Yazar: 8:59 am İnceleme-Eleştiri, Köşe Yazıları

Hayır demek

Hayır demek “belki” demek değildir!

“Hayır” cümlenin sonudur. Noktası vardır. O noktayı soru işaretine çeviren, tereddüde davet eden, pazarlık payı varmış gibi davranan her kültürel kod, her yargı pratiği ve her medya anlatısı, cinsel şiddeti görünmez kılan aynı sisin parçalarıdır. “Hayır demek belki demek değildir” derken kastımız, rızanın açık, özgür ve süreğen bir onay olduğudur; suskunluk, donakalma ya da kibarca uzak durma rıza sayılmaz. Bu kadar yalın bir ilkeyi bile bulandıran şey, toplumsal mitler ve hukuki dar çerçevelerin el ele vererek gerçeği bozmasıdır. Godenzi’nin kapsamlı çalışması tam da bu sis perdesini aralıyor. 

Başlayalım şu meşhur “mitler”le

Cinsel şiddet tartışmalarında en yaygın beş önyargıdan biri “kadınlar tahrik eder” klişesi; bar, kıyafet, sohbet, eve kahveye gitmek… Sanki her gündelik davranış, şiddetin davetiyesiymiş gibi okunuyor. Oysa bu liste, mağduru ikinci kez cezalandıran bir akıl yürütmenin ürünüdür. Araştırmalar, bu önyargıların hukuk ve düzeni mutlaklaştıran, cinsellikte katı kuralları savunan ve kadın düşmanlığına meyilli kesimlerde çok daha yaygın olduğunu gösteriyor. Bu mitler saldırganın kaygılarını azaltır, suçu neredeyse cezasız hâle getirir, mağduru şikâyetten vazgeçirir. Bir diğer ısrarcı yanılgı, saldırganın “içgüdülerinin kurbanı olduğu” masalıdır. “Erkek cinselliği buhar kazanıdır; yeterince tahrik olursa patlar” şeması, saldırganı neredeyse biyolojinin masum ürünü gibi gösterir. Oysa bu söylem de mağdurdan çok suçluya anlayış taşır; cinsel saldırıyı “doğal taşkınlık”a indirger. 

Adalet süreçlerinde “hayır”ın silinmesi

Gerçeklere bakalım. ABD’de yılda yüz binlerce tecavüz olayı yaşandığı tahmin edilirken, İsviçre için hesaplanan yıllık sayı binlerle ifade ediliyor ancak bunların az bir kısmı polise yansıyor. Şikâyete dönüşen vakaların yine az bir kısmı yargıya taşınıyor; karar ve gerçek hapis uygulamasına ulaşan dosyaların oranıysa daha da düşüyor. Adalet süreçlerindeki bu “aşınma”ya literatürde “attrition of justice” deniyor ve cinsel suçlarda “ölüm oranı”nın, yani dosyaların süreç içinde kaybolmasının olağanüstü yüksek olduğu saptanıyor. Bazı dönemlerde cinsel şiddet suçlarının yaklaşık yüzde 98’inin cezasız kaldığını gösteren değerlendirmeler, sorunun yapısal boyutunu çarpıcı biçimde seriyor.

Benzer bir tablo Türkiye’de de devam ediyor. Özellikle son yıllarda çocuklara yönelik cinsel istismar dosyalarının sayısında ciddi artışlar görülüyor. 2024’te mahkemelere intikal eden çocuk istismarı dosyası sayısı 31.592’ye yükselirken, bu dosyaların sadece 15.227’si karara bağlandı. Bu davalardaki 16.790 sanıktan yalnızca 6.905’i mahkûmiyet alırken, örneğin 2023’te benzer bir oranda olsa da düşüş dikkat çekiyor. Ayrıca, “Çocukların cinsel istismarı” gerekçesiyle 2024 yılında ceza mahkemelerine giden sanık sayısı 16.790 fakat sadece 7.310 kişi mahkûmiyet aldı. Diğer birçok dosya beraat ya da çeşitli yasal gerekçelerle kapatıldı. Benzer şekilde “Reşit olmayanla cinsel ilişki” suçundan açılan dosyaların yaklaşık %82’si kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesiyle mahkemeye dahi taşınmadı; sadece %3,6’sı kamu davasına dönüşebildi. Bu veriler, Türkiye’de “attrition of justice” ,yani adalet sürecindeki dosya akışının ve davaların büyük ölçüde sürüncemede kalması ya da sonuca ulaşamaması bakımından ciddi bir kırılganlık olduğunu gösteriyor. Bu tablo, “Hayır demek belki demek değildir” temasının hem toplumsal hem hukuki düzlemde ne denli kırılgan bir zeminde durduğunun altını çiziyor.

Daha da kötüsü

Yasal çerçeveler çoğu kez rızayı değil, yalnızca “şiddet” ya da “ağır tehdit” unsurunu arıyor; evlilik dışı ilişki vurgusuyla alanı daha da daraltıyor. Bu dar tanım, sorgu ve yargılama süreçlerinde, hâkim ve savcıların zihinlerindeki önyargılarla birleştiğinde, rızanın yokluğunu görünmez kılıyor. Birçok temyiz kararında hâkimlerin, yasa açıkça “rıza”yı esas alsa bile, olayı kadının “ayartıp ayartmadığı” veya “yeterince direnip direnmediği” gibi kişisel kriterlerle tarttığını biliyoruz. Bu, şiddet ile cinselliğin tehlikeli biçimde eşitlenmesi, yani “cinselliğin içinde biraz zor var, normaldir” gibi bir çarpıtmanın hukuki dile sızmış hâlidir.

Rıza = Netlik

Rızanın altını kalın kalemle çizmek zorundayız; çünkü çoğu saldırı “tanış cürümü”dür, yani fail genellikle yakındır: partner, eski eş, iş arkadaşı, komşu…Bu durumlarda toplumun ve hatta mağdurun çevresinin olayı “gerçek tecavüz” sayma eşiği düşer; şüphe, utanç ve suçluluk sarmalı ağırlaşır. Araştırmalar, vakaların büyük bölümünün özel alanlarda ve gece saatlerinde, fail ile mağdurun tanışık olduğu ilişkilerde gerçekleştiğini teyit ediyor

Evlilik içi tecavüz bunun en yıkıcı örneği. Sıklığına dair tahminler yüksek; üstelik toplumsal ve hukuki tabular nedeniyle istatistiklerin dışında kalıyor. Mağdurlar için sonuçlar, yabancı bir erkek tarafından maruz kalınan saldırıya kıyasla daha kapsayıcı bir güven kaybı ve ilişki kurma yetisinin zedelenmesi anlamına gelebiliyor. Fail erkekler bu şiddeti çoğu kez “hak” diline tercüme ediyor: Evlilik, kadının bedeni üzerinde bir tür mülkiyet gibi okunuyor; hayır demek bu mülkiyet iddiasına itiraz sayılıyor. İşte tam burada söyleyelim: Evlilik, rızanın otomatik ve sınırsız devri değildir; “hayır”, evlilik içinde de “hayır”dır.

Çözüm: Rızayı merkeze alan bir toplum

Birincisi, rızayı merkeze alan bir dil ve hukuk. Rızanın “açık, bilgilendirilmiş, özgürce verilmiş ve her an geri çekilebilir” bir onay olduğu anlayışı, yasa metinlerine ve yargı pratiğine sızmadıkça, önyargılar boşluğu doldurur. Sorgu ve yargı süreçlerinde mağdurun bir kez, tercihen kadın bir uzman tarafından ifadesinin alınması, yüzleştirmeden kaçınılması, kapalı duruşma imkânı, ücretsiz hukuki destek, emniyet ve yargıda daha çok kadının görev alması gibi uygulamalar, hem ikincil travmayı azaltır hem de cezasızlığı kırar. 

İkincisi, mitlerle mücadele. “Erkek içgüdüsü”, “tahrik”, “gerçek tecavüz yabancıyla olur” gibi kalıpları her mecrada boşa çıkarmalıyız. Bu kalıplar yalnızca gerçeği çarpıtmaz; aynı zamanda potansiyel faile cesaret, mağdura ise sessizlik telkin eder. Medya dili, eğitim müfredatı ve meslek içi eğitimler (hakim, savcı, polis, sağlık çalışanı) bu mit avının ön cepheleridir.

Üçüncüsü, erkeklik normlarının yeniden kurulumu. “Güçlü, ısrarcı, fantezisiz ve sonucu kutsayan” bir erkek cinselliği, haz ile şiddet arasındaki mesafeyi kısaltır. Bu normlar öğrenildiyse, sökülebilir de. Erkeklerin, arzuyu rıza ile, yakınlığı eşitlikle, cinselliği mülkiyet değil müzakereyle düşünen bir dile geçmesi, şiddetin “doğal” olduğu efsanesini dağıtır. “Hayır”ı duymak, “hayır”ı kabul etmek, “hayır”dan sonra durmak; bunlar zayıflık değil, insanlığın ve olgunluğun göstergesidir.

Son söz

“Hayır” bir olasılık beyanı değildir. “Belki”nin pazarlığı değildir. “Hayır”ı soruya çeviren her bakış, her yasa satırı, her haber başlığı, cinsel şiddetin karanlık istatistiklerine bir satır daha ekler. Bu yüzden rızayı merkeze alan dille, önyargıları deşifre eden eğitimle ve mağduru koruyan usullerle, o noktayı yeniden nokta yapma zamanı. Çünkü hayır demek, yalnızcahayırdemektir.

Kaynakça:

Beres, M. A. (2007). Sexual Miscommunication? Untangling Assumptions about Sexual Consent. Law & Society Review, 41(2), 393–418.

Godenzi, A. (1994). Cinsel Şiddet (Çev. Ayrıntı Yayınları).

 Jozkowski, K. N., & Peterson, Z. D. (2013). College Students and Sexual Consent: Unique Insights. Journal of Sex Research, 50(6), 517–530.

Tolman, D. L., & McClelland, S. I. (2011). Normative Sexuality Development in Adolescence: Implications for Sexual Health. In J. E. Graber & L. Brooks-Gunn (Eds.), Handbook of Adolescent Psychology (3rd ed., pp. 448–492). Wiley.

Cumhuriyet (2024, Nisan 23). Türkiye’de çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları her geçen gün artıyor.

Evrensel (2020, Temmuz 20). Cinsel saldırılarda cezasızlık oranı kaygı verici.

Rudaw (2024, Eylül 9). Türkiye’de çocuk istismarı dosyaları.

Visited 28 times, 1 visit(s) today
Close