“Eşyanın da patriyarkası olur muymuş?” diyebilirsiniz. Sonuçta her şeyi kullanmaya bir şekilde alışıyorsunuz. Ancak bu, her şeyin sizin için tasarlanmış olduğu anlamına gelmiyor. Gelin içinde yaşadığımız dünyanın aslında kimin için tasarlandığına bir bakalım.
Kullandığımız eşyalardan yürüdüğümüz sokaklara kadar her detayda gizli bir “standart” var ve bu standart, nüfusun yarısını sistematik olarak görmezden geliyor.”Eşyaların Patriyarkası” terimi, ilk bakışta sadece feminist bir slogan gibi tınlayabilir ancak bu kavram, fiziksel dünyanın tasarım kodlarına kazınmış, somut ve çoğu zaman tehlikeli bir gerçeği ifade eder.
Tasarım, fikirlerimize verdiğimiz biçimdir. Ancak tarih boyunca bu süreçte tek bir “prototip” esas alınmıştır: Erkek. Yazar Rebekka Endler’in ifadesiyle, “Erkek egemen tasarımın öyküsü şöyle başlar: Erkek, her şeyin ölçütüdür. Kelimenin kelimesine böyledir! Bu, nüfusun en az %50’si için gerçek rahatsızlık anlamına gelir“. Bu varsayılan insan modeli, sadece bir konforsuzluk kaynağı değil, kadınların ve bu kalıba uymayan herkesin ihtiyaçlarını “ikincil” kılan bir iktidar mekanizmasıdır. Bu mekanizma, etkisini en çok şehirlerimizin planlamasında gösterir.
Bugün içinde hareket ettiğimiz kentsel yapılar, büyük ölçüde erkeklerin kamusal alandaki hakimiyetine göre şekillenmiştir. Tarihsel olarak erkek; sabah evden çıkıp işe giden, kamusal alana karışan ve akşam dönen “aktif” figür iken, kadın ev işleri ve çocuk bakımıyla meşgul olarak “özel alana” hapsolmuştur.
Şehirler, işe gidip gelen erkeğin hızına ve rotalarına göre inşa edilmiştir. Kadınlar iş gücüne katıldığında ise onları bekleyen altyapı; çocuk bakımı, alışveriş veya yaşlı bakımı gibi çok duraklı ve karmaşık rotalarını desteklemekten uzaktı. Sokaklar, kaldırımlar ve ulaşım ağları, kadınların güvenliği veya lojistik yükü düşünülerek değil, “standart kullanıcının” (yani erkeğin) verimliliği gözetilerek tasarlanmıştır.
“Erkek Standardı”na göre tasarlanan dünya
Şehir planlamasındaki en temel ihtiyaçlardan biri olan tuvaletler, eşitsizliğin en somutlaştığı yerdir. Kitapta geçen Hollandalı Geerte Piening örneği bu durumu trajikomik bir şekilde özetler: Gece açık bir tuvalet bulamadığı için sokağa işemek zorunda kalan ve ceza alan Piening’e hakim, “rahat olmasa da erkek pisuvarını kullanabileceğini” söylemiştir.
Oysa erkek pisuvarları kadın anatomisine uygun değildir. Daha da önemlisi, mimari metrekare hesabı erkeklerin lehinedir: 20 metrekarelik bir alana erkekler için 2 klozet ve 6 pisuvar sığdırılabilirken, aynı alana kadınlar için sadece 4 klozet konabilir. Bu da kadınlar tuvaleti önündeki o meşhur ve bitmeyen kuyrukların, biyolojik bir zorunluluk değil, mimari bir tercih olduğunu kanıtlar.
Tıbbi araştırmalarda “standart insan” genellikle 70 kg ağırlığında, 40 yaşında, beyaz bir erkektir. Bu durum, hastalıkların teşhisinde kadınlar için ölümcül riskler yaratır. Örneğin, kalp krizi denilince akla gelen göğsü tutup yere yığılma sahnesi, yani “Hollywood kalp krizi”, aslında erkeklere özgü bir senaryodur.
Kadınlar genellikle nefes darlığı, mide bulantısı, sırt ağrısı veya aşırı yorgunluk gibi farklı belirtiler gösterir. Bu belirtiler doktorlar tarafından sıklıkla “stres”, “panik atak” veya “psikolojik” olarak yanlış yorumlandığı için, kadınların doğru teşhis alması ve hastaneye ulaşması erkeklere göre çok daha uzun sürer. Tıbbın erkeği “norm”, kadını ise “sapma” olarak görmesi, hayati bir ihmale dönüşür.

Görsel kaynak: cnbc.com
Otomobil güvenliği testlerinde kullanılan standart çarpışma mankeni “Sierra Sam”, 1.77 metre boyunda ve 75.5 kilo ağırlığında bir erkektir. Onlarca yıl boyunca güvenlik testleri sadece bu mankenle yapılmıştır. Kadınları temsil eden mankenler ise genellikle sadece “küçültülmüş erkek” versiyonlarıdır ve çoğunlukla sadece yolcu koltuğunda test edilirler.
Kadın anatomisinin, kas yapısının ve omurga özelliklerinin dikkate alınmadığı bu testler sonucunda, emniyet kemeri takan bir kadın sürücünün kaza anında ağır yaralanma olasılığı, aynı koşullardaki bir erkeğe göre %47 daha fazladır. Arabalar bizi korumak için tasarlanmıştır, ancak kimi koruyacakları konusunda seçici davranırlar.
Ofislerdeki klima standartları bile erkek fizyolojisine göre ayarlanmıştır. Standart oda sıcaklığı formülü (ASHRAE Standardı 55), 1966 yılında belirlenen, 40 yaşında ve 70 kilo ağırlığındaki bir erkeğin metabolizma hızına (MET) dayanır. Kadınların metabolizması genellikle daha yavaş çalıştığı ve daha az vücut ısısı ürettiği için, erkeklerin “dinçleştirici” bulduğu ofis sıcaklığı, kadınlar için dondurucu ve verim düşürücü bir ortama dönüşür. Yazın ortasında ofiste hırka ile oturan kadınların görüntüsü bir tesadüf değil, termostatın üzerindeki patriyarkal ayarın bir sonucudur.
Peki eşitlikçi tasarım ne talep ediyor?
Bu adaletsiz tablo karşısında feminist tasarım anlayışı, sadece “kadınlar için de bir şeyler üretilmesini” değil, tasarımın temelindeki veri setlerinin yeniden yapılandırılmasını talep ediyor. Eşitlikçi bir tasarım için öncelikle kadın bedeninin, hormonlarının ve yaşam pratiklerinin “istisna” değil, en az erkeklerinki kadar “norm” kabul edilmesi gerekiyor. Bu; otomobil koltuklarının kadın omurgasını koruyacak şekilde yeniden mühendislikten geçirilmesi, ilaç dozlarının kadın metabolizmasına göre ayarlanması ve şehir planlarının bakım emeğini üstlenenlerin rotalarına göre çizilmesi demektir.
Gerçek bir çözüm, kadınları var olan kalıplara sığdırmaya çalışmak değil, kalıpları herkesi kapsayacak şekilde genişletmektir. Ancak ne yazık ki pek çok şirket, bu köklü ve maliyetli AR-GE süreçlerine girmek yerine, kadınlara hitap etmenin çok daha yüzeysel, tembel ve aslında aşağılayıcı bir “kestirme yolunu” tercih ediyor.
“Pink it, Shrink it”: Bir pazarlama tuzağı
Tasarım dünyası, kadınları tamamen görmezden gelmediği zamanlarda ise onları, “Pink it, Shrink it” (Pembeye Boya ve Küçült) olarak adlandırılan tembel bir stratejiyle hedef alır. Bu yaklaşım, bir ürünün “orijinal” (yani erkek için olan) versiyonunu alıp, boyutunu biraz küçültüp, rengini pembeye veya pastel tonlara boyayarak -genellikle fiyatını artırarak- kadınlara sunmaktan ibarettir.
Stratejinin en absürt örneklerinden biri, Gilmore Girls dizisindeki pembe tüylü çekiç sahnesidir; işlevsiz ama “kadınsı” görünen bir alet. Ancak gerçek hayattaki örnekler daha da vahimdir. 2009 yılında Dell, kadınlar için “Della” adında bir bilgisayar web sitesi açmış ve burada kadınlara teknolojik özellikler yerine yemek tarifleri ve kalori sayma uygulamaları sunan, pastel renkli mini notebooklar pazarlamaya çalışmıştır. Benzer şekilde, “kadın eline uygun” olduğu iddiasıyla piyasaya sürülen “Bic for Her” tükenmez kalemleri, standart kalemlerden daha pahalı olmasına rağmen işlevsel hiçbir fark sunmamıştır.
“Pink it, Shrink it” stratejisi, aslında cinsiyetsiz olması gereken (bilgisayar, kalem, matkap gibi) ürünlerin “normal” halinin erkeğe ait olduğunu, kadınların ise ancak özel bir “uyarlama” ile bu aletleri kullanabilecek birer istisna olduğunu ima eder. Bu yaklaşım, kadınların ihtiyaçlarını anlamak ve onlara uygun ergonomik tasarımlar üretmek yerine, yüzeysel bir boyama işlemiyle “kadın payını” almayı hedefler.

Görsel kaynak: museumoffailure.com
Gerçek bir çözüm örneği ve politik direnç
Peki ya pembeye boyanmış çekiçler yerine, sorunun köküne inen gerçek tasarımlar yapıldığında ne oluyor? Rebekka Endler’in aktardığı endüstriyel tasarım profesörü Bettina Möllring’in hikayesi, bu noktada çarpıcı bir örnek sunuyor.
Möllring, kadınların kamusal alanda yaşadığı tuvalet sıkıntısını çözmek için kadınlara özel bir pisuvar olan “Küçük Köşe”yi tasarlıyor ve hatta bu tasarımıyla ödüller kazanıyor. Ancak iş bu tasarımı hayata geçirmeye geldiğinde karşısına “görünmez” bir duvar çıkıyor.
Berlin’deki umumi tuvaletlerin yenilenmesi sürecinde Möllring, kadınlar için de pisuvar seçeneğinin eklenmesi için mücadele ediyor ancak erkek karar vericilerin direnciyle karşılaşıyor. Siyasetçilerin ve bürokratların bu konuyu “çişten meseleler” olarak görüp küçümsemesi, aslında tasarımın sadece teknik bir iş değil, politik bir irade meselesi olduğunu kanıtlıyor. Möllring’in yaşadığı bu süreci yazar şöyle aktarıyor: “Siyasetin böyle çişten meselelerle meşgul olmaktan daha önemli işleri vardı. ‘Yel değirmenleriyle savaşmak gibiydi,’ demişti Möllring.”
Kadınlar için hayatı kolaylaştıracak, eşitliği sağlayacak tasarımlar masaya konduğunda bile, patriyarkal zihniyet bunları “gereksiz” veya “komik” bularak reddedebiliyor. Çünkü mevcut düzen, yani erkeklerin konforunun merkeze alındığı düzen, onlar için “doğal” olan tek gerçeklik. Bu yüzden, gerçek değişim sadece daha iyi ürünler tasarlamakla değil, bu ürünlerin gerekliliğini kabul edecek bir zihniyet devrimiyle mümkün olabilir.
Tasarımcı kadınlar artıyor ama karar verici kim?
Günümüzde giderek artan kadın mimar, şehir plancısı ve endüstriyel tasarımcı oranları, bu kemikleşmiş durumu değiştirmek adına kuşkusuz önemli bir umut kaynağı. Kadınların tasarım masasına oturması, farklı deneyimlerin ve bakış açılarının sürece dahil edilmesi anlamına geliyor. Ancak bu noktada karşımıza aşılması gereken daha büyük ve yapısal bir engel çıkıyor: İşveren faktörü.
Sayıları artsa dahi bu kadın profesyoneller, projelerini finanse eden ve son onayı veren mercilerin (devlet kurumları veya özel sektör) taleplerini yerine getirmek zorunda kalıyor ve ne yazık ki bu karar verici merciler, çoğunlukla hala erkek egemen bir zihniyetle yönetiliyor.
“Parayı verenin düdüğü çaldığı” bir sistemde, eşitlikçi bir tasarım önerisi sunan bir kadın mimar, maliyet etkinliği veya “standartlara uymadığı” gerekçesiyle reddedilebiliyor. Dolayısıyla sorun sadece tasarımı yapanın kimliği değil, tasarımın hangi değerler sistemi içinde sipariş edildiği ve onaylandığıdır.

Görsel kaynak: kn-online.de
Sonuç: Herkesi gözeten bir dünya
Erkek egemen dünyada şekillenen standartların tamamen değişmesi, daha fazla kadının iş gücüne katılmasıyla ve erkek egemenliğinin yerini eşitlikçi bir yönetim anlayışına bırakmasıyla mümkündür. Çünkü feminizmin ve eşitlikçi tasarımın nihai amacı, kadınları rahat ettirmek değil, “standart insan” kalıbına sığmayan herkesi (yaşlıları, çocukları, engellileri, farklı vücut tiplerine sahip bireyleri) gözeten yapılar kurmaktır.
Yazar Rebekka Endler’in de Eşyaların Patriyarkası kitabında vurguladığı gibi, feminist toplumsal değişimin kapsamlı olması şarttır. Çarpışma sırasında sadece erkek sürücüleri değil, kadın sürücüleri de koruyacak bir araba veya herkesin güvenle yürüyebileceği bir sokak, tüm toplumun yaşam kalitesini artırır. Kısacası, dünyayı herkes için daha yaşanabilir kılmak ancak dünyayı her insanın gözünden görmeyi başardığımızda mümkün olacaktır.
Kaynakça:
Endler, Rebekka. Eşyaların Patriyarkası: Dünya Kadınlara Neden Uymaz? Çeviren: Çiğdem Canan Dikmen. İstanbul: İletişim Yayınları, 2022.
Görsel kapak: sir.advancedleadership.harvard.edu













