Yazar: 3:39 pm Köşe Yazıları

Var olmak için yok edilmesi gereken erkeklik!

“Feminist erkeklik, ataerkil sistemden muzdarip olan erkeklerin kurtuluş yoludur!”

Bell Hooks “Feminizm Herkes İçindir” isimli kitabında, okuyucusuna bu sözlerle seslenir. Sözün alt metni ve yazarın kapsayıcılık gayesi bir kenara, kurulan cümlede problematik olan kelimenin üstünün çizilmemesi, ataerkinin doğanın karşısına inşa ettiği sistem ile meşrulaştırılan cinsiyet rollerini kabul gören bir algıya sebebiyet verebilme tehlikesi yaratmaktadır. “Erkeklik” kavramı ve pratikleri, önüne getirilen tanımlamalarla şirinleştirilemeyecek kadar faşist bir sömürünün eseri olduğundan; seyreltilmesi değil reddedilmesi gerekir.

KUTSAL ÜÇLEME: KAPİTALİZM-FAŞİZM-ERKEKLİK

Kapitalizmin olmazsa olmazı ve devamlılık aygıtı olan faşizm, ortaya koyduğu suni özneye bir öteki yaratarak varlığını sürdürmektedir. Gramsci’ye göre faşizm kapitalist şiddetin illegal yönüdür: devletin restorasyonu, bu şiddeti legalleştirmektir. 1922 yılında İtalyan Komünist Partisi’nin Roma Kongresi’nde ise faşizmin, kapitalist gelişimin doğal bir evresi olduğunu dile getirmiştir.

İşgal edeceği ve sömüreceği alanlar için meşru zemine ihtiyaç duyan sistem, doğanın karşısına “medeniyeti”; kadının karşısına ise “erkekliği” koyarak faşizm pratiklerini bu iki çatışma üzerinden şekillendirmektedir.

İnsanın varoluş serüvenini anlatan kutsal kitaplar, içinde bulundurduğu söylem ve metinlerle, doğadaki her şeyin Tanrı tarafından erkeğe sunulduğu anlatısını kurarken; felsefenin konusunun doğadan insana geçişiyle “tek özne” haline gelen ataerkinin uygulayacağı şiddet meşrutiyet bağlamında temelini sağlamlaştırmıştır. Tek Özne’nin kabulü, tarihin her evresinde, sistemin genişleyen kollarında da pekiştirilmeye devam ettirilmektedir. Bilimin, ilerleyişiyle birlikte yeni bir tahakküm aracı haline gelmesi, sosyal darwinizm gibi alanlarda birçok ırkçı söylemin “deney ve gözlem” başlığı altında dile getirilmesine ya da ataerkinin henüz sanat – zanaat ayrımının keskin olmadığı dönemlerde, kadınların sanatın dışında tutulması için zanaat algısının toplumda kadınlaştırılmasına kadar pek çok yerde farklı pratiklerini bulmak mümkün hale gelmiştir. Marry Astell’in 1696 yılında yazdığı: Erkekler “bizi toptan cahil ve basit insanlar olarak eğitmeye çalışıyorlar… Altı ya da yedi yaşlarında oğlanlarla kızlar ayrılmaya başlıyor ve oğlanlar grammer okuluna, kızlar ise dikiş – nakış, dans, şarkı söyleme, müzik, çizim, resim ve benzeri uğraşları öğrenmek için yatılı okullara gönderiliyor” ifadesi, Rönesans itibariyle başlayan nakışçılık ve işleme sanatlarının itibarsızlaştırılıp kadınlara yakıştırılmasının arka planını net şekilde göstermektedir. Sanatın insana kendini ifade etme, varoluşunu kendi perspektifinden anlatabilme imkânı sunması sadece özneye layık görüldüğünden, toplumun “ötekisi” haline gelen kadınlar, bu alanın dışına ittirilmiştir. Çünkü kendi varoluşunu anlatabilmek sadece tanrı kadar kudretli, dahi biri tarafından yapılabilir. Eğer ki tanrıya yakıştırılan sıfatlar devredilecekse, bu devrin adresi erkeklikten başka bir yer olamaz

“Deha = erkeklik” düşüncesi, mevcut sistemin devamlılığı ve bir bütün halinde hareket edebilmesi için son derece önemlidir. Rosseau’nun kadınlarda dehanın olmadığına dair söylemleri, 1792 yılında Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarını Doğrulanması” adlı kitabındaki tereddütlü bir tavırla kurduğu “Bir iki olağanüstü kadının yanlışlıkla kadın bedenine sokulmuş erkek ruhlar olup olmadığı” yönündeki cümleleri; bu devamlılığın hem erkeklerde hem de kadınlarda yaratılan algı ile sağlamlaştırıldığını gözler önüne serer. İdeolojinin sürdürülebilirliğinin sağlanması için değişen şartlarla birlikte evrimleşmesi ve yaydığı söylemi çeşitli araçlarla tekrarlaması gerekmektedir.

Mesajın uzak mesafelere birçok kanal ile daha hızlı şekilde yayılmasını sağlayan kitle iletişim araçlarının ortaya çıkması; ataerkil hegemonyanın, gücünü pekiştirmek için sık başvurduğu bir alan oluşturmuştur.

SİNEMADA ERKEKLİK ÖĞRETİSİ: STRAW DOGS FİLMİ ÜZERİNDEN ŞİDDETİN KUTSALLAŞTIRILMASI

Kitle iletişim araçlarının tüm etkileri negatif olmasa da, ataerkil söylemin propaganda unsuru olarak kullanımı kaçınılmazdır. Bu nedenle ortaya çıkan araçlar, tüketicisine birden fazla kaynağın ideolojik söylemini dayatırken, erkeklik anlatısını da farklı katmanlarda devam ettirmiştir.

Bu anlatının alıcı tarafından kabul görülmesindeki en etkili araçlardan birisi şüphesiz Hollywood sineması olmuştur. Kültürel hegemonyanın önemli unsurlarından biri olan Hollywood sineması, tüketiciye filmdeki anlatının ana karakteri ile empati yapma şansı sunarken, başvurduğu kamera açısı tercihleriyle karşısındakini “teşhirci erkekliğin” bakış açısına hazırlamaya yardımcı bir görev üstlenir. Hollywood, ataerki tarafından sunulan rollerin rıza imalatını sağlarken, iktidarın girdiği her krizde erkeklik kavramına yeni bir dönüşümün örneklerini vermektedir. 1940’ların Hitchcockvari röntgenci bakışı ve bir rahatlama aracı olarak aşağılanan, işkence edilen kadın figürleri varlığını sürdürürken 1960’larda bir şeyler iktidar için ters gitmiştir. Yaşanan yoksulluğun toplumun her kesimine nüfuz etmesi, ABD hükümetinin politikalarının inandırıcılığını yitirmesi, öğrenci ve gençlik hareketleri başta olmak üzere ayrımcılığa uğrayan tüm halkın protestolarda sert müdahalelere maruz kalması (68’ Şikago İsyanları); bireylerin Amerikan rüyasına yabancılaşmasına sebep oldu. Sisteme karşı yabancılaşan gençliğin eşit yurttaşlık hakları, özgür bir cinsel yaşam ve de Vietnam savaşına karşı gösterdikleri duruş, kapitalist sistem kodlarının kırılıp alternatif bir yaşamın da mümkün olduğuna dair inancı arttırdı. Bu dönemde ortaya çıkan hareket televizyon, sinema gibi alanların da bir dönüşüme uğramasına sebep oldu. “Amerikan savaşının haklılığı” anlatısı Soldier Blue gibi yapımlarla “Amerikan savaşının haksız vahşeti” anlatısına dönüşmeye başladı.

‘67 yılı, tam da bu yüzden Hollywood sinemasında bir “devrim yılı” olarak tanımlanmaktadır. Ortaya çıkan filmler otoriteyi eleştiriyor, başkaldırıyı yüceltiyor ve ABD’nin güneyindeki faşizmi gözler önüne seriyordu. Dönemin en çarpıcı işlerinden birisi olan Bonnie and Clyde filmi, sonunda polis tarafından öldürülen iki kanun kaçağı genci anlatıyor, kurduğu teknik ve metni işleyiş biçimi göz önüne alındığında, “put kırıcı” olarak nitelendirilebilecek şekilde, sistemin inşa ettiği kodları alt üst ediyordu. Radikalleşen hareket ve yönetmenlerle Yeni Hollywood, Reichstag’a dikilen kızıl bayrak gibi iktidarın kalelerinden biri olan Holywood’un kuşatıldığını gösteriyordu. Ancak 1960’larda “Yeni Sol” hareketi olarak adlandırılabilecek bu sürecin, 70’lerde güçsüzleşmesi ve dağılması, süreç sonunda varılacak çözümlerin belirsizliği, gerçeklikten kopukluğu, daha da ötesi “alternatifin mümkün olduğunu anlatırken bir alternatif tasvir edememesi” halkı bu dengesizlikten endişe duyar hale getirmiştir.

Ekonomik bunalımın sürmesi, çözümsüzlük, 60’larda ağır darbe alan ve kendisini savunma pozisyonundan dışarı çıkaramayan muhafazakâr zemin için bir fırsat olmuştu. Ulusal bütünlük kaygısının hızla yükselişi; ataerkinin “Yeni Muhafazakar” dönüşümüne olanak sağlamıştır. Yorulan ve tükenen toplum başkaldırdığı, geri dönmemek üzere yola çıktığı “baba evine” geri dönmeye başlamıştır. Döndükleri evde ise onların gelişine hazırlanan baba, eskisinden de sert ve kızgındır; elinde sopasıyla onları beklemektedir. Madem ki istikrar ve düzen için tekrardan buraya dönülmüştür, o zaman yeni konulacak kurallara da boyun eğmeleri gerekecektir. “Dirty Harry” gibi polis filmlerinin başarısı, ataerkil temsilin savunma pozisyonundan atağa geçtiğini ve dümeni tekrardan eline aldığının işaretlerindendir.

Başlıkta bahsettiğim Peckinpah’ın Straw Dogs isimli filmi, karşıdevrim antifeminizminin manifestosu niteliğindedir. Filmdeki kadın karakter, “sünepe” olarak tasvir edilen “kibar”, “entelektüel”, kocasını aldatan, aralarındaki sevgiye ihanet eden “seks ve haz düşkünü” birisidir. Filmde kadının haz düşkünlüğü, tecavüzcü erkek topluluğunun bulundukları eve saldırması sonucuna varır. Evi kurtaracak şey bu yolculuk sürecinde üzerindeki sünepelikten vazgeçen, vahşileşen, otoriteyi eline alan, saldırgan erkekliktir. Peckinpah, izleyicisine erkekliğin kurtuluş idealinin şiddetle mümkün olduğunu açık şekilde gösterir. Film bittiğinde ana karakter olan David, görünüm olarak bir hayli ilginç gözüken, bulunduğu toplum tarafından tecavüzcü sıfatıyla adlandırılan başka bir erkek karakterle kasabadan ayrılır. Kadın sevmezlik miti aramıza tekrardan geri dönmüştür. Erkekliğin sadece erkekliğe ihtiyacı vardır ve bundan taviz vermek isteyen erkekler, kadınlar tarafından ihanete uğramaya mahkumdur. 60’ların sonrasında tekrardan sahneye dönen bu yeni erkeklik artık daha şımarık, kendini daha haklı gören bir yerdedir. Dönemin anlatısı toplumu; sınıf, ideoloji ve yaşam tarzı fark etmeksizin, içindeki “vahşiliğin ve şiddet isteğinin” doğallığına, yani erkekliğin gücüne inandırmaya çalışmaktadır. Clockwork Orange’ta Alex karakterinin içinde yatan şiddeti “Droogs” isimli bir “erkek” grubuyla dışavurması; insanın (daha doğrusu “gerçek” bir erkeğin) içindeki “vahşilik ve şiddet” arzusunun hiçbir tedavi ile değişemeyeceğini, çünkü bir parçamız olduğunu vurgular.  

RENKLER FARKLI OLSA DA KALPLER BİR: MEMLEKETİMDEN DROOGS MANZARALARI

Mitler yarattıkları kurmaca dünya ile verilmek istenen mesajın üstünü çeşitli baharatlı temsillerle örter. İzlediğimiz filmlerde bir yandan “Acaba olsa ne olurdu?” endişesi ve sorgusu sürerken “bunun bir film olduğu savı”, izlenilen filmden de bu endişelerden ötürü kopmamızı sağlar.  Üstü kapalı anlatının içinde barındırdığı haz ve keyif unsuları sayesinde tüketicisi için yarattığı ataerkil sistemin içinde iş birliğini kendinden emin şekilde teklif edebilir. Clockwork Orange, yarattığı dünya sayesinde seyircisini bulunduğu dünyayla bağ kurmayacağı bir yere götürerek anlatısını kurar. Tecavüzcü vardır ama giyimi, kullandığı araçlar ve dil; günlük hayatta karşımıza çıkmaz. Kadın düşmanı ve yarattıkları şiddet ile birbirlerine eğlence imkânı sağlayan erkek çeteleri vardır ama hiçbirisi Alex ve çetesi gibi karikatürize değildir. Peki gerçekten de öyle mi? “Droogs” ismiyle Alex ve çetesini temsil eden topluluk, günlük hayattan bu kadar kopuk mu? Droogs çetesinin ortak noktalarını ele aldığımızda karşımıza “ortak ve günlük hayatta ayırt edilebilen” bir giyiniş tarzı, kendilerine ait bir “konuşma üslubu”, içlerindeki şiddet duygusunu onaylatan “ortak bir bilinç” çıkar.

Bu kavramlar üzerinden düşündüğümde aklıma taraflar geliyor. Temsil açısından toplumun neredeyse tamamı tarafından sıkıntısız bulunan, sporun bir eğlence aracı olup aynı zamanda ilgilenene sağlıklı bir yaşam vaat ettiği düşüncesinin arkasındaki büyük taraftar grupları da, tıpkı Droogs çetesinin özellikleriyle sokaklarda, televizyonlarda varlığını gürültülü şekilde sürdürmeye devam ediyor. Söylemleri itibari ile bakıldığında birliklerini kuvvetlendiren marşların birçoğunun kadını ve kadınlığı bir hakaret olarak kullanması, içerisindeki üslubun erkekliğin gururu, babadan oğula mirası temaları üzerinden götürüldüğü aşikardır. Taraftar grupları içlerinde bulundurdukları “holiganlık” kavramıyla bu söylemleri yaptığı eylemler pratikte de pekiştirmeye devam etmektedir. Maç günlerinde kamusal alanların üzerlerinde kendi takımlarının formalarını giyen insanlar tarafından işgali; taşkınlık, yerlere atılan yiyecek içecek çöpleri, alanda bulunan insanlara sözlü ve fiziksel tacizleri ile sonuçlanmaktadır. Tıpkı bir savaş refleksi ile hareket eden kitlenin, tarihte birçok cinayetin faili olduğu durumlar da gözlenmiştir. 1993 yılında yaşanan ve ülkemizdeki taraftar cinayetinin en kanlı örneklerinden biri olan Kayseri – Sivaspor maçında taraftarların birbirine saldırması sonucu hayatını kaybeden 43 kişi, bu topluluğun tıpkı Droogs çetesi gibi ölümcül saldırganlıktaki reflekslerini gözler önüne serer. Kulüplerin iddia ettiği “onurlu”, “şanlı” kimliklerinin bir savunması olarak sunulan “buradaki herkes erkek değil, taraftarların içlerinde kadınlarımız da var” algısı, maç yayınlarında kameraların çektiği erkeklerin haricindeki formalı taraftarlarla temsil edilmeye çalışılsa da topluluğun temelini erkeklik üzerine inşa ettiği, basit bir futbol oyununa bile kadın futbolcu karakterlerinin de dahil edilmesiyle özünün sahtekarlığını ortaya çıkarmaktadır. Oyuna dahil edilen kadın karakterlerin güçlerinin erkek futbolcularla eşit tutulaması, “erkekliğin” egosunu gerçek olmayan bir ortamda bile zedelemiştir.

Spor takımlarının kimliğini inşa eden, içerisinde toplumun her kesimini iş birliğine davet eden taraftar yapısının “erkeklik” kavramının en güncel, en gerçek ve en canlı örneklerinden biri olması “erkekliğin” onarılması değil yok edilmesi gereken bir kavram olduğunu tekrar tekrar kanıtlamaktadır.

Visited 50 times, 1 visit(s) today
Close