Otizm söz konusu olduğunda da tıp ve bilim dünyası uzun yıllar boyunca “standart insan”ı erkek olarak kabul eden bir bakış açısıyla hareket etti. Bu yaklaşım, kız çocuklarında ve kadınlarda otizmin fark edilmesini geciktiren, hatta tamamen görünmez kılan ciddi bir eşitsizlik yarattı.
Geçtiğimiz günlerde yayınladığımız “Tasarımın Görünmez Cinsiyeti: Eşyaların Patriyarkası” yazısında, tıbbi araştırmalarda “standart insan”ın genellikle 70 kg ağırlığında, 40 yaşında, beyaz bir erkek olarak kabul edildiğinden bahsetmiştik. Bu durum, hastalıkların teşhisinde kadınlar için ölümcül riskler yaratıyor. Örneğin, kalp krizi denilince akla gelen göğsü tutup yere yığılma sahnesi, yani “Hollywood kalp krizi”, aslında erkeklere özgü bir senaryo. Kadınlar genellikle nefes darlığı, mide bulantısı, sırt ağrısı veya aşırı yorgunluk gibi farklı belirtiler gösteriyor. Bu belirtiler doktorlar tarafından sıklıkla “stres”, “panik atak” veya “psikolojik” olarak yanlış yorumlandığı için, kadınların doğru teşhis alması erkeklere göre çok daha uzun sürüyor.
Bugün bu “standart insan yanılgısı”nın bir başka ölümcül tezahürüne bakmak istiyorum: Otizm Spektrum Bozukluğu’nda (OSB) cinsiyet körlüğü. Tıpkı kalp krizinde olduğu gibi, sağlık sektörü yıllarca otizmi de erkek merkezli bir mercekten okudu. Sonuç olarak, kızlarda otizmin erkeklere göre çok daha az görüldüğü düşünüldü. Oysa gerçek şu ki otizm kızlarda da vardı, sadece fark edilemiyordu. Çünkü kızlar farklı belirtiler gösteriyordu ve tıbbın zihnindeki “otizm şablonu” tamamen erkek çocuklarının davranışlarına göre tasarlanmıştı.
Kadın otizm fenotipi
Otizmin kadınlarda ve kız çocuklarında kendini gösterme biçimi, literatürde “Kadın Otizm Fenotipi” (Female Autism Phenotype – FAP) olarak adlandırılıyor. Bu fenotip, otizmin biyolojik kökenlerinin kadın fizyolojisi ve toplumsal cinsiyet sosyalleşmesi ile etkileşime girerek oluşturduğu özgün bir görünüm.
Geleneksel otizm algısı “sosyal ilgi eksikliği” üzerine kurulu. Ancak araştırmalar, otistik kız çocuklarının ve kadınların sosyal motivasyonlarının erkeklere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Sadece sosyal beceri ve yürütücü işlevlerdeki zorluklar nedeniyle bu motivasyonu hayata geçirmekte zorlanıyorlar.
Örneğin, otistik erkeklerin özel ilgi alanları genellikle nesneler, sistemler veya olgular (tarihler, makineler, istatistikler) üzerineyken, otistik kadınların ilgi alanları “ilişkisel” veya “canlı” varlıklar üzerine olabiliyor. Psikoloji, hayvanlar, edebiyat, ünlülerin hayatları gibi konulara duyulan ilgi, dışarıdan bakıldığında “nörotipik bir hobi”den farksız gelebiliyor. Fark; ilginin içeriğinde değil, yoğunluğunda ve derinliğinde yatıyor.

Görsel Kaynağı: kids.frontiersin.org
Davranışsal olarak da önemli farklar var: Erkek çocuklarında otizm genellikle dışsallaştırılmış sınıfta gezinme, öfke nöbetleri, fiziksel agresyon gibi davranışlarla fark ediliyor. Bu davranışlar öğretmenlerin ve ebeveynlerin dikkatini çekiyor ve klinik yönlendirmeyi hızlandırıyor. Buna karşılık, otistik kız çocukları yaşadıkları stresi ve duyusal aşırı yükü içselleştirme eğiliminde. Bu içselleştirme; aşırı kaygı, mükemmeliyetçilik, depresif ruh hali ve psikosomatik ağrılar olarak kendini gösteriyor.
Burada karşımıza “İyi Kız Sendromu” (Good Girl Syndrome) çıkıyor. Toplum, kız çocuklarından erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde sosyal uyum, empati ve iletişim becerisi bekliyor. “Uslu durmak”, “kibar olmak”, “insanların yüzüne bakmak” gibi komutlar, kız çocuklarına daha yoğun ve erken yaşta veriliyor. Otistik kız çocuğu, sevilmek ve kabul görmek için kendi ihtiyaçlarını (örneğin, gürültüden kaçma isteğini) bastırmayı ve başkalarının beklentilerini (örneğin, sarılmaya izin vermeyi) karşılamayı öğreniyor. Bu aşırı uyum çabası, otistik özellikleri gizlerken, çocuğun kendi benliğiyle olan bağını zayıflatıyor ve sınır koyma becerisini köreltiyor.
Maskeleme: Hayatta kalma sanatının ağır bedeli
Kız çocuklarında otizmin neden bu kadar uzun süre görünmez kaldığının en önemli nedeni “maskeleme” denilen olgudur. Maskeleme, otistik bireylerin sosyal dışlanmadan kaçınmak ve nörotipik dünyaya uyum sağlamak için bilinçli veya bilinçsiz olarak geliştirdikleri stratejilerin bütünü. Kadınlarda maskeleme; sadece bir tercih değil, toplumsal baskının dayattığı bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.
Maskeleme stratejileri karmaşık ve çok katmanlı. Günlük konuşmalar için önceden hazırlanmış metinler ezberlemek (senaryolaştırma), göz teması fiziksel olarak rahatsız edici olsa bile “burnun ucuna bakmak” gibi tekniklerle göz teması izlenimi vermek, sakinleşmek için yapılan tekrarlayıcı hareketleri (stimming) toplum içinde kabul edilebilir formlara sokmak (el çırpmak yerine ayak parmaklarını ayakkabı içinde sıkmak), sevilen bir dizi karakterinin veya popüler bir arkadaşın jestlerini, mimiklerini kopyalayarak kendine bir “sosyal persona” yaratmak… Otistik kadınlar, sosyal etkileşimleri adeta bir antropolog gibi gözlemliyor ve analiz ediyorlar.
Peki kız çocukları maskeleme konusunda neden erkeklerden daha “yetkin”? Cevap, erken çocukluk dönemindeki sosyalleşme süreçlerinde yatıyor. Ve bu nokta son derece kritik çünkü burada fark sadece biyolojik değil, aynı zamanda toplumun onları yetiştirirken dayattığı rollerle ilgili.
Toplumun kız çocuklarından beklentileri çok daha katı ve net. Kız çocukları için “uslu”, “kibar”, “anlayışlı”, “empati yapabilen” olma baskısı erkek çocuklarına göre daha fazla. Bir erkek çocuğun sosyal uyumsuzluğu “erkek çocuk işte, yaramaz” diye geçiştirilirken, aynı davranış bir kız çocuğunda çok daha olumsuz karşılanıyor. Bu fark, otistik kız çocuklarının maskeleme becerilerini daha erken yaşta, daha yoğun bir şekilde geliştirmelerine neden oluyor.
Eğitim sisteminin rolü de yadsınamaz. Öğretmenler, otizmi genellikle öğrenme güçlüğü veya davranış bozukluğu ile ilişkilendirme eğiliminde. Sınıfta sessizce oturan, dersini dinleyen ve akademik olarak başarılı olan bir kız çocuğu, öğretmenin “sorunlu öğrenci” radarından kaçıyor. Hatta bu çocuklar “örnek öğrenci” olarak etiketlenip ödüllendiriliyor. Bu “akademik başarı tuzağı”, çocuğun içsel olarak “sessizce mücadele ettiği” gerçeğini görünmez kılıyor.

Görsel Kaynağı: inspirethemind.org
“Parlak kız”dan tükenmiş kadına: Otizm ve tükenmişliğe giden yol
Ergenlik dönemindeki kız çocuklarının sosyal dünyası son derece karmaşık, dolaylı ve nüanslı. Okullarda akademik müfredatın yanı sıra, sosyal ilişkileri düzenleyen yazılı olmayan kurallar bütünü olan “Gizli Müfredat” var. Otistik kızlar, bu gizli müfredatı (örneğin, “biri sana iltifat ettiğinde aslında alay ediyor olabilir” veya “sır tutmanın sosyal sermayesi”) okumakta güçlük çekiyor. Bu eksiklik onları akran zorbalığına ve manipülasyona açık hale getiriyor.
Maskelemenin ağır bir bedeli var. Araştırmalar, maskeleme seviyesi ile intihar düşüncesi, anksiyete ve depresyon arasında güçlü bir korelasyon olduğunu ortaya koyuyor. Sürekli rol yapmak, beynin yürütücü işlevlerini tüketiyor ve eve gelindiğinde yaşanan “çöküş” (meltdown) veya tam bir kapanma (shutdown) ile sonuçlanıyor. Yıllarca başkalarını taklit eden kadınlar, “Gerçek ben kimim?” sorusuyla boğuşuyor ve otantik benliklerini tanımakta zorlanıyorlar. Maskeleme yapan bireylerde stres hormonu seviyeleri kronik olarak yüksek ve bu durum uzun vadeli sağlık sorunlarına zemin hazırlıyor.
Sıkça karşılaşılan bir yaşam öyküsü şu: Okulda “üstün zekalı” veya “parlak” olarak etiketlenen, her şeyi mükemmel yapan kız çocuğu, üniversiteye veya iş hayatına başladığında aniden duvara çarpıyor. Çocukluktaki yapılandırılmış ortam ortadan kalktığında ve yetişkinliğin belirsiz talepleri başladığında, maskeleme kapasitesi yetersiz kalıyor. Yıllarca süren bu mücadele, kaçınılmaz olarak “Otistik Tükenmişlik”le sonuçlanıyor.
Sonuç: Normların kadın sağlığı üzerindeki tehdidi
Kalp krizinde “Hollywood senaryosu”, otizmde “trenlerle ilgilenen, göz teması kurmayan erkek çocuk” imgesi… Hepsi aynı sorunun farklı tezahürleri: Tıbbın ve toplumun “standart insan”ı erkek olarak kabul etmesi ve kadınları bu standardın bir sapması olarak görmesi…
Bu genellemeler sadece teorik bir sorun değil, hayati sonuçlar doğuruyor. Kadınlar kalp krizinden ölüyor çünkü belirtileri “stres” olarak yorumlanıyor. Otistik kızlar yıllarca yanlış teşhis alıyor, ağır ilaç tedavilerine maruz kalıyor ve hayatları boyunca “neden herkesin kolayca yaptığı şeylerde zorlanıyorum” sorusuyla boğuşuyor. Literatürde “Kayıp Nesil” olarak adlandırılan, çocukluklarında teşhis alamamış ancak bugün 30’lu, 40’lı, 50’li yaşlarında tanı alan kadınlar, bu sistemik körlüğün canlı şahitleri.
Maskesiz bir dünya: Nerede değişmeliyiz?
Peki çözüm ne? Öncelikle, kız çocuklarının eğitiminde ve sağlık araştırmalarında bu meselelerin farkında olan insanlara ihtiyacımız var. Öğretmenlerin otizmi sadece “davranış problemi” veya “öğrenme güçlüğü” olarak görmekten vazgeçmesi, sessizce oturan “örnek öğrenci”nin aslında içsel bir fırtınayla mücadele ediyor olabileceğini anlaması gerekiyor. Sağlık profesyonellerinin teşhis araçlarını maskeleme yapan kadınları yakalayacak şekilde güncellemesi, klinik gözlemi test puanlarından daha öncelikli hale getirmesi şart.
Ama asıl değişim, toplumsal beklentilerde olmalı. Kız çocuklarına dayatılan “iyi kız”, “uslu kız”, “her zaman anlayışlı ol” kalıplarını sorgulamamız gerekiyor. Çünkü bu kalıplar, otistik kızları kendi ihtiyaçlarını bastırmaya, acılarını gizlemeye ve nihayetinde kimliklerini kaybetmeye zorluyor.
Dünya, insan nörolojisinin tüm çeşitliliğini kapsayacak şekilde yeniden tasarlanmalı. Tıp, eğitim ve toplum olarak “standart insan”ın aslında var olmadığını, her insanın kendi özgün gerçekliğiyle var olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak o zaman maskelerin düşebileceği, otistik kadınların ve kız çocuklarının kendi otantik varlıklarıyla kabul gördüğü bir gelecek inşa edebiliriz.
Kaynakça:
Kapak Görseli: simplypsychology.org













