Yazar: 5:34 pm Köşe Yazıları

Trans kadınlar var olmak istiyor! Cinsiyet, kimlik ve direnişe dair

Trans kadınların feminizm içindeki yeri, kapsayıcılık ve toplumsal eşitlik ekseninde ele alınıyor.

Feminizm; kadınların eğitim, sosyal, ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda eşit haklara sahip olmasını amaçlıyor. Peki, cinsiyet temelli ayrımcılığın ortadan kaldırılması üzerine kurulmuş olan feminizm kavramı, trans kadınlar için yeteri kadar kapsayıcı mı?

Bugün feminist hareketin karşısındaki en büyük sorunlardan biri kapsayıcılık tartışmalarıdır. Irk, sınıf, engellilik durumu, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi ayırt edici kimlik özelliklerinin feminizm içerisinde ne kadar yer kapladığı konusu hep dillendirilmeyen bir mesele olmuştur. Kapsayıcılık tartışmalarının asıl odak noktasında ise trans kadınlar vardır. Trans kadınların feminizm içinde nasıl bir yeri olduğu sadece kavramsal bir tartışma değildir. Bu mesele aynı zamanda günümüz feminizmini şekillendiren hak arama mücadelesinin de ana çerçevesini oluşturur.

Hiç kuşkusuz günümüzde en çok ayrımcılığa uğrayan gruplardan biri trans kadınlardır. Onlar sadece sosyal medya ve dijital dünyada değil; eğitim hayatında, iş dünyasında, sosyal yaşamda, sağlık alanında hatta her gün yürüdüğümüz sokakta bile ayrımcılığa uğruyor. Bu ayrımcılık bazen sözlere hatta fiziki eylemlere yansıyacak kadar barizken kimi zaman ise yalnızca bakışlarla ya da bilinçaltından dışa vuran istem dışı davranışlarla kendisini gösteriyor. Trans kadınlar bu dışlayıcı eylemlere en çok da kadın tanımı üzerinden maruz kalıyor. Üstelik bu ayrımcılık sadece kadın veye erkek, toplumun bir parçası olan kişilerle de sınırlı kalmıyor. Bugün kendisini feminist olarak tanımlayan, feminizm hareketinin içerisinde aktif rol oynayan kişiler bile trans kadınları “kendi çizdikleri” kadın tanımına uygun bulmuyor.

Peki feministler eşitlik, özgürlük ve adalet için bu denli mücadele ederken söz konusu trans kadınlar olduğunda nasıl feminizm kavramının kıyısından bile geçmemiş insanlar kadar sınırlayıcı ve katı düşüncelere sahip olabiliyor? Feminizm ne kadar kapsayıcı olmazsa, sosyal, cinsel yönelim ve ırk gibi hassas konuları ne kadar geri planda tutarsa patriyarka ile mücadelesinde başarılı olması da o kadar zor olur. Feminist oluşumda kapsayıcılık bir yan karakter değildir. Kapsayıcı olmak mücadelenin özünü oluşturur. Trans kadınlar feminizm hareketinin başrol oyuncularıdır. Onları içeri almayarak yapılan mücadelenin gerçek bir feminist mücadele olduğundan söz edilemez. Bu yazının amacı da tam olarak budur. Kapsayıcılık olmadan feminizmin de olamayacağını göstermek. 

Kadın olmak ya da “olamamak” 

Kadınlık tanımının sınırları nelerdir? Ne yaparsanız ya da nasıl yaşarsanız kadın olarak kabul edilirsiniz? Kim “kadın” olarak tanımlanmayı daha çok hak ediyor? Bunu hiç düşündünüz mü? Kadınlık kimliği kişilere yalnızca doğumla atanan bir cinsiyet midir? Öyleyse kadın olarak doğan herkes kadındır, biyolojik olarak kadın olmayanların kadınlık deneyimini yaşamaları mümkün değildir diyebilir miyiz? Tabii ki diyebiliriz ama bu ne kadar doğru olur? Elbette bunu söyleyen, böyle düşünen birçok kişi var. Kadın ya da erkek olmayı sadece biyolojik etkenlere bağlayan; cinsiyetin sosyal, kültürel ve duygusal yönlerini yok sayan bir toplumsal çoğunluk mevcutken trans kadınların kendilerini kadın olarak ifade edebilmelerinin önündeki engelleri de daha iyi bir şekilde anlayabiliriz.

Toplumsal kabul, dünyanın her yerinde ama özellikle de ülkemizde biyolojik kadınlıktan yana bir duruş sergiliyor. İşte tam da bu yüzden trans kadınlar toplumun farklı cinsiyet, eğitim, statü, sosyo-ekonomik ve kültürel basamaklarındaki kişilerden yıllardır hep aynı soruyu duyuyor: “Gerçek kadın mısın?.” Kadınlığın gerçekliğinin ya da sahteliğinin tanımının nasıl ve neye göre yapıldığı ise bugün hala belirsizliğini koruyan bir tartışma konusu. “Yeterince kadın olmak” kavramını mutlaka duymuşsunuzdur. Fakat bu cümledeki “yeterince” ifadesinin ölçütleri nelerdir? Giyim mi? Davranış biçimi mi? Saç şekli mi? Ses tonu mu? Asıl kilit nokta ise şu: Bu kriterleri kimler belirliyor? Ve bu kriterler neden her zaman trans kadınları ilgilendiriyor? Trans kadınlardan sürekli kadın olduklarını kanıtlamaları bekleniyor.

Cis Kadınlar

Cis kadınlar (Doğumda kadın cinsiyeti atanan ve cinsiyet kimliği kadın olan yetişkinler) için kadın olmak sıradan bir biyolojik olay iken trans kadınlar için bu, toplum tarafından bir kanıtlama yükü haline dönüştürülüyor. Sürekli “Ben kadınım”, “Kadın olarak beni de görün” hali trans kadınlar için fazlasıyla yıpratıcı bir süreç oluyor. Gündelik hayatta zaten kadınlar tuvaletinde dışlanmak, toplu taşımalarda hedef gösterilmek, kadın sığınma evlerine alınmamak gibi ayrımcı davranışlara maruz kalan trans kadınlar bir de her an kadın olduklarını kanıtlama sınavına tabi tutuluyor.

Erkek partneri tarafından şiddete uğrayan ve kadın sığınma evine başvurmak isteyen birçok trans kadın “Sığınma evleri yalnızca kadınlara hizmet veiyor” denilerek geri çevrildi. Ve belki de bu trans kadınların bir kısmı kaderlerine terk edildikleri için cinayete kurban gitti. Şiddet mağduru trans kadınların da şiddete uğramış bir kadın oldukları gerçeği hala kabul görmüyor. Bu durum, kadın tanımının hala çok dar bir çerçevede ele alındığını gösterirken trans kadınların yaşam haklarına erişimlerinin bile zorlu mücadeleler gerektirdiğini açıkça gözler önüne seriyor.

Sokakta, işte, evde: Trans kadınların mücadelesi hiç bitmiyor

Trans kadınların uğradıkları ayrımcılık her zaman büyük skandallardan oluşmuyor; bu çoğu zaman gündelik hayatın her yerinde yaşanılan küçük, sürekli ve yıpratıcı deneyimler olarak karşımıza çıkıyor. Ayrımcılığın en bariz şekilde hissedildiği alan ise iş yaşamı. İş görüşmesine çağrılan trans kadınlar, CV’lerinde kadın yazdığı için görüşme sırasında suçlayıcı ve küçümseyici tavırlara maruz bırakılıyor. Açık kimlikli trans kadınlar içinse durum çok daha kötü: Onlar sırf bu nedenle görüşmeye bile çağrılmadan yetenek ve bilgi birikimlerine bakılmaksızın eleniyorlar. Ayrımcılığın kendisini en çok gösterdiği diğer bir alan ise sağlık sistemi. Hastaneye muayene ya da tedavi olmaya giden birçok trans kadına kimliğinde “kadın” yazdığı halde sağlık çalışanları tarafından “bey” diye sesleniliyor.

Cinsiyet kimliğine saygı duyulmayan trans kadınlar için sağlık haklarından faydalanmak bile zorlayıcı bir hale gelebiliyor. Hormon tedavisi almak isteyen trans kadınların karşılaştıkları davranış ise genellikle küçümseme oluyor. Tabii ki bu örnekler sadece iş ya da sağlık yaşamı ile sınırlı değil; günlük hayatta ve hatta aile içi yaşamda bile var olma mücadelesi hiç bitmiyor. Kiralık ev arayan trans kadınlar çoğunlukla “Burası aileye verilir” bahanesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Ev aramaktan dönerken kullandıkları toplu taşımada imalı bakışlara ve fısıldaşmalara konu olduktan sonra girdikleri kadınlar tuvaletinde ise “Sen burada ne arıyorsun?” cümlesiyle başlayan çeşitli ayrımcılıklara uğruyorlar. Ancak trans kadınlar için en büyük mücadele aile içinde başlıyor.

Pek çok trans kadın ailesi tarafından reddedilmemek ya da aile bireyleri tarafından şiddete uğramamak için kimliğini gizlemek zorunda kalıyor. Kısacası ayrımcılık, sadece yasa kitaplarında değil; markette, iş görüşmesinde, tuvalette, ev ararken ve her sabah aynaya bakarken yeniden yaşanıyor.

Trans kadınlar ve kadınlık tanımı: Kim “gerçek kadın”?

Trans kadınlara yıllardır feminist hareketin bir parçası olmadıkları direkt olarak söylenmese bile hissettirildi. Çoğunlukla davranışlarla, imalı bakışlar ya da dışlama yoluyla kendisini gösteren bu ayrımcılık şekli, trans kadınlarda kişisel travmalara sebep oldu. Zaten toplumun birçok kesimi tarafından değersizleştirilen trans kadınlar bir de haklarını savunmalarını beklediği feminist topluluklar tarafından da dışlanınca psikolojik yönden daha güçsüzleştiler. Psikolojik sonuçlar bir yana feminizmin tüm kesimi kucaklamayan bir tavır içinde olması ataerkil yapıya karşı başlatılan kolektif mücadeleyi de bölüyor. Mücadelenin başarıya ulaşmasının önüne engeller koyuyor. Unutulmamalıdır ki feminist mücadele bir direniş alanıdır. Bu nedenle dışlananların, baskılananların, tüm kadınların sesi olmak zorundadır.

Trans kadınları mücadele çemberinin dışında bırakmak hareketin dayanışma gücünü zayıflatır. Cis kadınlar trans kadınlardan daha çok feminist ya da trans kadınlar cis kadınlardan daha az feminist değildir. Feminizm asla bir yarış değildir. Trans kadınlar için “Sen kadın değilsin” söyleminde bulunmak ne yazık ki ataerkil sistemin dilini tekrar etmekten başka bir şeye yaramıyor. Feminizm kapsayıcı olmaya kullandığı dil ile başlamalıdır. Daha sonra ise şu soru sorulmalıdır: Feminist hareketin amacı özgürlükse, bu özgürlük kimleri kapsıyor? Trans kadınları bu özgürlük alanının dışında tutmak ne kadar adil? Bu soruları korkusuzca sormak ve cevaplamak elbette zaman alacaktır fakat trans kadınların feminizme katkısı kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Trans kadınlar şiddetle mücadele, görünürlük ve dönüşüm açısından feminizmin en önemli temsilcilerindendir. Onları dışlamak bu temsillerini de yok saymak demektir.

Kapsayıcı feminizm: Trans kadınlar için dayanışma gerekli

Bütün bunlara rağmen kapsayıcı feminizm için tablo o kadar da iç karartıcı değil. Çünkü ne olursa olsun günümüzde kendisini sadece cis kadınlarla sınırlamayan; trans, non-binary ve queer’ları da kapsayan feminizm platformlarının sayısı eskiye oranla çok daha fazla. Bu durum da feminizm kavramının dönüşüm potansiyelini gözler önüne seriyor.

Son yıllarda trans kadınların ön sıralarda yer aldığı 8 Mart yürüyüşlerine daha sık rastlıyoruz. Sosyal medyada dayanışma zincirlerine şahit oluyoruz. #transkadınlarkadındır gibi etiketlerin git gide büyümesi bunun en önemli kanıtlarından. Kamusal destek tarafında da küçük de olsa iyi gelişmeler var. LGBTİ+ dernekleriyle iş birliği yapan kadın sivil toplum kuruluşlarının sayısı her geçen gün artıyor. LGBTİ+ bireyler kadın sivil toplum kururuluşları tarafından yavaş yavaş tanınmaya başlıyor. Ancak yeni kuşak feminizm için durum daha da iyi. Özellikle Z kuşağı feminist gruplar çok daha kapsayıcı, kimlikten ziyade deneyime odaklanan bir mücadele şeklini benimsiyor. Trans kadınları doğal bir özne olarak kabul ediyor. Dışlayıcı sesler hala yüksek frekansta olsa da dayanışmanın sesi, gittikçe güçlenmeye devam ediyor.

Peki kapsayıcı feminizm için uzun vadede nasıl somut adımlar atılmalı? Hiç kuşkusuz yapılması gereken ilk şey toplumsal dili değiştirmek. Bunu nasıl yapabiliriz? “Kadınlar” yerine “Kadınlar ve kadın+ bireyler” gibi ifadeler kullanmak ve “Doğal kadın”, “Gerçek kadın” gibi dışlayıcı terimlerden uzak durmakla başlayabiliriz. İkinci adım ise eğitim ve farkındalık adımıdır. Bu aşamada okuma listelerine trans yazarları eklemek, feminist atölyelerde trans kimliklere de yer vermek, “Bilmiyorum” demek yerine araştırıp öğrenmek trans kadınlar adına her şeyi değiştirebilir. Elbette bunlar tek başına yeterli değil. Çünkü her şeyden önce bireysel sorumluluk almamız gerekiyor. Yapabileceğimiz şeyler ise aslında çok basit. Sosyal medyada transfobik içeriklere sessiz kalmayarak ve kendi çevremizde gerçekleşen dışlayıcı tutumları sorgulayarak çok küçük de olsa bir adım atabiliriz.

Belki de bu küçük adımları çok daha önce atabilseydik transfobik nefret cinayetlerine kurban giden Hande Kader, Ecem Seçkin, Dora Özer ve adını sayamayacağımız kadar çok sayıda trans kadın bugün aramızda olabilirdi. Feminizm hareketi, yaşam hakları ellerinden alınmak istenen tüm trans kadınların sesi olmalıdır. Şunu unutmamalıyız ki tüm yaşanan kötü olaylara rağmen kapsayıcı bir feminizm hala mümkün. Bunun için susmak değil, duymak; yargılamak değil, anlamak gerekir. Mücadele birlikte kazanılır.

Visited 63 times, 1 visit(s) today
Close