“Kadın”ın kapitalist düzende yeniden doğuşu
“Her birimizin kendimiz olabildiği bir dünyada, barış ve olanaklar dünyasında yaşadığımızı düşünün. Feminist devrim tek başına böyle bir dünya yaratmaz; ırkçılığı, sınıf elitizmini ve emperyalizmi de sona erdirmemiz gerekir.” -Bell Hooks
Kapitalist dünyada kadın olmak yalnızca cinsiyete dayalı ayrımcılık deneyimiyle sınırlı kalmayıp ekonomik yapılar tarafından sürekli yeniden üretilen çok katmanlı bir eşitsizlik biçimidir.
Friedrich Engels’in; Lewis Henry Morgan’ın antropolojik yaklaşım ve verilerine atıf yaparak yazdığı “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” eserinde çizdiği tarihsel hat, kadının toplumsal dramını anlamak için gerekli bir başlangıç noktası sunar.
Her ne kadar modern antropologlar Morgan’ın antropolojisini güncelliğini yitirmiş ve etnosentrik olmasıyla eleştrip çok hatlı evrim fikrini ve kültürel göreceliliği benimsemiş olsalar da Engels’in yaklaşımı günümüz sistemini ve sistemin özellikle de kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümü çok büyük ölçüde açıklıyor.
Bahsi geçen antropolojiyi lineer bir şekilde basite indirgeyip anlatacak olursam şu şekilde ilerleyebiliriz: Bir zamanlar, özel mülkiyetin ve sınıfların yokluğunda, soyun sürekliilğini sağlayan kadın, komünal yaşamın merkezinde saygın bir konuma sahiptir. Ne var ki, üretim fazlasının ortaya çıkışı ve bunun erkeğin elinde özel mülkiyete dönüşmesi kadının tarihsel “yenilgisine” yol açtı.
Tek eşli aile, Engels’in ifadesiyle, erkek ile kadın arasındaki ilk sınıf karşıtlığının kurumsallaşmasıydı. Kadın, servetin (mirasın) güvenliğini sağlamak üzere erkeğe ait bir mülke indirgendi. Böylelikle anasoy komünal yaşamdan; ataerkil ve sınıflı toplum sürecine geçiş başlamış oldu. Peki, kapitalizm çağında bu durum nasıl “yeniden doğuşa” dönüştü?
Kapitalizm, kendi mantığı gereği sürekli genişlemeyi hedefler ve bu amaçla yeni işgücü kaynaklarına ihtiyaç duyar. İşte bu noktada, kadın, evinin dar sınırlarından çekilerek kamusal üretim alanına itilir. Bu; kadını yüzyıllardır içine hapseden tek eşli ailenin ekonomik temelini sarsan, ilerici bir tarihsel adımdır.
Sanki bir zincir kırılmış gibidir; artık sadece ev işiyle değil, ücretli bir işle de var olabilir. Ancak Engelsçi materyalizm, bize bu özgürlüğün yapısını sorgulatır. Çünkü kadının toplumsal alana çıkışı, onun üzerindeki iki katmanlı sömürüyü ortadan kaldırmaz, sadece dönüştürür.
Ücretli iş – ücretsiz emek çatısı: Çifte sömürü
Kapitalist dünyanın kadına sunduğu özgürlük yanılgısı aslında sistemin kendine özgü sömürü mekanizmasından fazlası değildir. Çifte sömürü dediğimiz bu olgu en basit haliyle şu şekilde işler: Toplumun kadına dayattığı cinsiyet rolleri, kadınların gündelik yaşamlarının büyük bir bölümünde herhangi bir karşılığı olmayan, görünmeyen emek harcayarak geçirmesine neden olur.
Ev işlerini, bakım emeğini hatta duygusal emeği bile bu bağlamda değerlendirebiliriz. Tüm bu işleri yaparken hiçbir maddi karşılık almayan kadın, çoğu zaman bunun manevi karşılığını (takdiri) da alamaz. Çünkü harcadığı tüm bu emek kadının “fıtratında” zaten vardır, tüm bunları zaten yapmalıdır. Bu sömürü yalnızca kadının emeğini görünmez kılmakla kalmaz, kadının kendine ayıracağı zamanı kısıtlayıp kişinin bireysel gelişimini de köreltir.
Mariarosa Dalla Costa ve Selma James‘in Kadınlar ve Toplumun Altüst Edilmesi (Women and the Subversion of the Community) adlı çalışmasında tüm kadınların ev kadını olduğu ve ev dışında çalışanların bile ev kadını olmaya devam ettiği anlatılır. Dalla Costa ve James’e göre: Ev içi emek, gizli bir fabrika işlevi görür; yani kapitalizm için gerekli olan işgücünü işçiyi ertesi gün çalışmaya hazır hale getirerek ücretsiz olarak üretir. Bu durum, sisteme büyük bir sübvansiyon sağlar ve Karl Marx’ın bahsettiği işgücünün yeniden üretimi maliyetini kadının sırtına yıkar.
Erkek, yeni ailenin geçim kaynağı olma baskısıyla kamusal alandaki işine bağlı kalmak zorundayken; kadınlar, her zaman evdeki asıl işi düşünmek zorundadır. Bu çifte sorumluluk, onların ücretli iş disiplininden daha kolay kopmasına neden olur. Bu durum, sermaye tarafından derhal bir avantaja çevrilir. Kadınların neden olduğu iddia edilen maliyet artışı, onlara ayrımcı ücretler ödenmesinin bahanesi olarak kullanılır. Böylece sermaye, hem ücretsiz ev emeğinden faydalanır hem de ücretli alanda daha az ödeme yaparak kârını katlar.

Görsel kaynak: pexels.com
Reformist feminizmin doğuşu
Yazının asıl amacına, reformist feminizmin sınıfçılığa bakış açısına gelmeden önce feminizmin nasıl ortaya çıktığı, reformist feministlerin hangi evrede teoriye dahil olduğunu bilmek uygun olur.
Basitçe ifade etmek gerekirse; feminizm, cinsiyetçiliği cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir. Feminizm denildiğinde akla ilk önce statik bir kuram gelse de aslında feminist teori değişkendir. Çünkü yıllar boyunca kadınlar, farklı dönemlerde farklı sorunlarla başa çıkmak durumunda kalmıştır. Bu dönemleri ve işlediği konuları -biraz çetrefilli olsa da- dört ana başlığa ayırıyoruz.
19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başını kapsayan birinci dalgada kadınlar daha çok siyasi alanda eşitlik mücadelesi vermiştir. Kamusal alanda erkeklerle eşit derecede var olmak, oy kullanabilmek, eğitimde fırsat eşitliği ve mülkiyet hakkı gibi sorunlar feminist hareketi başlatan unsurlardandır.
1963’lü yıllardan 1980’li yıllara yayılan süreç ise ikinci dalga feminizm olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde kadınlar, kamusal alandaki haklarının yanı sıra toplumsal alandaki haklarını da gözetmeye başlamıştır. Kadının toplum içindeki pozisyon ve rollerinin tartışıldığı bu dönemde tartışılan en büyük konular; aile, ev içi emek, cinsel haklar, üreme hakları gibi sistemik cinsiyetçi anlayışa radikal bir şekilde karşı çıkan başlıklardır.
1990’ların feminizmi olarak bilinen üçüncü dalga feminizm, farklı millet ve ırklardaki kadınların da sorunlarını irdelemeye başlamıştır. Teoride oy kullanma hakkı kazanmış olsa da pratikte sorun çıkartılan siyahi kadınlar bu dönemdeki en büyük tartışma konularından olmakla birlikte farklı cinsel kimlikteki kadınlar ve iş hayatında finansal eşitsizlikten etkilenen kadınların da hakları savunulmuştur.
Bahsettiğim çetrefilin başladığı dalga ise dördüncü dalga feminizm olarak geçiyor. Bazı insanlar bu dönemin bir değişimden ziyade hareketin sürekli büyümesi olarak sınıflandırdığı için üçüncü dalga feminizmi olarak adlandırmaya devam ediyor. Ancak bana göre bu dönem; trans hakları, sosyal medya aktivizmi ve teknolojik çağa taşınan feminist hareket ile yeni bir dalga olarak adlandırılmaya çok müsait.
Aslında reformist feminizm, feminist düşünceye sonradan dahil olan bir evre değil, tarihsel olarak en eski ve sürekli var olan ana damarlardan biridir. Reformist feminizmin temel mantığı, sistemi kökünden değiştirmek yerine, sistem içindeki eşitliği hedeflemektedir.
Özellikle ikinci dalga dönemi Amerika’da popülerleşip orta sınıf kadınların ev içinde yaşadığı “adı konmamış sorunu” gündeme getiren bu akım bir kaç sebepten ötürü işçi sınıfı kadını dışlayabilen niteliktedir: Eşit ücret sağlansa bile, işçi sınıfından bir kadın, hâlâ kapitalistin kârı için artı değer üretmeye devam eden bir ücretli köle olmaya devam edecektir.
Kadın, ücretli iş piyasasında erkekle eşitlenirken, aslında sömürü şartlarında eşitlenmiş olur. Reformist yaklaşımlar kadının üzerindeki ücretsiz ev emeği yükünü sistemsel bir sorun olarak ele almaz. Eşit ücret alan bir kadın, akşam eve geldiğinde hâlâ bu yükü tek başına taşımak zorundadır. Sınıf körlüğü, bu çifte yükün ortadan kalkması için bakım emeğinin toplumsallaşmasını talep etmek yerine, yükü bireysel mücadele alanında bırakır.
Bell Hooks, Feminizm Herkes İçindir adlı kitabında konuya şöyle yaklaşır:
- “Yerleşik ataerki, dikkate değer nitelikte olan meselelerin yalnız imtiyazlı sınıf mensubu kadınların meselesi olduğu düşüncesini güçlendirdi. Feminist reform, kadınların mevcut yapı içinde toplumsal eşitlik kazanmasını amaçlıyordu. İmtiyazlı kadınlar kendi sınıflarına mensup erkeklerle eşitlik istediler. Kendi sınıfları içindeki mevcut cinsiyetçiliğe rağmen, işçi sınıfı erkeklerin yazgısına sahip olmayı isteyemezlerdi. Kadınların kendi sınıflarından erkeklerle toplumsal eşitlik kazanmasına dönük feminist çabalar, beyaz üstünlükçü, kapitalist, ataerkil korkularla, yani beyaz olmayanların ekonomik güce ve ayrıcalığa eşit erişiminin egemen olanların iktidarlarını azaltacağı korkusuyla birleşti. Sonuçta, beyaz iktidar taraftarı reformist feminizme dönüşen şeyi desteklemek, bir yandan yerleşik beyaz üstünlükçü ataerkinin gücünü arttırırken bir yandan da radikal feminist politikayı zayıflattı.”
Gerçek özgürleşme, Bell Hooks’un da dediği gibi, sadece cinsiyetçiliği değil, sınıf elitizmini ve emperyalizmi de sona erdirecek bir değişimden geçer. Sömürünün iki temel kaynağını çürütmeyi hedeflemeyen hiçbir çözüm, kalıcı olamaz.
Kaynakça:
Dalla Costa, M., & James, S. (1972). Women and the subversion of the community.
Engels, F. (1884). Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni. (S. Belli, Çev.). Sol Yayınları. (2022).
Göndük, S. (2025, 13 Ağustos). Görünmeyen emek: Kadının zamanı kimin? KadınKöy.
Hooks, b. (2020). Feminizm herkes içindir: Tutkulu politika. (A. Kılıç, Çev.). Kalkedon Yayıncılık. (Orijinal eser 2000).
Taş, G. (2016). Feminizm üzerine genel bir değerlendirme: Kavramsal analizi, tarihsel süreçleri ve dönüşümleri.
Görsek kapak: pexels.com














