Evlilikteki kalıplaşmış roller
Evlilik denince akla hâlâ aynı sahneler geliyor: Kadın, evin düzeninden sorumlu, çocukların bakımıyla özdeşleşmiş, fedakârlığıyla var olan bir figür. Erkek ise çalışıp eve “ekmek getiren”, ev işlerine ucundan dokunsa bile alkışlanan bir kahraman. İşte bu tablo, evlilikteki çifte standardın görünen en çıplak hali.
Kadınlardan beklenen: “İyi eş” olmak
Kadınlardan “iyi eş” olmaları bekleniyor. Ne demek bu? Yemek hazır olacak, ev tertipli olacak, eşinin gönlü hoş tutulacak. Üstelik bunların yanında bir de iş hayatında ayakta kalacak. Ama erkekler aynı şekilde hesap vermek zorunda mı? Hayır. Çünkü toplum onlara “yardım ederse” bile fazlasını yapmış gibi davranıyor.
Arlie Hochschild’in “ikinci vardiya” (the second shift) kavramı burada devreye giriyor: Çalışan kadınların mesaisi, işten sonra evde yeniden başlıyor. Kadın, sabah mesaisini tamamladıktan sonra akşam yeniden mutfakta, temizlikte ve çocuk bakımında mesaiye başlıyor. Erkekler ise bu sorumluluklardan sıyrılma ayrıcalığına sahip oluyor.

Annelik: Bir deneyim değil, bir kurum
Annelik meselesi daha da çarpıcı. Kadın anneliğiyle yüceltiliyor ama aynı zamanda sınırları çizilmiş bir alana hapsediliyor. Çocuğunu birkaç saatliğine başkasına bıraksa ya da kariyerine devam etse, hemen “yeterince iyi anne” olmadığına hükmediliyor.
Erkekler içinse çıta öyle düşük ki, çocukla birkaç saat ilgilenseler “örnek baba” olarak anılıyorlar. Adrienne Rich’in işaret ettiği gibi, “annelik bir deneyim değil, bir kurum olarak inşa ediliyor.” Kadınlar bireyselliklerini geri plana atarak bu kurumsal beklentilerin içine sıkıştırılıyor.
Toplumsal yeniden üretim ve görünmeyen emek
Bu çifte standardın toplumsal boyutu daha geniş bir çerçevede görülmeli. Sylvia Federici ve diğer toplumsal yeniden üretim kuramcıları, kadınların ev içi emeğinin sadece aile içindeki dengeyi değil, aynı zamanda kapitalist toplumsal yapının sürekliliğini sağladığını vurgular.
Yani görünmeyen bakım emeği, hem işgücü piyasasının hem de aile kurumunun devamlılığının temel taşıdır. Kadınların “fedakârlığı” bireysel bir seçim değil, toplumsal bir zorunluluk haline getiriliyor. Bir başka deyişle, kadınların ev içindeki emeği, toplumun çarklarını döndüren görünmez motor olarak işlev görüyor.
Aile sosyolojisi perspektifi: Habitus ve kuşaklararası aktarım
Sosyolojik aile çalışmaları da bu tabloyu destekler nitelikte. Aile, yalnızca sevgi ve dayanışma mekânı değil, aynı zamanda eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir alandır.
Bourdieu’nün “habitus” kavramı ile açıklanabileceği gibi, çocuklar ev içinde gözlemledikleri pratikleri normalleştirerek geleceğe taşırlar. Bir kız çocuğu, annesinin ev işlerini “doğal” bir sorumluluk gibi üstlenmesini izlediğinde, bunu kendi hayatının normali olarak içselleştirir. Erkek çocuk ise babasının ev içi sorumluluklardan muaf olduğunu gördüğünde, kendi yetişkinliğinde benzer bir ayrıcalığı kendisine hak görebilir. Böylece eşitsizlik kuşaktan kuşağa aktarılarak süreklilik kazanır.

Türkiye’den veriler: Eşitsizliğin günlük hayattaki yansımaları
Türkiye’de yapılan araştırmalar da bu durumu doğruluyor. TÜİK verilerine göre, kadınlar günde ortalama 4,5 saatini ev içi ücretsiz işlere ayırırken, erkeklerin bu süreyi yalnızca 51 dakika ile sınırlı tuttuğu görülüyor.
Yani toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca algı düzeyinde değil, günlük yaşamın somut pratiklerinde de kendini gösteriyor. Çocuk bakımında da tablo farklı değil: Babaların “yardımcı” olarak tanımlanması, aslında bakımın esas sorumluluğunun kadına yüklenmesinin bir yansımasıdır.
Yapısal bir sorun olarak çifte standart
Bu noktada evlilikteki çifte standardın bireysel değil, yapısal bir sorun olduğu ortaya çıkıyor. Kadınların üzerindeki yük sadece evin içinde değil, toplumun geneline yayılmış bir beklentiler zincirinden kaynaklanıyor. Bu zincir kırılmadıkça kadınlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, sistem onları yeniden aynı kalıplara geri itiyor.
Sonuç: Eşitlik romantik değil, somut bir ihtiyaç
Sonuçta mesele sadece kadınların bireysel yükleri değil; bu çifte standart, toplumsal düzenin de çimentosu haline geliyor. Evlilikte eşitlik; romantik bir hayal değil, somut bir ihtiyaç.
Kadınlığın yalnızca annelikle özdeşleştirilmediği, erkeklerin ise ev içi ve bakım emeğinde gerçek sorumluluk aldığı bir düzen kurulmadıkça, bu kısır döngü hepimizin geleceğini daraltmaya devam edecek. Kadınların görünmeyen emeğini görünür kılmak ve paylaşmak, sadece kadınların değil toplumun bütünü için daha adil ve sürdürülebilir bir yaşamın ön koşulu.
Kaynakça:
- Tepe, F. F. (2018). 2000’lerde Türkiye’de kadın akademisyenler: Rol çatışması mı ya da rol genişlemesi mi? Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 8(2), 271-279. doi:10.5961/jhes.2018.270272
- Çift Gelirli Ailelerde Hane İçi İş Dağılımı (Makale). ITOBIAD Dergisi.
- Palabıyık, A. (2020). Pierre Bourdieu Sosyolojisinde Habitus, Sermaye ve Alan Üzerine Bir İnceleme. Habitus Dergisi / Toplumbilim Dergisi
- Yanıklar, C. (2010). Kültürel Sermaye, Eğitim ve Toplumsal Tabakalaşma: Pierre Bourdieu’nün Yeniden Üretim Kuramına Eleştirel Bakış. Sosyoloji Dergisi, 22, 121-138.
- Özmen, S. (2021). “Kadının Görünmeyen Emeği: İkinci Vardiya.” Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi.
- TÜİK (2021). Zaman Kullanım Araştırması 2019. Türkiye İstatistik Kurumu Yayınları.















