yalnızca mesleki bir uzmanlık tercihi değildi. Hukukun kimin hayatına ne kadar temas edebildiğiyle, kimin sesini duyurabildiğiyle çok ilgiliydi. Çünkü hukuk herkese eşit haklar tanıyor gibi görünse de herkes o haklara eşit biçimde ulaşamıyor. Kadınlar ve çocuklar söz konusu olduğunda bu eşitsizlik çok daha görünür hâle geliyor. Mesleğe başladığım ilk yıllardan itibaren şiddete maruz kalan kadınlarla ve istismar mağduru çocuklarla çalıştım. İstanbul Barosu Kadın Hakları ve Çocuk Hakları merkezlerinde görev aldım, sivil toplum alanında uzun yıllar mücadele ettim. Dosyalarda yalnızca bir hukuki uyuşmazlık görmedim; eşitsizliği, yoksulluğu, toplumsal baskıyı ve bazen bir insanın bütün hayatını değiştiren kurumsal ihmalleri gördüm. Sağlık hukuku alanına yönelmemde de sağlık hizmetine erişimin aslında doğrudan yaşam hakkıyla bağlantılı olması etkili oldu.”

Avukatlığı sadece dava kazanmak olarak görmediğini ifade eden Kardelen Yarli, bu alanlarda çalışmanın vicdani ve politik bir tercih olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Ben avukatlığı yalnızca dava kazanmak olarak görmüyorum. Bazen bir kadının hayatta kalabilmesi, bir çocuğun bir daha örselenmemesi veya bir hastanın gerekli tedaviye ulaşabilmesi için hukuku harekete geçiriyoruz. Bu yüzden bu alanlarda çalışmak benim için mesleki olduğu kadar vicdani ve politik bir tercih.”

“İstanbul Sözleşmesi aileye karşı değildi; şiddete karşıydı”

İstanbul Sözleşmesi’nin kadın hakları açısından önemini ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda devletlere yüklediği sorumlulukları konuştuğumuzda Yarli şu ifadeleri dile getiriyor:

“İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli tarafı, kadına yönelik şiddeti münferit birkaç olay veya ‘aile içinde yaşanan özel bir mesele’ olarak görmemesiydi.”

“Şiddetin kadınlarla erkekler arasındaki tarihsel ve yapısal eşitsizliğin bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Sözleşme devlete yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra faili cezalandırma yükümlülüğü getirmiyordu. Şiddeti önleme, şiddete maruz kalan kadını koruma, faili etkili biçimde soruşturma ve cezalandırma, bütün bunları kapsayan bütüncül politikalar üretme sorumluluğu yüklüyordu. Bu yaklaşım genellikle önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar olmak üzere dört temel başlık altında ifade ediliyor. Dolayısıyla devletin görevi ‘Şikâyet ederse işlem yaparım.’ demekle bitmiyordu. Risk değerlendirmesi yapmak, sığınak ve destek mekanizmaları oluşturmak, kolluk ve yargı personelini eğitmek, kadınları şiddet ortamına geri dönmeye mecbur bırakmayacak sosyal politikalar geliştirmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan bir mücadele yürütmek zorundaydı.”

Bunun, devletin sorumluluğunu yalnızca bir şikâyet üzerine işlem yapmaktan çok daha ileriye taşıdığını söyleyen Yarli; risk değerlendirmesi yapılması, sığınak ve destek mekanizmalarının oluşturulması, kolluk ve yargı personelinin eğitilmesi ve kadınları şiddet ortamına geri dönmeye mecbur bırakmayacak sosyal politikaların geliştirilmesi gerektiğini belirtiyor:

“İstanbul Sözleşmesi aileye karşı değildi; şiddete karşıydı. Aileyi koruma adı altında kadının şiddet gördüğü eve mahkûm edilmesi aileyi değil, faili korur. Bunu açıkça söylemek gerekiyor.”

“Şiddete tanık olan çocuk da şiddetin mağdurudur”

İstanbul Sözleşmesi’nin çocuk hakları bakımından sağladığı güvenceleri konuştuğumuzda Yarli, Sözleşme’nin kritik noktalarından birinin şiddete tanık olan çocukları da şiddetin mağduru olarak kabul etmesi olduğunu ifade ediyor:

“İstanbul Sözleşmesi’nin çok önemli yönlerinden biri, şiddete tanık olan çocukların da şiddetin mağduru olduğunu kabul etmesiydi. Bir çocuğun mutlaka fiziksel şiddete doğrudan maruz kalması gerekmiyor. Evde annesinin şiddet gördüğünü duyması, izlemesi, sürekli korku ve tehdit ortamında büyümesi de çocuğu ağır biçimde örseliyor.”

“Sözleşme, koruma ve destek hizmetleri oluşturulurken çocukların haklarının ve üstün yararının dikkate alınmasını; çocuklara yaşlarına uygun psikososyal destek sağlanmasını öngörüyordu. Şiddet vakalarında velayet ve kişisel ilişki kararlarının çocuğun ve şiddete maruz kalan ebeveynin güvenliğini tehlikeye düşürmemesi gerekiyordu. Bu çok önemli. Çünkü uygulamada bazen kadına yönelik şiddet ile çocuğun velayeti veya kişisel ilişki süreci birbirinden bağımsızmış gibi değerlendiriliyor. Oysa bir erkeğin çocuğun annesine uyguladığı şiddet, onun ebeveynlik kapasitesi değerlendirilirken göz ardı edilemez.”

“Çocuğun üstün yararı soyut bir cümle değildir; çocuğun fiziksel ve ruhsal güvenliğini somut olarak korumayı gerektirir.”

“Şiddet riski varsa önce yaşam korunmalıdır”

İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı Kanun’un zaman zaman birbirinin yerine kullanıldığını hatırlatarak bugün şiddete maruz kalan bir kadının 6284 kapsamında hangi haklara sahip olduğunu sorduğumuzda Yarli, öncelikle iki hukuki düzenleme arasındaki farkı açıklıyor:

“İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı Kanun aynı şey değildir. İstanbul Sözleşmesi uluslararası bir insan hakları sözleşmesiydi; 6284 ise hâlen yürürlükte olan bir iç hukuk düzenlemesidir. 6284 sayılı Kanun kapsamında şiddete maruz kalan veya şiddet tehlikesi altında bulunan kişi; kolluğa, savcılığa, aile mahkemesine, valiliğe ya da kaymakamlığa başvurabilir. Failin müşterek konuttan uzaklaştırılması, kadına ve çocuklara yaklaşmaması, iletişim araçlarıyla rahatsız etmemesi, silahını teslim etmesi gibi önleyici tedbirler alınabilir. Kadın ve beraberindeki çocuklar için barınma yeri sağlanması, geçici maddi yardım, psikolojik ve hukuki destek, iş yerinin veya yerleşim yerinin değiştirilmesi ve gerektiğinde geçici koruma gibi tedbirler de gündeme gelebilir.”

Kadın ve beraberindeki çocuklar için barınma yeri sağlanması, geçici maddi yardım, psikolojik ve hukuki destek, iş yerinin veya yerleşim yerinin değiştirilmesi ve gerektiğinde geçici koruma gibi tedbirlerin de gündeme gelebileceğini ifade ediyor:

“Tedbir kararı verilebilmesi için kadının şiddeti kesin delillerle ispatlaması beklenmemelidir. Çünkü burada amaç, uzun bir yargılama sonunda kimin haklı olduğunu belirlemek değil; acil tehlikeyi önlemektir. Şiddet riski varsa önce yaşam korunmalıdır.”

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin 6284 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmadığının altını çizen Yarli şu ifadeleri dile getiriyor:

“İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiş olmamız 6284 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmadı. Dolayısıyla 6284 bugün de uygulanmak zorunda. Ancak çekilmenin hiçbir etkisi olmadığını söylemek de doğru olmaz. Hukuken Kanun yürürlükte olsa da Sözleşme’nin sağladığı uluslararası denetim, bütüncül politika yaklaşımı ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi zayıfladı.”

“Asıl sorun zaten çoğu zaman kanunun bulunmaması değil, etkili ve kararlı biçimde uygulanmaması. Kâğıt üzerinde çok iyi bir koruma kararınız olabilir; kolluk bunu takip etmiyorsa o karar kadının hayatını korumaya yetmez.”

“Aşıya erişim bir ayrıcalık değil, sağlık hakkıdır”

Uzun süredir HPV aşısına ücretsiz erişim konusunda hukuki mücadele yürüten Yarli’ye bu sürecin nasıl başladığını ve sağlık hakkı açısından ne ifade ettiğini sorduğumuzda Kardelen Yarli süreci şu sözlerle açıklıyor:

“Bu süreç ilk olarak HPV aşısı ücretini kendi imkânlarıyla karşılayan kişilerin bedelin iadesi için Sosyal Güvenlik Kurumu’na yaptıkları başvurular ve açtığımız davalarla başladı. Ancak dosyalar çoğaldıkça meselenin yalnızca bireysel aşı ücretlerinin iadesinden ibaret olmadığını daha net gördük. HPV aşısı oldukça pahalıydı ve üç dozun toplam maliyeti birçok kişinin karşılayamayacağı bir seviyeye ulaşıyordu. Bir sağlık hizmetinden yalnızca parası olanların yararlanabilmesi, sağlık hakkı bakımından ciddi bir eşitsizlik yaratıyor. Üstelik burada söz konusu olan şey estetik veya keyfî bir tercih değil; başta rahim ağzı kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerine karşı koruyucu bir aşı.”

Yarli’ye göre herkesin önce aşı ücretini ödeyip ardından ayrı ayrı iade davası açmasının beklenmesi de eşitsizliği ortadan kaldırmıyor:

“Bir noktadan sonra ‘Herkes ayrı ayrı dava açsın ve ödediği bedeli geri almaya çalışsın.’ demenin yeterli olmadığını düşündük. Çünkü aşı ücretini baştan ödeyemeyen bir kişinin iade davası açma imkânı da yok.”

“Asıl mesele aşının ücretsiz, erişilebilir ve ulusal aşı programı kapsamında sunulmasıydı.”

Meslektaşı Avukat İlayda Öner ile HPV aşısının ulusal aşı takvimine alınması amacıyla Sağlık Bakanlığına karşı hukuki süreç başlattıklarını belirten Yarli, mücadele sürecini açıklıyor:

“Bu nedenle meslektaşım Avukat İlayda Öner ile birlikte, HPV aşısının ulusal aşı takvimine alınması amacıyla Sağlık Bakanlığına karşı hukuki süreç başlattık. Mart 2026’da Danıştay 10. Dairesi tarafından davamızın kabulüne karar verilmesi bu mücadelede son derece önemli bir aşama oldu. Bu karar yalnızca bizim açtığımız bir davada elde edilen hukuki başarı değil; koruyucu sağlık hizmetlerine eşit erişim hakkının kabulü bakımından da çok kıymetli.”

“Bu mücadeleyi akademik alanda da sürdürüyoruz. Doç. Dr. İpek Sevda Söğüt ile birlikte konuyu sağlık hakkı, sosyal devlet ilkesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ele alan çalışmalar yaptık.”

“En başından beri söylediğimiz şey çok netti: Aşıya erişim bir ayrıcalık değil, sağlık hakkıdır. Gelir durumunuz kanserden korunup korunamayacağınızı belirlememeli.”

“Virüsün cinsiyeti yok fakat ona yüklediğimiz toplumsal anlamın cinsiyeti var”

Yarli’nin akademik çalışmalarında ele aldığı “HPV’nin feminizasyonu” kavramı ise sağlık hakkı ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin bir başka boyutunu ortaya koyuyor.

“HPV’nin feminizasyonu, HPV’nin yalnızca kadınları ilgilendiren bir enfeksiyonmuş gibi ele alınmasını ifade ediyor. Oysa HPV her cinsiyetten insana bulaşabilen ve farklı kanser türleriyle ilişkilendirilen bir virüs.”

“Buna rağmen toplumdaki bilgilendirme, test, korunma ve sorumluluk söylemi neredeyse tamamen kadınların üzerine kuruluyor. Kadınlardan düzenli test yaptırmaları, aşı olmaları, partnerlerini uyarmaları ve virüsle ilgili bütün sorumluluğu taşımaları bekleniyor. Erkekler ise çoğu zaman hem sağlık politikalarının hem de toplumsal tartışmanın dışında bırakılıyor. Böylece HPV biyolojik bir enfeksiyon olmaktan çıkarılıp kadınların taşıdığı, hatta bazen kadınların ahlakıyla ilişkilendirilen bir meseleye dönüştürülüyor. Bu yaklaşım kadınların üzerinde ciddi bir damgalanma yaratıyor.

Yarli, bunun HPV’yi biyolojik bir enfeksiyon olmanın ötesinde kadınların davranışları ve hatta ahlakıyla ilişkilendirilen bir meseleye dönüştürdüğünü ifade ediyor.

“HPV pozitif olduğunu öğrenen birçok kadın, sağlık kaygısından önce ‘Bunu nasıl açıklayacağım?’ veya ‘Beni suçlarlar mı?’ diye düşünüyor. Bu bile tek başına meselenin ne kadar toplumsal cinsiyetlendirilmiş olduğunu gösteriyor.”

Kardelen Yarli, HPV ile mücadelede aşılama politikasının yalnızca kadınlara yüklenen bir sorumluluk olarak görülmemesi gerektiğini belirtiyor:

“HPV ile mücadele edilecekse aşılama politikası yalnızca kadınlara yüklenen bir sorumluluk olarak görülmemeli. Erkeklerin de aşılanması, bilgilendirilmesi ve korunma sorumluluğunun eşit biçimde paylaşılması gerekiyor. Virüsün cinsiyeti yok; fakat ne yazık ki ona yüklediğimiz toplumsal anlamın cinsiyeti var.”

“Çocuğu korumayan hiçbir yaklaşım, gerçekten çocuğun yararına değildir”

Uzun yıllardır çocuk hakları ve çocuk istismarı alanında çalışan Kardelen Yarli’ye bir çocuk istismara maruz kaldığında ya da istismar şüphesi ortaya çıktığında hukuken nasıl bir süreç izlenmesi gerektiğini sorduğumuzda süreci şu şekilde açıklıyor:

“Öncelikle bir çocuk istismardan söz ettiğinde yapılması gereken ilk şey çocuğa inanmak, onu dinlemek ve güvenliğini sağlamaktır. Çocuğu sorguya çeker gibi tekrar tekrar konuşturmak, ayrıntı vermesi için zorlamak veya ‘Emin misin?’ diyerek beyanını tartışmaya açmak doğru değildir. Bunlar çocuğun yeniden örselenmesine ve anlatımının etkilenmesine neden olabilir.”

“İstismar şüphesinin öğrenilmesi hâlinde savcılığa veya kolluğa gecikmeden bildirimde bulunulmalıdır. Acil bir tehlike varsa çocuğun failden ve riskli ortamdan derhâl uzaklaştırılması gerekir. Sağlık muayenesi, adli görüşme ve delillerin toplanması bu konuda eğitim almış uzmanlar tarafından, çocuk dostu yöntemlerle yürütülmelidir. Mümkün olduğu ölçüde çocuğun beyanı tek seferde ve uzman eşliğinde alınmalıdır.”

“Çocuğun aynı olayı öğretmene, aileye, polise, savcıya, doktora ve mahkemeye tekrar tekrar anlatmak zorunda bırakılması ikincil örselenmedir. Biz bazen delil topluyoruz derken çocuğun yaşadığı travmayı büyütebiliyoruz.”

Çocuğun yüksek yararının sürecin her aşamasında esas alınması gerektiğini söyleyen Yarli, bu kavramın olayın üzerini örtmek için kullanılmasına da karşı çıkıyor:

“Çocuğun yüksek yararı sürecin her aşamasında esas alınmalıdır. Ancak ‘çocuğun yüksek yararı’ kavramı, olayın üzerini kapatmak veya aile bütünlüğünü korumak adına çocuğu susturmak için kullanılamaz. Aile itibarı, failin geleceği veya çevrenin ne söyleyeceği çocuğun güvenliğinden daha önemli değildir.”

“Çocuğu korumayan hiçbir yaklaşım, gerçekten çocuğun yararına değildir.”

“Yıllarca şiddete maruz kalan kadını yalnızca sanık sandalyesinde bulunduğu ana göre değerlendirmek adil değildir”

Röportajda ele aldığımız bir diğer konu ise “örselenmiş kadın sendromu”. Yarli bu kavramı, uzun süre sistematik şiddete maruz kalan kadınların içinde bulunduğu psikolojik ve davranışsal durumu açıklamak için kullanılan bir kavram olarak tanımlıyor.

“Örselenmiş kadın sendromu, uzun süre sistematik şiddete maruz kalan kadınların içinde bulunduğu psikolojik ve davranışsal durumu açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Burada yalnızca fiziksel şiddetten söz etmiyoruz. Tehdit, aşağılama, ekonomik şiddet, izolasyon, cinsel şiddet ve sürekli denetim de bu döngünün parçası olabilir.”

Yarli, yıllarca şiddete maruz kalan kadını yalnızca sanık sandalyesinde bulunduğu ana göre değerlendirmenin adil olmadığını ifade ediyor:

“Dışarıdan bakan kişiler çok kolay biçimde ‘Madem şiddet görüyordu, neden ayrılmadı?’ veya ‘O anda saldırı yoksa neden böyle davrandı?’ diyebiliyor. Fakat şiddet ilişkisi dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. Kadın çoğu zaman ölümle tehdit edilir, ekonomik olarak bağımlı bırakılır, çocukları üzerinden baskı görür, ailesinden ve çevresinden uzaklaştırılır. Daha önce yardım istediğinde korunmamış da olabilir. Bu nedenle kadının içinde bulunduğu sürekli korku, çaresizlik ve yakın tehlike algısı somut olayın koşulları içinde değerlendirilmelidir.”

Kavramın Türk hukukunda dikkate alınması gerektiğinin altını çizen Yarli, şu ifadeleri aktarıyor:

“Bu kavramın Türk hukukunda dikkate alınması, şiddete maruz kalan bir kadının davranışının yalnızca olayın birkaç saniyesine bakılarak değerlendirilmemesi açısından önemlidir. Meşru savunma, haksız tahrik, kusur yeteneği ve cezanın bireyselleştirilmesi tartışılırken yıllara yayılan şiddet geçmişinin de görülmesi gerekir. Elbette bu kavram her olayda otomatik olarak cezasızlık sağlayan sihirli bir formül değildir.”

“Benim savunduğum şey, her dosyanın kendi koşulları içinde ve toplumsal cinsiyet perspektifiyle değerlendirilmesidir. Yıllarca şiddete maruz kalan kadını, yaşadığı şiddeti tamamen görünmez kılarak yalnızca sanık sandalyesinde bulunduğu ana göre değerlendirmek adil değildir.”

“Hakların yalnızca kanunda yazması yetmez”

Son olarak KadınKöy okurlarına haklarını bilmenin ve gerektiğinde hukuki yollara başvurabilmenin önemi açısından ne söylemek istediğini sorduğumuz Yarli, hakları bilmenin her sorunu tek başına çözmeyeceğini ancak mücadeleye nereden başlanabileceğini gösterdiğini söylüyor:

“Haklarımızı bilmek her sorunu tek başına çözmez ama nereden başlayacağımızı gösterir. Çoğu zaman insanlar yaşadıkları şeyin hukuken şiddet, ayrımcılık, istismar veya hak ihlali olduğunu dahi bilmiyor.”

“Özellikle kadınlara yıllarca susmaları, idare etmeleri ve ‘aile içinde olanı dışarıya taşımamaları’ öğretildi. Oysa susmak zorunda değiliz.”

Şiddetin yalnızca fiziksel olmadığını hatırlatan Yarli; ısrarlı takip, tehdit, aşağılama, ekonomik kontrol, çalışmaya engel olma, cinsel ilişkiye zorlama ve dijital araçlarla sürekli denetlemenin de şiddet olduğunu belirtiyor.

“Şiddet yalnızca fiziksel değildir. Israrlı takip, tehdit, aşağılama, ekonomik olarak kontrol altında tutma, çalışmaya engel olma, cinsel ilişkiye zorlama ve dijital araçlarla sürekli denetleme de şiddettir. Bunların hiçbiri sevginin, kıskançlığın veya aile olmanın doğal sonucu değildir.”

Kardelen Yarli, hukuki süreçlerin her zaman kolay olmadığını da özellikle vurguluyor:

“Hukuka başvurmak kolay bir süreç olmayabilir; bunu romantikleştirmek istemem. Bazen kurumlar görevini gerektiği gibi yapmıyor, bazen başvuran kişi ciddiye alınmıyor, bazen de süreç insanı yoruyor. Fakat bu, hak aramaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, hakların yalnızca kanunda yazması yetmez; kullanılmaları, talep edilmeleri ve uygulanmaları gerekir. Kimse şiddeti, ayrımcılığı veya hak ihlalini tek başına göğüslemek zorunda değil. Destek istemek güçsüzlük değildir. Gerektiğinde bir avukata, baroların ilgili merkezlerine, kadın örgütlerine ve yetkili kurumlara başvurun. Belgeleri saklayın, başvurularınızı mümkün olduğunca yazılı yapın ve yaşadığınız şeyin küçümsenmesine izin vermeyin.”

“Çünkü hukuk bazen kendiliğinden harekete geçmiyor; onu biz harekete geçiriyoruz. Hak dediğimiz şey de ancak kullanıldığında ve herkes için erişilebilir olduğunda gerçek bir hak hâline geliyor.”

Av. Kardelen Yarli’nin anlattıkları, kadınların ve çocukların şiddetten korunmasından koruyucu sağlık hizmetlerine erişime kadar hakların yalnızca mevzuatta yer almasının yeterli olmadığını; bu hakların erişilebilir, uygulanabilir ve etkili mekanizmalarla güvence altına alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Hukukun yaşamla temas ettiği noktada ise eşitsizlikleri ve şiddetin yarattığı koşulları görmeyen bir yaklaşım, kâğıt üzerindeki hakları gerçek hayatta korumaya yetmiyor.

KadınKöy olarak, kadınların ve çocukların haklarını görünür kılmaya, sağlık hakkına eşit erişimi savunan mücadelelere alan açmaya ve haklarımızı bilmenin, talep etmenin ve kullanmanın önemini hatırlatmaya devam edeceğiz.

Av. Kardelen Yarli’ye değerli katkıları ve paylaşımları için teşekkür ederiz.

Visited 43 times, 1 visit(s) today

✨ KadınKöy Yazılarını Kaçırmayın!

Bu yazıyı beğendiyseniz, yeni yayımlanacak içeriklerimizden anında haberdar olmak için e-bültenimize katılın.

↑
Close
E-Bülten

KadınKöy Dünyasına Katılın 🌸

En güncel yazılarımız, ilham verici içeriklerimiz ve özel bültenlerimiz doğrudan e-posta kutunuza gelsin.