Aidiyetin bedeli ve özgürlüğün arayışı
Kadının evi doğduğu yer değil, kendini bulduğu yerdir. Peki doğduğumuz her ev bizim evimiz mi? Kimi zaman doğduğu ev, kimi zaman büyüdüğü aile, kimi zamansa bir ilişki ya da toplumun içinde sıkıştığı kalıplardır.
Ancak gerçek şu ki, doğduğumuz her ev bizim evimiz değildir. Kadın; ait olmadığı bir evde, ilişkide, toplumda hatta kendi bedeninde bile yabancılaşabilir.
Aidiyet duygusu, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Güven duygusuna yaslanır, “bir yere, birine, bir şeye ait olma” arzusuyla büyür insan. Ancak kadın için bu aidiyet çoğu zaman bir özgürlük alanı değil, sınır çizgisi olmuştur.
Özellikle Türk toplumunda yetişen kız çocukları, annelerinden itibaren öğrenirler ki; bir kadının ait olabileceği yer, çoğu zaman erkeğin münasip gördüğü, onayladığı ve sevdiği yerdir. Babalarının ya da abilerinin uygun bulduğu moda anlayışı, makyaj tarzı, ayakkabı modeli ve renkler onların kişisel seçimlerinin yerine geçer.
Bir evde baba brokoli yemiyorsa, o çocuk da brokoliden uzak kalır. Tıpkı bunun gibi, kız çocuğunun içindeki “kendi” de zamanla, dolabın köşesinde unutulmuş bir brokoli gibi yavaşça çürür gider.
Aidiyet mi? istismar mı?
İnsan; bir aileye, bir inanca, bir dünyaya dahil olmak ister. Bu, kabul görmek, sevilmek ve değerli hissetmekle ilgilidir ve ihtiyaçlar dahilindedir. Herhangi bir yere ait olabiliriz ve bunları öz benliğimizin farkında olarak kabul edebiliriz. Ancak kadınlar için bu süreç, genellikle seçilmiş bir bağlılıktan çok, zorunlu bir aitlik biçiminde işler.
Çocukken sessiz kalmak öğretilir kadına. Babaya-anneye karşı gelmemek, büyükleri üzmemek, arkadaşları tarafından kabul görmek adına kendi zevklerinden vazgeçmek…
Bu küçük “uyumlar”, ilerleyen yıllarda taciz, istismar ve değersizlik hissine dönüşür.
Kadın büyüdükçe, üstüne yüklenen roller artar:
Kurtarıcı mı olmalıdır, taşıyıcı mı?
Anne babası arasında köprü mü yoksa herkesin yükünü omuzlayan bir sessizlik mi?
Birçok kadın için bu roller, aidiyet adı altında gizli bir esaret yaratır. Maalesef kadınlar çocukluk itibariyle bu çaresizliği o kadar benimsemişlerdir ki, çoğu ait olduğu yerin kendisine uygun olmadığının bile farkında değildir. İşte bu alışılmış- özleşmiş istismardır diyebiliriz.

Görsel kaynak: madalyonklinik.com
Toplumun kadına biçtiği aidiyet: “Senin evin orası”
Kadın doğduğu andan itibaren bir yere ait olarak büyütülür. Evine, ailesine, evleneceği kocasına, doğmamış çocuğuna, yaşlandığında bakacağı ailesine… Toplum, kadını sürekli “bir yere ait olma” fikriyle tanımlar. Ancak bu aidiyetin içinde kadının kendine ait bir yeri yoktur.
Onaysızlık, kabulsüzlük, şiddet, istismar ve utandırılma içinde büyüyen bir çocuk için aidiyet duygusu kırılgandır. Desteklenmemiş, sürekli suçluluk hisseden ve muhafazakâr kalıplarla bastırılmış bir kadın, kendi varlığını savunmakta zorlanır.
Gestalt terapinin de vurguladığı gibi, insan topluma uymalıdır ama sürüye değil.
Kadın, “toplumun istediği gibi” değil, kendi gibi var olabildiğinde gerçek aidiyetine kavuşur.
Kadın, kocasının tuttuğu takımı tutmak zorunda değildir. Babasının sevmediği bir sebzeyi hiç tatmamış bir çocuk olmak, özgürlük değildir. Eğer bir kadın, kocasıyla tartıştığında kendi evi olarak gördüğü yerden kovulup baba evine gönderiliyorsa; o kadının aslında hiç evi olmamıştır.
Kız çocuğunun kimlik kazanımı evlilikle beraber de devam etmektedir. Akın, geleneksel Türk toplumunda kadının kimliğine ilişkin şunları söyler: Geleneksel Türk toplumunun değer sisteminde genç kız, kızlık evinde bir misafir gibidir. O asıl kimliğini ve kişiliğini gelin gittiği aile içinde kazanacaktır.
Bir seçim yaparken kendimize şu soruyu sormalıyız: “Bunu kendi iyiliğim için mi seçiyorum yoksa bir başkasının sevgisine ve onayına layık görülmek için mi?”
Gündelik hayatın toplumsal inşası ve kadın kimliği
Gerçeklik, Berger ve Luckmann’a (1966) göre toplumsal olarak inşa edilen bir olgudur. Birey eyleminin dışında bağımsız bir gerçeklik yoktur. Sokaktaki birey, bu gerçekliği doğal ve değişmez kabul eder; sorgulama ihtiyacı hissetmez. Oysa sosyoloji, gerçekliğin, bireyin toplumsal eylemleri aracılığıyla üretildiğini ve tarih içinde bireyin kendi eylemine yabancılaştığını bilir.
Gündelik hayat, çoklu gerçeklikler arasında “par excellence” (en üstün) gerçeklik olarak ortaya çıkar ve zihinler için nesneleşir. Lefebvre bu süreçte alışkanlıkların (habits) ve tekrarlanan eylemlerin (praxis) temel rol oynadığını vurgular; birey mekânını şekillendirirken, aynı zamanda mekân tarafından da biçimlendirilir.
Berger ve Luckmann’a göre birey ile toplum arasında diyalektik bir ilişki vardır. Birey, toplumu dışsallaştırarak üretir; toplum ise bireyi içselleştirme yoluyla biçimlendirir. Bu bağlamda toplumun nesnel gerçekliği iki süreç aracılığıyla oluşur:
- Kurumlaşma (Institutionalization): Tekrarlanan eylemler alışkanlık (mutatlaştırma) haline gelir ve kurumlara dönüşür. Bu kurumlar, sonraki kuşaklar için sanki değişmez gerçeklikmiş gibi görünür.
- Meşrulaştırma (Legitimation): Kurumların ve normların neden var olduğunu açıklayan ve haklı gösteren süreçtir; toplumsal gerçekliği hem nesnel hem de öznel olarak erişilebilir kılar.

Görsel kaynak: hiwellapp.com
Kurumlaşma ve meşrulaştırma süreçleri sonucunda toplumsal roller doğar. Rol, belirli bir tipleştirilmiş fail tipinden beklenen davranışları ifade eder. Birey bu rolleri içselleştirdiğinde, sosyal dünya onun için nesnel bir gerçeklik hâline gelir. Bu süreçte şeyleşme (reification) ortaya çıkar; birey, kendi yarattığı kurumları ve rolleri sanki doğa kanunuymuş gibi algılar ve bu durum bireyin toplumsal gerçekliğe yabancılaşmasına yol açar.
Kadın kimliği, bu çerçevede değerlendirildiğinde toplumsal inşanın somut bir örneğini sunar. Kadın, doğduğu andan itibaren toplum tarafından dışsallaştırılmış normlar, roller ve beklentiler içinde şekillenir.
“Kız çocuğu sessiz olmalı”, “kadın evi yönetmeli” veya “anne olunca tamamlanır” gibi davranış kalıpları, kurumsallaşmış ve meşrulaştırılmış toplumsal gerçekliklerdir. Kadın bu gerçekliği içselleştirdiğinde, kimliğini toplumsal roller aracılığıyla deneyimler ve toplumsal gerçekliğini oluşturur.
Ancak Berger ve Luckmann’ın vurguladığı diyalektik süreç, bireyin yalnızca toplumun ürünü olmadığını gösterir: Kadın, toplumu yeniden üretme ve mevcut normları dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu bağlamda aidiyet, başkalarının çizdiği sınırlarla değil, kadının kendi anlam dünyası ve özgün varoluşu üzerinden inşa edilir.
Sonuç olarak, kadın kimliği hem kurumsallaşma ve meşrulaştırma süreçleriyle şekillenen bir toplumsal gerçeklik hem de bireysel direniş ve yeniden inşa aracılığıyla öznel bir gerçekliktir.
Gerçek aidiyet kendine ait olmaktır
Aidiyet, bir yere teslim olmak değil; kendini bulmaktır. Kadın, doğduğu evi, büyüdüğü ailesi ya da evlendiği kişiyi değil, kendini seçtiğinde evindedir. Kendine ait olmayan hiçbir alan, “yuva” olamaz.
Kendini bulmasına izin verilmeyen her kadın, “aidiyet” adı altında istismara uğramıştır. Gerçek özgürlük; başkalarının çizdiği duvarlarda değil, kendi duygularının, seçimlerinin ve kimliğinin içinde yaşamaktır.
Kaynakça:
Abdullah Metin. Kimliğin Toplumsal İnşâsı Ve Geleneksel Kadın Kimliğinin Aktarımı. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2(1): 74-92. In Ajindex















