Yazar: 1:31 pm Köşe Yazıları

Yazmak da bir direniştir: Otobiyografik kadın yazınının feminist izleri

Biz kadınlar yüzyıllardır kendimize ait bir alan, kendimize ait bir oda istiyoruz. Yazabilmek, düşünebilmek, üretebilmek ya da sadece hayal kurabilmek için… Ama ne yazık ki ne yazmak ne üretmek ne de hayal edebilmek, her zaman herkes için özellikle de kadınlar için eşit derecede erişilebilir bir eylem olmadı. En çok da yazmak, tarih boyunca kadınlara uygun olmayan bir eylem olarak kabul ediliyordu. İşte bu yüzden de yazı, kadınlar için yalnızca bir ifade aracı değil; çoğu zaman toplumsal sınırlara karşı verilen bir mücadele alanı oldu.

Kadınların hayal gücü, deneyimleri ve bilgileri çok uzun bir süre yok sayıldı. Savaş, siyaset, ekonomi ve kültür gibi alanlar genellikle erkeklerin kaleminden, onların hikayeleri üzerinden anlatıldı. Kadınların gündelik hayat ve bedensel deneyimleri, duyguları, hayalleri, iç dünyaları ve travmaları ise “özel meseleler” olarak görülerek tarihsel kayıtların dışında bırakıldı. Tarih kitapları bile çoğunlukla erkeklerin hikâyelerine yer verdi.

Görsel kaynak: unsplash.com

Kadınlar ya yazmaya hiç cesaret edemedi ya da yazdıkları ataerkil düzen tarafından ciddiye bile alınmadı. Erkeklerin hayatı tarih olarak yazılırken, kadınların hayatı günlük olarak kaldı. Kadınların deneyimleri ve düşünceleri sistematik olarak görünmezleştirildi. Ancak bu görünmezliği ve sessizliği bu düzene rağmen kendi sesleriyle yıkan cesur kadınlar da vardı. Bu kadınlar konuşmaktan, bağırmaktan çok daha yıkıcı bir şey yaptılar: Yazdılar. 

Yazmak, kadınlar için estetik bir üretimden çok, var olmanın ve tanıklık etmenin bir yolu oldu ve bu var olma mücadelesinde en çok kadınların yazdığı günlükler, anılar ve otobiyografiler kritik bir rol oynadı. Unutulmamalıdır ki bu metinler yalnızca kişisel hikâyeler değildir; bunlar aynı zamanda resmî tarihe alternatif bir anlatı da üretir. Örneğin, İngiliz yazar Virginia Woolf’un ünlü eseri Kendine Ait Bir Oda bu tartışmanın temel metinlerinden biridir. Woolf bu eserinde kadınların yazabilmesi için sadece yeteneğin yeterli olmadığını, aynı zamanda ekonomik özgürlük ve kendine ait bir alan gerektiğini vurgular.

Yazmak, aslında kadınlar için varlığını kayıt altına alma çabasıdır. Otobiyografik kadın yazını ise “Ben buradaydım” diyen bir iz bırakma pratiği haline gelmiştir. Kısacası kadınların kendi hayatlarını yazması, sadece kişisel bir anlatı veya edebi bir faaliyet değildir. Çoğunlukla ataerkil hafızaya karşı bir direniş, alternatif bir tarih yaratma biçimi ve politik bir eylemdir. 

Otobiyografik yazı neden feministtir?

Otobiyografik yazı; bireyin kendi hayatını, deneyimlerini ve iç dünyasını anlattığı metinleri kapsayan bir edebi türdür. Günlükler, anılar, kişisel denemeler ve hatıralar bu türün içinde yer alır. Peki otobiyografik yazı feminist düşünce için neden bu kadar önemli? Bunu hiç düşündünüz mü? Kimileriniz belki de “otobiyografinin bile mi feminizm ile bir ilgisi var? Bu kadınlara mahsus bir alan değil ki, erkekler de otobiyografi yazabiliyor” diye geçiştirebilirsiniz. Elbette ki yalnızca bir edebi tür olarak düşündüğünüzde otobiyografik yazı cinsiyetsiz bir alan. Fakat bir de bunu biraz daha psikolojik ve sosyolojik yönden ele alalım.

Erkekler kendi hayatları ile ilgili toplum içinde çok daha rahat ve yüksek sesle konuşabilirken biz kadınlar ayıplanmaktan ve toplumdan dışlanmaktan hatta sözlü şiddete maruz kalmaktan korktuğumuz için kendi hayatımızın detaylarını toplum içinde konuşmaktan çekiniyoruz. İşte bu sebeple yazıya sığınıyoruz. Kağıda konuşamadıklarımızı döküyoruz. Utanmak zorunda bırakıldığımız gerçekleri kelimelere, cümlelere dönüştürüyoruz. Kimsenin görmek istemediği gerçekleri kağıt ve kalem aracılığıyla görünür kılıyoruz. Bu şekilde ruhumuzu iyileştiriyoruz.

Görsel kaynak: unsplash.com

Ne zaman kendimizle ilgili gerçekleri, iç dünyamızı, bedensel deneyimlerimizi veya travmalarımızı anlatmak istesek hemen bir toplum bariyeriyle karşı karşıya kalıyoruz. “Böyle bir konu ulu orta konuşulur mu?”, “Ayıp denen bir şey var”, “Özel hayatını herkese duyurma” gibi cümlelerle susturuluyoruz. Bu sizin de başınıza gelmiş olabilir. Çünkü pek çok kadın bunu yaşıyor. Biz kadınlar da toplumun önümüze koyduğu bu ‘sessizlik bariyeri’ni elimizden geldiğince yazarak yıkmaya çalışıyoruz.

Kadınların yaşadığı baskılar çoğu zaman bireysel bir sorun gibi görülüyor. Oysa otobiyografiler bize bu deneyimlerin aslında toplumsal yapılarla ilişkili olduğunu açıkça gösteriyor. Bu yüzden otobiyografik yazı feministtir ve birçok feminist düşünür, kadınların kendi hayatlarını yazmasını politik bir direniş olarak görür.

Utanç, suçluluk, sansür ve otobiyografik yazı arasındaki ilişki 

Kadınların yazma deneyimi çoğu zaman yalnızca dış baskılarla sınırlı değildir. Birçok kadın yazar, yazarken içselleştirilmiş bir sansür mekanizmasıyla da mücadele eder. Üstelik bu sansür mekanizması, sadece otobiyografi yazarları için geçerli değildir. Biz kadınlar olarak birçoğumuz bir günlük tutarken bile içimizdeki bu sansür mekanizması ile mücadele ediyoruz. Çünkü toplum bize sürekli “Kendini fazla anlatma”, “Ayıp olur”, “Ailenin adını lekeleme” gibi mesajlar vererek bilinçaltımızı sansüre uygun bir şekilde kodladı ve bu mesajlar zihnimizde bir iç denetleyiciye dönüştü. Yani artık istemeden de olsa kendi kendimizi sansürlüyoruz. Kendimiz hakkında bir şeyler yazarken hep “Bunu yazmam doğru mu?”, “Biri bunu okursa benim hakkımda ne düşünür?”, “Ailem buna ne der?” gibi soruları aklımızdan geçiriyoruz. 

Hatırlayın, genç kızken birçoğumuz büyük bir hevesle günlük tutardık. Aşklarımızı, hayal kırıklıklarımızı, öfkemizi, ilk bedensel deneyimlerimizi kısacası tüm iç dünyamızı yazdığımız bu günlüğün anne ve babamız tarafından bir şekilde bulunup okunması en büyük korkumuz değil miydi? Sırf bu korkumuzdan günlüğümüzü odamızın neresine saklayacağımızı bilemezdik.

Aynı şekilde bir erkek kendi hayatı ve içsel dünyası hakkında yazdıklarının başkaları tarafından okunmasından korkmazken biz kadınlar günlüğümüzü ailemizin bile okumasından derin bir endişe duyuyoruz. Çünkü erkeklerin iç dünyasında ne olursa olsun toplum tarafından ayıplanmıyor. Yanlış, ayıp, ahlak dışı olgusu konu yazmak olsa bile yalnızca kadınlarda işliyor.

Kendi kendimize geliştirmek zorunda kaldığımız bu içsel sansür en çok da cinsellik, beden deneyimleri, aile içi çatışmalar, travma ve öfke gibi konularda yazarken ortaya çıkıyor. Yani toplumun kadınlar için tabu olarak kabul ettiği konuları kağıda dökerken… Bundandır ki yazarken en sık savaştığımız duygular hiç kuşkusuz suçluluk ve utançtır. Kendimizden bahsederken ve duygularımızı açığa vururken bile o suçluluk duygusu peşimizi bırakmaz. Feminist yazı tam da bu noktada devreye girer. Utançla çevrelenmiş deneyimler yazıya döküldüğünde, kişisel bir sır olmaktan çıkar ve kolektif bir deneyime dönüşür.

Örneğin Maya Angelou’nun otobiyografik eseri I Know Why the Caged Bird Sings (Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim) çocukluk travmasını, ırkçılığı ve sessizliği anlatır. Angelou’nun hikâyesi sadece bireysel bir anlatı değildir; bir toplumun sessiz bırakılmış gerçeklerini açığa çıkarır. İşte bu yüzden kadınların yazması yalnızca metin üretmek değil; aynı zamanda içsel bir sessizliği kırmak anlamını da taşır. 

Otobiyografik yazı bir iyileşme ve kendini geri alma alanıdır

Buraya kadar hep yazmanın politik ve direniş yönünden bahsettik. Fakat yazmak yalnızca anlatmak değil, kendini yeniden kurmaktır da. Biz kadınlar hayatımızı yazarak sadece politik bir mesaj vermiyoruz ya da patriyarkaya direnmiyoruz. Biz kendimiz hakkında yazarak travmalarımızı dile getiriyoruz. Yaşadığımız bütün o korkuları, içsel yıkımları belki de başımıza gelen kötü olayları yazarak iyileşmeye çalışıyoruz.

Otobiyografi yazmak travmaları dile getirmek kadar biraz da bu travmalar yüzünden toplumun bize yaşattığı utancı kırarak parçalamak demek aslında. Susturulmaya ve utandırılmaya çalışıldığımız gerçekleri sesimizle bağıramasak da otobiyografik yazı sayesinde kelimeler ile bağırabiliyoruz. Çünkü susması ya da utanması gerekenler biz değiliz. Asıl utanması gerekenler bize bunları yaşatanların kendisi. 

Gisèle Pelicot’un Yaşama Övgü: Utanç Taraf Değiştirmeli adlı eseri, utancın tanımını baştan yapıyor. Pelicot’u tüm dünya 2024 yılında tanıdı. Evli olduğu erkek, tam dokuz yıl boyunca onun bilgisi dışında uyuşturucular vererek bilincini kaybetmesine ve bu süreçte onlarca erkeğin ona tecavüz etmesine zemin hazırlamıştı. Bu korkunç gerçek ortaya çıktığında, Gisèle Pelicot büyük bir cesaret göstererek sessiz kalmamayı seçti. Konuyla ilişkili davanın kamuya açık görülmesini talep ederek ataerkiyle mücadelede güçlü bir kırılma yaratmakla kalmadı, “Utanç taraf değiştirmeli” diyerek kendi hikayesini yazdı. Çünkü şunun farkındaydı ki, utanması gereken kendisi değildi; suçlu olanlar, ataerkil düzenin kirli güç ilişkilerini kullanarak onun bedenine ve ruhuna şiddet uygulayan kişilerdi.  

Otobiyografik kadın yazını, bireysel deneyimi evrensel feminist bilinçle buluşturur. Kendi hikayesini yazan kadın, sadece kendisini görünür kılmakla kalmaz; okuyan diğer kadınlar için de bir referans, bir ilham kaynağı olur. Pelicot’un yaklaşımı, tam da bu sürecin merkezinde yer alır. Şu bir gerçektir ki utanç, yazıyla dönüştürüldüğünde hem bireysel hem de toplumsal farkındalık yaratır. Otobiyografik yazı feministtir çünkü ataerkil sistem yalnızca kadınların bedenini değil, anlatılarını da kontrol eder. Yazmak eylemi ise bu kontrolü reddetmektir.

Kadınların yazıyla kurduğu direniş

Daha önce de bahsettiğimiz gibi kadınlar için yazmak, bir ifade aracı olmanın ötesindedir. Bir direniş biçimidir. Toplumun sessizlik dayatmaları, ataerkil normlar ve kadınların “uygun” veya “edilgen” olmaları gerektiğine dair baskılar, otobiyografik yazının özgürce ortaya çıkmasını engeller. Bu nedenle kadın yazarlar, kalemleriyle hem kendi benliklerini hem de toplumsal yapıyı sorgulayan bir direniş yürütmek zorunda kalırlar.

Otobiyografik yazı, bu direnişin en güçlü araçlarından biri olmuştur. Kendi hayatını yazıya döken kadın, hem yaşadığı deneyimleri görünür kılar hem de sessiz bırakılmış kadınların sesine aracılık eder. Dünyada ve ülkemizde yazarak direnen birçok kadın yazar vardır. Bu kadınlar bir an bile pes etmeden yazıyla kurdukları feminist mücadelelerini inat ve azimle sürdürmüşlerdir.

Görsel kaynak: soylentidergi.com

Virginia Woolf: Feminist bir kadın yazarın direnişi

Virginia Woolf’u, modern edebiyatın önde gelen isimlerinden biri olmasının yanı sıra, güçlü bir feminist düşünür olarak da tanırız. Kadınların yazın dünyasında görünmez kılındığı, ekonomik ve toplumsal baskılar altında susturulduğu bir dönemde, Woolf yazıyı bir direniş aracı olarak kullanmayı başarmıştır. Woolf, A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) isimli eserinde kadınların tarih boyunca yazınsal üretimde nasıl kısıtlandığını tartışır. Kadının özgürce yazabilmesi için “kendi odasına ve kendi gelirine” sahip olması gerektiğini savunur. Bu fikir, kadın yazarların toplumsal engellerle yüzleşerek kendi seslerini yaratabilmeleri gerektiğini vurgulama konusunda önemli bir role sahiptir. Eser, yazının kadın için hem bir ifade aracı hem de bir direniş biçimi olduğunu gösterir. 

Virginia Woolf, Moments of Being (Varolma Anları) adlı eserinde ise günlüklere ve anılarından derlenen otobiyografik parçalara yer vermiştir. Burada Woolf, kendi kişisel deneyimlerini, gözlemlerini ve iç dünyasını derin bir farkındalıkla okuyuculara aktarır. Moments of Being, otobiyografik yazının kadın için hem kişisel bir keşif hem de toplumsal farkındalık yaratma aracı olduğunu ortaya koyar. Woolf, kendi yaşantısını yazıya dökerken hem kadınların toplumsal konumunu sorgulamış hem de yazının direniş niteliğini pekiştirmiştir. Woolf’un bu iki eseri, bize kadın yazınının hem kişisel hem de toplumsal bir mücadele aracı olabileceğini gösteriyor. Yazıyla kendi sesini bulan tüm kadınlar, toplumsal baskılara karşı görünmezliği parçalar ve kendi varlığını sonuna kadar savunur. 

Bir kadın yazar olarak kendi hayatını yazmak 

Bir kadın yazar olarak kendi hayatını yazmak cesaret ve diğer kadınlara ilham vermek açısından büyük bir kırılım elbette. Buna cesaret edebilen ve kalemini her daim dik tutabilen kadın yazarlar bizim en büyük armağanımız. Kadın yazarların arasından en çok öne çıkan isimlerden bir diğeri de Sylvia Plath. Onun feminizm ve kadın kimliğine dair yazdığı her şey olağanüstü bir değiştirici güce sahip.

En bilinen eseri The Bell Jar (Sırça Fanus) aracılığıyla, kadın kimliği ile ilgili deneyimlerini yazıya döker. Yazar, kendi hayatından esinlenerek yazdığı Esther adlı genç kadının üniversite yıllarını, erkeklerle ilişkilerini, yaşadığı çöküşü, intihar girişimlerini ve gördüğü psikolojik tedavileri son derece incelikle işler. Eserinde Esther karakterinin yaşadığı iç çatışmalar, toplumsal baskılar, kendini bulma çabası ve zaman zaman çaresizlik hissini derinden yansıtır.

Plath’in otobiyografik ögeleri, bireysel acıyı sanatsal ve politik bir ifade aracına dönüştürerek, bize yazının bir direniş biçimi olabileceğini gösterir. Bir başka eseri The Unabridged Journals of Sylvia Plath adlı günlüklerinde ise depresyon, kimlik, toplumsal beklentilerle ilgili kişisel görüşlerini, özel hayatındaki ve edebi yaşantısındaki kırılımları aktarır. Plath’in günlükleri, bireysel acıyı yazıyla dönüştürerek hem sanatsal hem de feminist bir direniş biçimi sunar; kendi hayatını sorgulayan bir kadın sesi olarak, kadın deneyimini görünür kılar.

Görsel kaynak: aylasever.com

Otobiyografik yazının bir diğer güçlü kalemi: Anne Frank. Frank, The Diary of a Young Girl (Anne Frank’ın Hatıra Defteri) ile Nazi işgali altındaki Avrupa’da hayatta kalma mücadelesini, korkularını ve umutlarını günlüğüne aktarırken, sadece tarihsel bir tanıklık yapmakla kalmaz, aynı zamanda genç bir kadının sesini görünür kılarak sessizliğe karşı bir direniş örneği de sunar.

Amerikalı yazar, feminist, kütüphaneci ve sivil hakları korumak için uğraşan bir eylemci olan Audre Lorde de Zami: A New Spelling of My Name (Zami: Adımın Yeni bir Söylenişi) ile kimlik, cinsiyet ve ırk deneyimlerini birleştirir; yazıyla, özellikle kadın ve queer topluluklarına görünürlük kazandırır. Lorde’un eserlerinde utanç ve korku, yaratıcı bir direniş aracına dönüşür.

Türk edebiyatında da hayatını cesurca kağıda döken kadın yazarlar çok bulunuyor. Bu alanda ilk önce Tezer Özlü’den bahsetmeliyiz çünkü Çocukluğun Soğuk Geceleri isimli otobiyografik eseri ataerkil toplumun tüm tabularını yerle bir edebilecek bir kitap. Özlü, otobiyografik eserinde çocukluk yaralarını, aile içi ilişkilerini, okul yıllarını, ilk gençlik zamanını, ilişkilerini, cinselliği, politikayı, o dönemin atmosferini, hastalığını ve hastane günlerini çırılçıplak, sansürsüz bir şekilde kağıtla buluşturur. İşte bu yüzden otobiyografik kadın yazını açısından büyük bir edebiyat devrimi yaratır.

Kendi hayatını yazmaya cesaret edebilmiş bir diğer önemli kalem de Mîna Urgan. Bir Dinazorun Anıları isimli otobiyografik kitabında kendini, çevresindekileri ve bir coğrafyada olan biteni açıkyüreklilikle, yalın ve naif bir dille anlatır. 

Her şeye rağmen yazarak var olmak

Kadınların yazdığı günlükler, anılar ve otobiyografiler çoğu zaman küçük metinler gibi görünür. Fakat bu metinler bir araya geldiğinde alternatif bir tarih oluşturur. Virginia Woolf’un yıllar önce söylediği gibi, kadınların yazabilmesi için sadece yetenek değil; alan, zaman ve özgürlük gerekir. Bugün birçok kadın bu alanı kendi yazısıyla yaratıyor. Çünkü yazmak sadece bir anlatı değildir. Bazen yazmak, var olduğunu kanıtlamanın en güçlü yollarından biridir.

Kaynakça:

Edebiyat Haber. (2023, 10 Mayıs). Yola devam etme gücünün hikayesi: “Zami”.

BİA Haber Merkezi. (2026, 19 Şubat). Gisèle Pelicot’un kitabı okurla buluştu: “Yaşama Övgü: Utanç Taraf Değiştirmeli”.

Haden Öz. (2018, 13 Ocak). Çocukluğun Soğuk Geceleri’ne Gitmek. In Oggito.

Johnson, Dr. S. (2001, 25 March). Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan. In Şarapçı.

Görsel kapak: soylentidergi.com

Visited 43 times, 1 visit(s) today
Close