Yazar: 3:07 pm Köşe Yazıları

Toplu taşımada feminizm: Sessiz direniş pratikleri ve mekânsal adalet

Mekânın cinsiyeti var mı?

Toplu taşımanın feminizmi olur mu? Elbette ki olur. Kadın haklarının yok sayıldığı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin olmadığı her yerde feminizmden söz edebiliriz. Herkes için eşit ve özgür bir alan olması gereken toplu taşımada sizce kadınlar kendilerini yeteri kadar rahat ve güvende hissediyorlar mı yoksa geliştirdikleri sessiz direniş pratikleri ile direnişlerini sürdürüyorlar mı?

Sosyal medyada, internette ve ana akım medyada gördüğümüz haberleri düşünürsek ne yazık ki kadınların toplu taşımada bile güvende olmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Toplu taşımanın kadınlar için güvensizlik ve taciz riski barındıran, görünmez bariyerlerle dolu bir alan olması aslında politik bir meseledir. Bugün neredeyse tüm kamusal alanların ataerkil düzene göre tasarlandığını inkar edemeyiz. Bu noktada mekanların cinsiyetleri olduğu bariz bir gerçektir. Parklar, meydanlar, sokaklar, kafeler, stadyumlar… Özellikle de toplu taşıma araçları ve duraklar… Bu mekanların hepsi erkeklerin kullanımına göre tasarlanmıştır. Sokaklardaki aydınlatmaların yetersiz olması ya da iyi çalışmaması kadınların geceleri sokakta rahat bir şekilde yürümelerini güçleştiriyor. Kıraathane ve kahvehane gibi mekanlar yalnızca erkeklere aitmiş gibi gösterilerek kadınlar görünmez kılınıyor. Ve en önemlisi de bu mekanlarda kadınların varlıkları sürekli gözetleniyor, “topluma uygun” davranış kalıpları dayatılıyor. Yani kamusal alan, görünürde “herkes için” olsa da fiilen erkek egemenliğini yeniden üretiyor. 

Toplu taşıma: Ataerkil düzenin görünür sahnesi

Toplu taşıma araçları ve duraklar da kamusal alanın bir parçasıdır ve kadınların en çok karşılaştığı ataerkil mekânsal eşitsizliklerden biri burada yaşanır. Toplu taşıma duraklarının karanlık ve tenha olması, bir güvenlik kamerasına sahip olmaması kadınlar için büyük bir risk taşıyor. Yine aynı şekilde metro, otobüs, metrobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında taciz ve fiziksel temas riskine karşı kadınlar, sürekli tetikte yolculuk yapmak zorunda kalıyor.

Toplu taşıma araçlarının ve durakların her geçen gün ataerkil düzenin kadınların hareket özgürlüğünü sınırladığı alanlar haline geldiğini göz ardı edemeyiz. Bir otobüs koltuğuna otururken yanınızdaki kişinin beden dokunulmazlığınızı ihlal etmeyeceğinden emin misiniz? Ya da bir otobüste herkes indikten sonra tek başınıza kaldığınızda kendinizi güvende hissediyor musunuz? Cevabınız hayır ise ne yazık ki tüm kamusal alanlar gibi toplu taşımaların da “erkekleştirildiğini”, ataerkil bir alanda kadın haklarının çok daha kolay bir şekilde ihlal edilebileceğini ve bir an önce tüm kentlerde “kadın dostu” kamusal alanlar yaratılması gerektiğini artık kabul etmeliyiz.

Yazının amacı; toplu taşımanın kadınlar için yalnızca bir ulaşım meselesi değil, aynı zamanda ataerkil düzenin en görünür mekânlarından biri olduğunu ortaya koymaktır. Bu yazı, kadınların her gün otobüslerde, metroda, duraklarda bedenleri ve varlıkları üzerinden verilen ‘mekân savaşını’ görünür kılmayı; sessiz direniş stratejilerini kolektif bir feminist mücadele çağrısına dönüştürmeyi hedefliyor.

Kadınların zorlu “toplu taşıma” deneyimleri

Toplu taşıma araçları ve durakları, hiç kuşkusuz gün içinde en çok kullandığımız kamusal alanların arasında yer alıyor. Sabah okula, işe gitmek, gün içinde herhangi bir işimizi halletmek, alışverişe, yemeğe, buluşmaya ya da gezmeye gitmek için toplu taşıma araçlarını kullanıyoruz. Tek amacımızın gideceğimiz yere ulaşamak olduğu bu anlarda bir de ne yazık ki birtakım sorunlarla uğraşmak durumunda kalıyoruz. En çok karşılaştığımız sorun ise sürekli olarak rahatsız edici bakışlarla kuşatılmak. Bazen giyimimiz, görünüşümüz yüzünden, bazen makyajımız ya da saçımız yüzünden bu bakışlara maruz kalırken bazı zamanlarda sadece cinsiyetimiz bile kişisel alanımızı ve mahremiyetimizi ihlal eden o bakışların hedefi olmamıza yetiyor. Bu sürekli gözetlenme hali bazen bakışlarla da sınırlı kalmıyor. Bir de kamera ile gizlice görüntümüzün fotoğraf ya da video şeklinde kaydedilmesi de söz konusu olabiliyor. Çoğu kişi tarafından taciz olarak adlandırılmayan bu davranış, aslında özel alanın ihlali ve mahremiyetin yok sayılması gibi oldukça ciddi sonuçlar doğuran açık bir tacizdir. Son dönemde sıkça karşılaştığımız bu olay, kadınların toplu taşımada bile neden sürekli tetikte olması gerektiğini bize net bir şekilde açıklıyor.

Erkekler, şoförler ve kadınların savunma hali 

Toplu taşımada karşılaştığımız sorunlardan biri de fiziksel temas yoluyla tacizdir. Toplu taşıma araçları, diğer kamusal alanlara göre çok daha fazla taciz riski barındırıyor. Fiziksel ortamı, kalabalık yapısı ve bir yere ulaşma gibi zorunlu bir hedefe yönelik olarak kullanılması, toplu taşımayı kadınlar için güvenlik ve taciz tehdidi içeren bir mekana dönüştürüyor. Özellikle oturarak yapılan toplu taşıma yolculuklarında bu tehdit kendisini daha fazla hissettiriyor.

Toplu taşıma yolculuklarında bazı erkek yolcular yanında oturan kadın yolcuların kişisel alanını ve beden dokunulmazlığını ihlal edecek şekilde oturabiliyor. Bunu bilinçli olarak taciz amacıyla yapan yolcular olduğu gibi bu oturuş şeklini bir alışkanlık haline getirdiği için bilinçsiz olarak buna devam edenler de var. Bunun nedeni ne olursa olsun bu durum bile tek başına toplu taşıma yolculuğunu kadınlar için bir sınav haline getiriyor. Örneğin; bir toplu taşıma aracında oturarak yolculuk yaptığımızda eğer yanımızdaki koltuk boş ise “acaba buraya nasıl bir kişi oturacak?” korkusu taşıyoruz. Ya da bir erkek yolcunun yanındaki koltuk boşsa bile “bir ihtimal” diye düşünerek o koltuğa oturmuyoruz. Sırf bu nedenle ayakta yolculuk yapmayı tercih ettiğimiz zamanlar oluyor. Ayakta yolculuk yaptığımızda da tedirginliğimiz azalmıyor. Kalabalık bir toplu taşıma aracında çevremizdeki insanlarla çok yakın mesafede durmak zorunda kalıyoruz. En yakınımızda duran yolcuların bilhassa da erkek yolcuların nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını bilmediğimiz için sürekli bir tetikte olma halindeyiz. Boş koltuk olduğu halde ayakta yolculuk yapmak ve ayakta yolculuk yaparken de çantamız ile bedenimizi korumaya çalışmak gibi davranışlarla kendi önlemimizi kendimiz almaya mecbur bırakılıyoruz. 

Toplu taşıma araçlarında erkek yolculardan olduğu kadar bazen şoförlerden bile kendimizi sakınmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Çünkü biliyoruz ki eğer bir otobüste ya da minibüste kalan tek yolcu bizsek her şeye karşı hazırlıklı olmalıyız. Şoförün imalı bakışlarına, taciz içeren sözlerine, hatta çok daha ciddi fiziksel taciz teşebbüslerine bile… Sürekli olarak kendimizi bir şeylerden koruma hali, elbette ki hayatın her alanında gün yüzüne çıkıyor ama toplu taşıma araçlarında bu durum çok daha belirgin bir şekilde yaşanıyor. Kadınlar en basit gündelik aktivite olan bir yere ulaşma eylemini bile “daha güvenli” saat seçerek, daha kalabalık durarak ya da daha uygun koltuk seçerek yapmaya çalışıyor. Bu durum her geçen gün kadınların üzerinde görünmez bir yük oluşturmaya devam ediyor. Bunun aksine ise erkekler bu tür bir toplu taşıma deneyimi yaşamıyor. Bu nedenle bu “güvenlik stratejilerini” hiç düşünmek zorunda kalmıyor. 

Kadınların “sessiz direniş pratikleri

Kadınlar, toplu taşıma araçlarında ve duraklarında taciz ve kişisel alan ihlali gibi durumları yaşamamak için kendilerine bazı direniş pratikleri geliştirmek zorunda kalıyor. Bu “sessiz direniş pratikleri” kolektif bir mücadele kadar etkili ve değiştirici olmasa da biz kadınlara ne olursa olsun her şeye rağmen direnebilmenin umudunu veriyor.

Sessiz direniş pratikleri: Bedensel stratejiler

Kadınların geliştirdiği sessiz direniş pratiklerinin başında bedensel stratejiler geliyor. Kadınların çantalarını yan koltuğa koyarak yanındaki erkek yolcu ile mesafe yaratmaya çalışması ya da ayakta yolculuk yaparken çantasıyla bedenini korumak istemesi aslında bir çeşit sessiz direniş pratiğidir. Çoğu zaman maruz kaldığımız, biz kadınlara çok tanıdık gelen istenmeyen sohbetleri yani bir nevi sözlü tacizleri engellemek için kulaklık kullanarak görünmeyen bir duvar örmeye çabalıyoruz. Bakışlarımızı kaçırıyoruz. Bakmazsak belki “görünmez” olabiliriz umuduna sığınıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu, sessiz kalmak ama aynı zamanda da varlığı “nötrleştirme” stratejisidir. Bir de tacize uğramamak için “fazla dikkat çekmeyen” kıyafet seçme durumu var. Bu da sessiz direniş pratiklerinden biridir. Giyim tercihlerimizi bile değiştirmek zorunda kalıyoruz çünkü ne kadar “topluma uygun” giyinirsek tacize uğrama ihtimalimiz o kadar az olur zannediyoruz. Fakat ne yazık ki bu düşünce gerçeği yansıtmıyor.

Sessiz direniş pratikleri: Giyim tercihi

Giyim tercihi tacizin oluşmasını sağlayan bir unsur değildir. Fail dışında hiçbir etken tacizin oluşmasının bir nedeni değildir. Sessiz direniş pratiklerinin en bilinenlerinden biri de kadınların yolcuların hepsi indikten sonra otobüs veya minibüste yalnız kaldığında “telefonla konuşuyormuş gibi” yapmalarıdır. Bazen toplu taşıma araçlarındaki yolcuların hepsi bizim ineceğimiz duraktan önce indiğinde içimizde istemeden de olsa bir “tedirginlik” oluşuyor. Aklımıza kötü senaryolar geliyor. Çevremizden duyduklarımız, daha önceki deneyimlerimiz, gördüğümüz haberler, gencecik yaşında bir minibüsün içinde hayattan koparılan “Özgecan Aslan”… Kendimizi yapayalnızmış gibi göstermemek için biriyle konuşuyormuş rolü yapma ihtiyacı hissediyoruz. Telefonla konuştuğumuz bu hayali kişi ise bazen abimiz, bazen babamız, bazen de nişanlımız oluyor. O hayali kişinin başımıza kötü şeylerin gelmesine engel olacağına inanıyoruz. Çaresizce küçücük bir umuda tutunuyoruz. 

Sessiz direniş pratikleri: Kadın dayanışma ağları

Sosyal medyada kadın dayanışması amacıyla kurulan toplu taşıma gruplarını ve dayanışma ağlarını da bir sessiz direniş pratiği örneği olarak verebiliriz. Bu gruplarda kadınlar: Eve giderken canlı konumlarını paylaşıyor, durak ve güzergâh bilgilerini aktarıyor, “eve vardım” mesajıyla varış güvenliğini teyit ediyor, tehlike anında “acil durum” kodu veya emojilerle yardım çağrısı yapıyor.

Bazı ağlar ise daha örgütlü biçimde çalışıyor: Gönüllü kadın sürücüler, diğer kadınları ücretsiz veya düşük ücretlerle güvenli şekilde ulaşımlarını sağlıyor . Bazı şehirlerde feminist dayanışma ağları, taciz yaşanan durak ve güzergâhları haritalandırarak ifşa ediyor. Bu gruplar, toplu taşımada yaşanan şiddetin bireysel değil kolektif bir sorun olduğunu görünür kılıyor.

Kadınların birbirine konum atdemesi bile aslında bir feminist eylemdir çünkü bu cümle, hem sistemin koruyamadığı kadın dayanışmasının sesidir hem de patriyarkal mekânın sorgulanmasıdır. Ve bizim bütün bu korkularla baş başa kalmamız ve birbirimize tutunarak mücadele etmeye çalışmamız ise tamamen politiktir. İşte bu yüzden bir şeylerin değişmesinin zor olduğunu bildiğimiz için “sessiz direniş pratiklerini” uyguluyoruz. Kadınların geliştirdiği sessiz direniş pratikleri, her şeye rağmen sistematik eşitsizliğe karşı bireysel ama görünmez mücadelelerdir. Sessiz direniş pratikleri belki yarınımızı garanti altına almıyor ama bugünümüzü kurtarmamıza yardım ediyor

Mekânsal adalet perspektifi

Mekânsal adalet, yalnızca şehir planlamasının değil, kadınların var olma mücadelesinin de kalbinde yer alır. Bir şehir, bir durak ya da bir otobüs hattının “herkes için” tasarlandığı iddia edilebilir ama gerçekten herkes için midir?

Kadınlar için şehir; her gece eve dönerken kulaklıktan sesi kısmak, anahtarı elinde taşımak, kalabalık otobüslerde arkaya oturmamak anlamına gelir. Bu durum da bize gösterir ki, mekânın herkese açık olması onun adil olduğu anlamına gelmez.

Mekânsal adalet, her bireyin cinsiyeti, kimliği ya da fiziksel durumu fark etmeksizin kamusal alanı eşit, güvenli ve özgürce kullanabilme hakkını savunur.

Feminist bir bakışla bakıldığında, bu adaletin en çok ihlal edildiği alanlar, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin gündelik yaşamda “çekilmek zorunda kaldığı” mekânlardır. Kadınların hareket özgürlüğü, şehirde görünmeyen sınırlarla çizilir. Gece karanlık bir otobüs durağı, ıssız bir metrobüs yolu, erkeklerle dolu bir kahvehane… Tüm bu alanlar “kamusal” olsa da kadınlar için risk, rahatsızlık ve dışlanmışlık hissi taşır. Ataerkil düzen, mekânı erkeklerin varsayılan rahatlığına göre tasarlar; böylece kadınların şehirdeki hareket alanı fiilen daralır.

Otobüs, metro, minibüs gibi toplu taşıma araçları sadece ulaşım araçları değildir; aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin mikro sahneleridir. Kadınlar için toplu taşıma; bedensel sınır ihlalleri (taciz, istenmeyen temas), bakış şiddeti (sürekli göz hapsinde tutulma), sözlü taciz veya “kadınlara yer gösterme” kültürüyle, mekânsal adaletsizliğin her gün yeniden üretildiği bir alana dönüşür. Bir kadının gece rahatça eve dönebilmesi, otobüste korkmadan oturabilmesi ya da durakta beklerken göz hapsinde kalmaması bir ayrıcalık değil, temel bir haktır.

Mekânsal adalet; kadınların kamusal alanlarda yalnızca “var olabilme” değil, “özgürce var olabilme” hakkını savunur. Kadınlar; mekânın sessiz kullanıcıları değil, onun aktif öznesi olmak zorundadır. Gerçek bir mekânsal adalet, kadınların deneyimini merkeze alan bir şehir tahayyülünden geçer. Bu, yalnızca aydınlatma, güvenli duraklar, kadın sürücüler gibi düzenlemelerle değil, aynı zamanda kültürel bir dönüşümle mümkündür: Kadınların varlığına saygı duyan, onların korkusuzca kamusal alanda hareket edebildiği bir şehir yaratmak.

Feminist talepler ve kolektif çözüm arayışları

Toplu taşımada kadınların maruz kaldığı taciz ve güvenlik sorunları, onları bireysel olarak mücadele edebilmek için sessiz direniş pratikleri geliştirmeye zorlamaktadır. Ancak bu pratiklerin varlığı, kadınların hâlâ güvenli bir şehirde yaşama hakkına sahip olamadığının en somut göstergesidir. Bu nedenle, bu direniş biçimleri bir çözüm değil; yalnızca geçici bir hayatta kalma stratejisidir.

Gerçek çözüm; kadınların gece konum paylaşmak, çantasıyla kendini korumak ve telefonla konuşuyormuş gibi yapmak zorunda kalmadığı, toplu taşımada korku ve tedirginlik yerine özgürlük hissedebildiği bir toplumsal dönüşüm ile mümkündür. Bu dönüşümün ilk adımı da ancak yapısal sorunları çözerek atılabilir. Öncelikle aydınlatma, kamera, acil yardım butonları gibi güvenlik altyapıları sağlanmalıdır. Eğer kadın odaklı şehir planlaması yapılmak isteniyorsa öncelikle kadınların korkmadan toplu taşıma duraklarında bekleyebilmeleri için ışıklandırılmış duraklar tasarlanmalıdır. Duraklarda ve araçlarda mutlaka kamera sisteminin olması caydırıcılık politikası açısından büyük bir öneme sahiptir. Yine aynı şekilde toplu taşıma durak ve araçlarında acil yardım butonları bulunmalıdır. Kadınların en ufak olumsuz bir durumda bile yardım isteyebilme hakları garanti altına alınmalıdır. 

Çözülmesi gereken yapısal sorunlar elbette yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Kadınların yoğun kullandığı hatlarda sefer sayısının artırılması da en etkili çözüm yollarından birisidir. Çünkü toplu taşıma hatlarında sefer sayısı ne kadar sık olursa kadınlar da duraklarda ve istasyonlarda o kadar az beklemek zorunda kalır. Ve muhtemel güvenlik sorunlarına maruz kalmaktan kaçınabilir.

Unutulmamalıdır ki şehir planlamasında toplumsal cinsiyet duyarlı politika izlenmesi bir seçenek değil, zorunluluktur. Ulaşım hatlarının iş, okul ve bakım emeği alanlarına erişimi mümkün olduğunca kolay olmalıdır. Toplu taşımada cinsiyetçi söylem ve davranışlara karşı eğitim ve kampanyalar düzenlemek de kolektif çözüm önerileri arasındadır. Toplu taşımayı kadınlar için güvenli bir mekana dönüştürmek istiyorsak zihniyet değişimine odaklanmalıyız. Bu, ne kadar zor gibi görünse de metro istasyonları ve otobüsler için toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları ve toplu taşıma kullanımında dikkat edilmesi gereken unsurlara yönelik afişler hazırlamak gibi küçücük bir adım bile büyük değişimlerin başlamasında etkili olabilir. 

Dijital aktivizm ve toplu taşıma ilişkisi

Toplu taşımada feminizm konusuna değinmişken dijital aktivizmden bahsetmemek olmaz. Çünkü günümüzde dijital dünyanın toplumsal olaylar üzerindeki gücü yadsınamaz bir gerçek. Başımıza kötü bir olay geldiğinde güvenebileceğimiz tek şey ne yazık ki sosyal medya oluyor. Gerçek dünyada duyuramadığımız sesimizi dijital dünya aracılığıyla duyurmaya çalışıyoruz. Özellikle de Instagram ve X’de taciz ve şiddet ifşalarına mutlaka denk gelmişsinizdir. Son zamanlarda sosyal medyada en çok gördüğümüz ifşalardan biri ise toplu taşımalardaki tacizlerin ifşaları. Kadınlar, toplu taşıma araçlarında kendilerine sözlü ya da fiziksel tacizde bulunan, rızasız fotoğraflarını çeken ve kişisel sınırlarını ihlal edecek davranışlarda bulunan erkek yolcuları ve şoförleri sosyal medyada paylaşarak ifşa ediyor. Bu ifşalar sessiz direniş pratiği açısından değerli görülüyor. Fakat yetersiz oldukları için kolektif çözüm ihtiyacını karşılamıyor. Bu mücadele ancak kolektif bir şekilde yapılırsa gerçekten başarılı olabilir.

Taciz ifşaları yalnızca bir ifşa olarak kalmayıp bir sosyal medya kampanyası ya da dijital bir farkındalık çalışması haline dönüştürülürse gerçek bir kolektif mücadeleden bahsedebiliriz. Kadınların sessiz direniş pratiği olarak kullandığı dayanışma gruplarının dijital örgütlenme potansiyeli de kolektif bir mücadele seçeneği olarak değerlendirilebilir. Kadınların toplu taşımadaki taciz deneyimlerini haritalayan dijital platformlar ya da mobil uygulamalar geliştirilmesi de büyük değişimlerin başlangıcı olabilecek önemli bir adımdır. Dijital aktivizm toplu taşımada feminizmin ve güncel direniş pratiklerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kadınlar bu görünmez bariyerleri tek başına değil, kolektif dayanışma ile aşabilir. Dijital feminist hareketin, sessiz stratejileri “sesli taleplere” dönüştürme gücü kesinlikle hafife alınmamalıdır. 

Mekânı geri kazanmak

Şu unutulmamalıdır ki toplu taşıma bir ulaşım aracı olmasının yanı sıra kadınlar için eşitlik ve özgürlük alanı da olmalıdır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak kolektif mücadele ile mümkündür. Sessiz direnişin önemi bu noktada çok büyük olsa da yapısal ve düşünsel dönüşümün şart olduğunu inkar edemeyiz. Artık daha güçlü adımlar atıp kadınların toplumsal mekânlarda eşit özne olarak var olma hakkını geri almanın peşine düşmeliyiz.

Toplu taşıma sadece yolculuk değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Kadınların bedeni ve güvenliği için sessiz direniş kesinlikle yetmez; mekânı geri almak için mutlaka kolektif sesimizi yükseltmeliyiz. Bir duraktan diğerine giden yol; kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için mesafenin ötesinde adaletin, güvenliğin ve özgürlüğün rotası olana kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz!

Kaynakça:

dergipark.org.tr

academia.edu

Visited 41 times, 1 visit(s) today
Close