Yazar: 5:50 pm Toplumsal Cinsiyet Sözlüğü

“Gidik kız” fenomeni

“Neşeli bir feminist olmayı biz de isterdik ama öfkeliyiz”

Feminist yönetmen Agnes Varda’nın “Neşeli bir feminist olmayı denedim ama fazlasıyla öfkeliydim” sözünü ilk duyduğumda bana önce çok anlamlı gelmedi. Çünkü biz kadınlar olarak ataerkil düşünce yapısına karşı tek silahımız olan neşemizi de kaybetmemeliyiz” diye düşünmüştüm ama çok sonra fark ettim ki biz neşemizi çoktan kaybettik. Duyduğumuz her kadın cinayetiyle, susturulmak zorunda kalan ve hayalleri elinden alınan her kız kardeşimizde, eşitlik, özgürlük ve güvenlik isteğimizin her seferinde ustaca geri püskürtülmesiyle biraz daha azaldı neşemiz… Kadınlar için giderek sınırları genişleyen bu güvensizlik ortamı neşemizi yok ederken artık çok daha sık deneyimlediğimiz bir duyguyu, “öfke”’yi gün yüzüne çıkardı. 

Sosyal medyada yayılan ve gündelik hayatta da rastladığımız “gidik kız” ifadesi ise bu öfkenin güçlü ve etkili bir yansıması. Tamamen popüler kültürün ironik bir çevirisinden ibaret olan bu ifadeyle ilk önce 2023 yılında Twitter’da (X’te) karşılaşmıştık. Platformda başlayan bu akımın sebebiyse Gone Girl isimli filmin “chicken translate” diye bir çevirisi olan “gidik kız” ifadesinin aynı zamanda türkçede “kafası gidik” gibi bir tabire de gönderme yapıyor olmasıydı. Günümüzde “gidik kız” denildiğinde; öfkesini bastıramayan, toplumun kendisinden beklediği davranış normlarının dışına çıkan, duygularını kontrol etme gereği duymayan, bazen çok aşırı tepki veren ya da sakin kalamayan kadınlar aklımıza geliyor. 

Görsel kaynak: filmhafizasi.com

Feminist perspektiften kadın öfkesi: Sorun mu sinyal mi?

Biraz da female rage, yani kadın öfkesi teriminden bahsedelim. Sıklıkla “gidik kız” ifadesi ile birlikte anılan kadın öfkesi size neyi çağrıştırıyor? İlk aklınıza gelen bir kadının öfkesi ya da öfkelenen bir kadın mı? Eğer böyleyse çok da yanılmış olmazsınız. Fakat yine de kadın öfkesinin bireysel bir öfke hali olduğunu söyleyemeyiz. Kadın öfkesi; sokaklardaki hatta ev içindeki güvensizliğin, toplumda yaşanan cinsiyet eşitsizliklerinin, patriyarkanın bizim adımıza karar verdiği düzenin, kadınlar üzerinde kurulan sistematik baskıların, ekonomik bağımsızlık engellerinin ve beden denetiminin yarattığı kızgınlığın bir tür dışa vurumu.

Feminist perspektiften baktığımızda kadın öfkesi için ataerkil düşünce sistemi içinde yaşanılan tüm baskıların, engellerin ve eşitsizliklerin politik bir ifadesi diyebiliriz. Kadın öfkesi çok uzun zamandan beri patolojik bir durum olarak kabul ediliyor. Çünkü öfkenin politik ve sosyolojik boyutu sürekli ve sistematik bir şekilde göz ardı ediliyor. Psikolojide yıllar önce kadınların duygu kırılmalarını izah etmek amacıyla kullanılan “histeri” de işte bu göz ardı edilişin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden kadınların öfkesi tarih boyunca ve hatta günümüzde bile meşru bir duygu olmaktan çıkarılıp bir “karakter kusuru” gibi sunuldu. Bu öfke; gerçekte haksızlığa verilen tepki, sınır ihlaline karşı refleks ya da bastırılmış deneyimlerin dışa vurumu olsa da patriyarka tarafından tedavi edilmesi gereken psikolojik bir sorun gibi gösterildi.

Erkeklerin öfkesi normal ve olması gereken diye tanımlanırken kadınların öfkesi için fazla, yersiz, kontrolsüz yakıştırmaları yapıldı. Kadınlar sorunlu veya psikolojik hasta damgası yememek için öfkesini bastırmaya ve duygularını gizlemeye doğrudan olmasa da dolaylı yoldan mecbur bırakıldı. Oysa kadınların öfkesi hem sistemin hem de sistemin yarattığı adaletsizliğin bir problemi. Günümüzde karşımıza çıkan “gidik kız” fenomeninin bu kadar yeni bir tanım gibi algılanmasının da ataerkil düzenin yıllar boyunca kadınların duygularını ve öfkelerini yok saymalarının bir sonucu olduğunu anlayabiliriz. 

Kadın öfkesinin psikolojik boyutuna bir bakış

Şunu hiç düşündünüz mü? Kadınlar gerçekten fazla mı öfkeli yoksa bu öfke uzun süre bastırıldığı için mi böyle görünüyor? Çünkü aslında birçoğumuz şunu çok iyi biliyoruz ki insanın öfkesi genellikle bir anda ortaya çıkmaz. Tam aksine bu duygu, küçük küçük biriken, görmezden gelinen, ciddiye alınmayan deneyimlerin sonucudur. Kadınların sürekli sözünün kesilmesi, sınırlarının ihlal edilmesi, “abartıyorsun” denilerek susturulması, bedenlerinin kontrol altına alınmaya çalışılması… Bunların hiçbiri tek başına “büyük” olaylar gibi görünmez ama tekrarlandıkça birikir ve bir noktada, artık bastırılamaz hale gelir.

Dışarıdan bakıldığında bu durum çoğu zaman şöyle yorumlanır: “Bir anda parladı.”, “durduk yere sinirlendi.” Oysa o “bir an”, aslında uzun bir sessizliğin sonudur. Çoğu kimse bunu bilmez ya da bilmek istemez. Çünkü “bir an”’lık sinir patlamalarına bir kılıf uydurmak diğer sebeplere göre çok daha kolaydır. Kadınların öfkesini gidik kız, psikolojisi bozuk, cadı, yıkık gibi çeşitli etiketlerle küçümsemek, bu birikimi görünmez kılar. Bu şekilde tepkinin nedenine değil, tonuna odaklanılır. Ne söylendiği değil, nasıl söylendiği tartışılır. Böylece içerik silinir ve duygu itibarsızlaştırılır. Çok daha önemlisi ise bu etiketler zamanla kadınların kendi duygularıyla ilişkisinin temelini de sarsar.

Birçok kadın öfkelendiğinde önce kendini sorgulamaya başlar: “Fazla mı tepki verdim?”, “Abartıyor muyum?” Bu kendini sorgulama durumu, aslında dışarıdan gelen yargıların içselleştirilmiş halidir. Kadın yalnızca öfkelenmez; o öfke için suçluluk da duyar. Ancak bastırılan öfke tamamen yok olmaz. Yalnızca yön değiştirir. Bazen içe döner, bazen bedene, bazen de sessizliğe. Bu yüzden mesele hiçbir zaman kadınların “çok öfkelenmesi” değildir. Mesele, bu öfkenin neden bu kadar birikmek zorunda olduğudur ve patriyarka için asıl rahatsız edici olan, kadınların öfkesi değil, artık o öfkeyi saklama gereği duymamalarıdır.

Popüler kültürün “gidik kız” karakterleri

Gidik kız ifadesi yalnızca gündelik hayatta değil, popüler kültürde de kendinde yer buluyor. Özellikle son yıllarda ismini sıkça duyduğumuz bazı film ve diziler, klasik uyumlu, kontrollü, sevimli kadın karakterlerin yerine; dağınık, öfkeli, çelişkili ve zaman zaman “fazla” bulunan kadınları merkeze alıyor. Fleabag, Frances Ha, Lady Bird, Euphoria ve Die My Love gibi yapımlar işte tam da bu noktada “gidik kız hikâyeleri” olarak okunabilir. Bu karakterlerin ortak noktaları ise; duygularını filtrelememeleri, hata yapmaları, tutarsız ve kırılgan ama aynı zamanda öfkeli olmaları ve “sevilebilir” olmak zorunda hissetmemeleridir. 

Örneğin Fleabag, izleyiciyi rahatsız edecek kadar dürüst bir karakter sunar. Ana karakter; yasını, öfkesini ve suçluluğunu saklamaz. Seyirciyle doğrudan konuşarak iç dünyasını açar ve bu açıklık, onu “uygunsuz” ama bir o kadar da gerçek kılar. FrancesHa’da Frances karakteri, hayatını toparlayamayan, yetişkinliğe “geç kalmış” gibi görünen ama yine de kendi ritmini arayan bir kadındır. Toplumsal beklentilere uyamaması ise onu başarısız değil; daha insani kılar.

Lady Bird, bir genç kızın annesiyle olan çatışması üzerinden kadın öfkesinin en erken biçimlerinden birini bize gösterir. Buradaki öfke, aslında kimlik kurma çabasının bir parçasıdır. Euphoria’da ise kadın karakterler, bağımlılık, travma, beden algısı ve arzularıyla karmaşık bir şekilde var olur. Buradaki “fazlalık”, aslında bastırılmamış bir gerçekliktir.

young blonde woman joking funny

Gidik kız kavramının en güncel örneklerinden biri de Die My Love. Yönetmen koltuğunda Lynne Ramsay’in oturduğu bu filmin bize verdiği şey klasik bir hikaye anlatısı gibi görünse de aslında dağınık, flu bir ruh halini odağına alıyor. Filmde Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Grace karakteri, doğum yaptıktan sonra yalnızlaşan ve zihinsel anlamda her geçen gün dağılan bir kadını bizlere sunuyor. Grace’in yaşadığı şey aslında sadece kişisel bir kriz gibi görünüyor. Ancak film anneliğin pembeleştirilen anlatısının altında yatan karanlık gerçekliği gün yüzüne çıkarıyor. Yeni doğum yapmış bir kadının içinde bulunduğu izolasyon, sağlık bozulması, duygu dalgalanması ve kimlik kaybı film boyunca sürekli artan bir psikolojik gerilime evriliyor. 

Unutmamalıyız ki bu yapımların patriyarkal düşünce sistemine hizmet eden filmlerden çok önemli bir farkı var: Bu filmler, kadın karakterleri “düzeltmeye” çalışmazlar. Onları daha az öfkeli, daha makul bir hale getirmek gibi bir çabaları yoktur. Tam aksine, karakterlerin dağınıklığını ve yoğunluğunu olduğu gibi gösterirler. Fakat tam da bu noktada bir çelişki ortaya çıkıyor. Ekranda “karmaşık kadın” alkışlanırken, gerçek hayatta benzer davranışlar sergileyen kadınlar hâlâ “gidik kız”, “psikolojisi bozuk”, “tuhaf” olarak etiketleniyor. 

Yani kurgu dünyasında derinlik olarak görülen şey, gerçek hayatta hâlâ bir kusur gibi değerlendiriliyor. Bu nedenle bu yapımlar sadece bir temsil meselesi değildir. Bunlar aynı zamanda bir ayna işlevi de görüyor. Şunu kendimize sormalıyız: Kadınların karmaşık olmasını gerçekten kabul ediyor muyuz yoksa sadece izlenebilir olduğu sürece mi buna tahammül ediyoruz? Vereceğiniz cevabın bu konudaki gerçek düşünceleriniz hakkında belirleyici olacağını söyleyebilirim. 

Ataerkil dünyada “gidik kız” olmak

Gidik kız ifadesi, çoğunlukla bireysel bir karakter özelliği gibi sunulur: Sinirli, tahammülsüz, her şeye tepki veren, sakin kalamayan kadın. Oysa bu etiketin arkasında sadece bir ruh hali yatmaz, bunun ardında kadınlardan nasıl davranmalarının beklendiğine dair köklü bir toplumsal norm da vardır. Çünkü patriyarkal sistemde sorun çoğu zaman kadınların öfkesi değil, itaat etmemesidir.

Ataerkil düzen kadınlardan belirli bir duygusal performans bekler: Yumuşak olmaları, anlayış göstermeleri, alttan almaları, sessiz kalmaları, ortamı germemeleri. Kadının görevi ise her zaman huzuru korumak, tansiyonu düşürmek ve ilişkileri onarmak olarak kodlandı. Bu yüzden bir kadın sınır koyduğunda, ses yükselttiğinde veya rahatsızlığını açık bir şekilde dile getirdiğinde normal çizginin dışına çıkmış olarak kabul edildi. 

İşte “gidik kız” kavramı tam da burada devreye giriyor. Bu kavram, zamanla sistemin kadınları yeniden hizaya sokma araçlarından biri haline geldi. Mesaj çok net: Çok tepki verme, çok konuşma, fazla görünür olma, öfkeni ve sinirini bu kadar belli etme. Kadınların öfkesinin küçümsenmesi tesadüf değildir. Çünkü öfke, çoğunlukla bir fark ediş halidir. Adaletsizliği fark etmek, sömürüyü görmek, eşitsizliği adlandırmak ve buna itiraz etmek demektir. Ataerkil sistem açısından “makbul kadın”, bunları görmeyen ya da görse bile sessiz kalan kadındır. Bu yüzden iş yerinde hakkını arayan kadın “zor kadın”, ilişkide sınır koyan kadın “trip atan kadın”, sokakta tacize tepki veren kadın “abartan kadın”, siyasette sert konuşan kadın ise “maskülen kadın” ilan edilir.

Farklı alanlarda değişen şey kelimeler olsa da mantık aynıdır: Kadının itirazını bir karakter kusuruna çevirmek. Patriyarkal sistemde erkek öfkesi çoğu zaman meşrulaştırılır. Erkek bağırdığında güçlü, kararlı, lider ruhlu sayılır. Kadın aynı sertlikte konuştuğunda ise histerik, dengesiz ya da “gidik” olarak etiketlenir. Böylece aynı duygu, cinsiyete göre bambaşka anlamlar kazanmış olur.

Daha da önemlisi, kadınlar bu düzen içinde sadece dışarıdan baskı görmez; zamanla kendilerini de denetlemeye başlar. Birçok kadın tepki vermeden önce şöyle düşünür: “Fazla mı oldum?”, “sert mi konuştum?” ve “şimdi beni sorunlu mu görecekler?” Bu iç sansür, patriyarkal kültürün en görünmez başarılarından biridir ve kadın artık susturulmadan da susabilir hale gelir.

Fakat belki de bugün “gidik kız” diye adlandırılan kadınlar, aslında bu düzene artık uyum sağlamayan kadınlardır. Sessiz kalmayan, alttan almayan, her şeyi sineye çekmeyen kadınlar… Rahatsız edici bulunan şey de zaten onların öfkesi değil; ataerkil düşünce yapısına itaat etmeyi bırakmış olmalarıdır. Bu nedenle patriyarkal dünyada “gidik kız” olmak aslında bir direniş biçimidir. Çünkü bazı kadınlar artık huzuru korumak yerine kendilerini korumayı seçiyor.

Gidik kız olmayı seçmek bir direniş biçimi olabilir mi?

Geçtiğimiz yıllarda çok konuşulan ve sanat dünyasının en medyatik davalarından biri olan Depp – Heard davasını hatırlıyorsunuzdur. Amber Heard’ün Johnny Depp’i ev içi şiddet failliğiyle suçladığı bir gazete yazısı yüzünden Depp, eski eşi Amber Heard’e hakaret davası açmıştı. Aslında Amber Heard için “gidik kızların” en iyi sembolü diyebiliriz. Çünkü insanların aklını başından alacak kadar güzel, genç, zeki, kariyer sahibi, hayata entelektüel çerçeveden bakabilen, kültürlü bir kadın konumunda iken şiddet ve istismara maruz kalıp sesini yükseltti ve “kötü kadın” ilan edildi. 

Amber Heard’ün yaşadığı şiddeti ve istismarı korkusuzca dile getirmesi ataerkil düzen tarafından bir “mağduriyet” değil, tamamen “kötü bir niyet”, “yalancılık”, “şeytanlık” olarak basına servis edildi. Onun söylediği hiçbir şey “gerçek”, “uygun” ya da “haklı” olarak görülmedi. Maruz kaldığı cinsel şiddet bile seks malzemesi haline dönüştürüldü. Neticede biz patriyarkal sistemin yönettiği bir dünyadaydık ve elbette kadınların yaşadığı her türlü istismar bir şekilde yine “erkeklerin oynamaktan hiç utanmayacağı bir oyuncak” haline gelecekti. Biz, kadınların yaşam ve dokunulmazlık haklarına biraz bile olsun saygı duymayan, her konuda erkeklerin daha fazla söz sahibi olduğu, cinsiyet eşitsizliğinin hat safhada olduğu bir düzende hayatta kalmaya çalışıyoruz. 

Ataerkil düzende kadınlar, ne kadar mağdur ya da haklı olurlarsa olsunlar her zaman şeytanlaştırılıp “kötü kadın” figürüne dönüştürülüyorlar. Aslına bakarsanız öfkelenmek, sinir krizleri geçirmek, kafayı yemek ve “gidik kız” olmak patriyarkaya karşı iyi bir direniş biçimi haline gelebilir. “Sessiz”, “sakin” ve “hanımefendi” olmakla geri alamadığımız, bizden çalınan haklarımızı bu şekilde, ses çıkararak geri alabiliriz belki de ne dersiniz? Madem bu hikayenin “kötü kadın”’ı biziz, en azından karakterimizin repliklerini korkmadan, özgürce ve cesurca yazmalıyız, öyle değil mi? 

Psikolojimiz bozuk değil, sadece biraz öfkeliyiz

Gidik kız ifadesi, kadın öfkesi, popüler kültürdeki karakterler, Depp – Heard davası ve tüm psikolojik kavramlar bir yana her yıl, her ay, her gün hatta her saat daha fazla kadına şiddet ve istismar olaylarıyla karşılaşıyoruz. Hayattan koparılan, hayalleri çalınan, beden dokunulmazlığı ihlal edilen, ekonomik bağımsızlığının önüne engeller konulan, iş hayatında görünmez bariyerlerle savaşmak zorunda kalan, eğitim hakkı gasp edilen, şiddet gördüğü halde susmak zorunda kalan, değersizleştirilen, bir obje haline getirilen kız kardeşlerimizi gördükçe sakin kalmayı başaramıyoruz. Bir de somut veriler var: Türkiye’de sadece Şubat ayında 11’i şüpheli, 23’ü bir erkek tarafından işlenilen cinayetler sonucunda 34 kadın hayattan koparıldı. Bunları bilerek yaşamak ise öfke verici. Psikolojimiz henüz sağlam belki ama neşemiz elimizden alındı. Öfkeliyiz ve bence asıl sorun da öfkeli olmamız değil, dünyanın bizi öfkelendirecek kadar adaletsiz olması.

Kaynakça

Kurtuluş, A. (2026, Mart 8). Sakin kalamıyoruz: “Gidik Kız” fenomeni ve yeni nesil kadın öfkesi. InStyle.

Sivri, T. (2023, Ağustos 27). Gidik kızlar, “kaltak” cadılar, mağdur adamlar: Depp v. Heard. Artı Gerçek.

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close