Sessizlik onay mıdır?
Rıza kavramı, toplumsal ilişkilerde, özellikle de kadın-erkek ilişkilerinde oldukça kritik bir rol oynuyor. Rıza, hukuki olarak “kişinin özgür iradesiyle verdiği kabul” şeklinde tanımlanırken feminizmde rızanın yalnızca yokluğunun değil, varlığının da açıkça beyan edilmesi gerektiği tezi öne çıkıyor. En doğru ve ayrıntılı tanımıyla rıza, sadece “evet” veya “hayır” demekle sınırlı olmayan, kişinin özgür iradesiyle verdiği aktif ve net bir onaydır. Fakat günlük yaşamda, rıza kavramının çoğunlukla yanlış yorumlandığına şahit oluyoruz. Kadınların istemedikleri fiziksel yakınlıklara karşı sessiz kalmalarının “rıza” gibi algılandığını görüyoruz.
Peki, gerçekten öyle mi? Bir kadının herhangi bir temasın karşılığında hiçbir şey söylememesi, bu teması kabul ettiği, bu duruma rıza gösterdiği anlamını mı taşır? Yoksa bu sessizlik, onun bastırılmışlığının, korkusunun veya görmezden gelinen çığlığının işareti midir?
Bu yazıda, “Sessizlik onay mıdır?” sorusunu tartışmaya açmak, doğru olarak bilinen yanlış toplumsal kabulleri görünür kılmak ve feminist perspektiften bu meselenin kadınların yaşamında ne gibi sonuçlara yol açtığını incelemek istiyorum ve bu yazıda daha önce çok fazla kişiyle paylaşmadığım daha doğrusu paylaşamadığım deneyimlerime de yer vermek istiyorum. Çünkü “rıza”yı yanlış yorumlamak, yalnızca bireysel ilişkilerde değil, iş dünyasından medyaya, popüler kültürden hukuk sistemine kadar yaşamın her alanında kadınların sesinin kısılmasına neden olan bir şiddet biçimine dönüşmeye devam ediyor.
Sessizlik nasıl “edepli” olmakla özdeşleştirildi?
Geçmişten günümüze tarih boyunca pek çok kültürde ses çıkarmayan, fazla konuşmayan kadınlar toplumda “itaatkâr” olarak konumlandırıldı ve onların bu “itaatkâr”’lıkları yüzyıllarca ahlaki bir değer diye sunuldu. Özellikle Osmanlı Dönemi’nde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile kadınlar için “suskunluk” çoğunlukla edep ve ahlakla özdeşleştirildi. Batı toplumlarında da durum çok farklı değildi. Viktoryen dönemde kadınlardan beklenen “sessiz ve kibar” tavır, aslında ataerkil sistemin rızayı sessizlik üzerinden inşa etmesinin bir sonucuydu. Ancak unutulmamalıdır ki sessizlik, kadınların sadece bireysel seçimi değildir. Sessizlik aynı zamanda kadınların “edep” adı altında toplumsal baskı yoluyla öğretilmiş davranış biçiminin kendisidir.
“Kadın susar, erkek karar verir” anlayışı günümüzde bile ataerkil düzenin en temel öğelerinden biridir. Bu söylem, yalnızca aile içinde değil; siyaset, hukuk ve toplumsal yaşamda da kadınların söz hakkını sistematik olarak kısıtlıyor. İtiraz eden kadının “edepsiz”, “isyankâr” ya da “ahlaksız” olarak damgalanması, rızanın bastırılmasının kültürel bir aracı haline geldi. Böylece erkeklerin sözünün “asıl otorite” olduğu düşüncesi, kuşaktan kuşağa aktarılarak kadınların sessizliğini meşrulaştırdı.

Bu düşünce biçimi, hukukta ve gündelik hayatta uzun yıllar boyunca geçerliliğini korudu. Örneğin eski dönemlerde evlilik içinde cinsel rıza aranmıyordu. Yani erkeğin evlilik akdi sayesinde kadının bedeni üzerinde zorunlu bir “sahiplik” kurduğu varsayılıyordu. Kadınlar, evli oldukları erkekler tarafından istemedikleri bir cinsel birliktelik ya da fiziksel temasa maruz kalsalar bile bu erkeklerin onların “kocaları” olduğu gerekçe gösterilerek sessiz kalmaları öğütleniyordu. Bu durum eskisi kadar olmasa da ne yazık ki günümüzde de hala geçerliliğini korumakta. Kadınlar hala yakınlarına kocaları tarafından rızaları dışında fiziksel temasa maruz kaldıklarını anlattıklarında “Bunda rahatsız olunacak ne var? Kocan o senin” gibi cevaplar alıyorlar. Çünkü toplumun birçok kesimi, evlilik bağını kadınların beden bütünlüklerine ve mahremiyetlerine uygulanan bir pranga olarak görüyor. Toplumsal normlar da her zaman kadınların “hayır” deme hakkını ya yok saydı ya da “zaten istemiyor olsaydı direnirdi” gibi tehlikeli ön kabullerle biçimlendirdi. Bu anlayış ise kadınların sessizliğini zorunlu hale getiren baskıların ve korkuların görmezden gelinmesiyle sürdürüldü.
Feminist perspektiften sessizlik
Feminist kuramda rızanın yalnızca “hayır”ın yokluğu değil, aynı zamanda açık ve aktif bir “evet” beyanı olduğundan söz etmiştik. Unutulmamalıdır ki sessizlik ya da pasiflik hiçbir zaman rıza anlamını taşımaz. Bu feminist hukuk ve toplumsal cinsiyet kuramında sıkça vurgulanan bir ilkedir. Rızanın onay değil, aktif katılım olduğu gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Susan Brownmiller’ın “tecavüz bir şehvet değil, iktidar aracıdır” savını inceleyelim.
Brownmiller’ın temel savına göre tecavüz, bireysel şehvetin bir sonucu değil, patriyarkal düzenin iktidar aracıdır. Erkekler, kadınların bedenleri üzerinde tahakküm kurarak toplumsal kontrol sağlar. İşte tam da bu nedenle cinsel şiddet, bireysel değil, politik bir eylemdir. Dolayısıyla kadınların sessizliği “onay” anlamına gelmez; bu sessizlik, güç dengesizliğinin bir ürünüdür. Birçok kişi kadınların sustuğu için değil, “konuşamadığı” için sessiz kaldığını görmek istemese de gerçek budur. Kadınlar korku, tehdit ve şiddet riskine maruz kaldıkları için cinsel istismar karşısında susmak zorunda kalıyorlar. Sessizlik, kadının özgür iradesini yansıtmadığı gibi; bu, aynı zamanda patriyarkal şiddetin dayattığı bir hayatta kalma stratejisidir.
Toplumda birçok aile içi şiddet vakası ile karşılaşıyoruz. Bu vakalarda kadınlar çoğu zaman daha fazla şiddete uğrama ihtimallerinden korkarak susmak zorunda bırakılıyor. Bu durum iş yaşamında ve sosyal yaşamda da değişmiyor. Birçok kadın çalıştığı iş yerlerinde patronları tarafından taciz, mobbing ve psikolojik şiddete uğruyor. Fakat işten atılma endişesiyle sessiz kalıyor. Tüm bunlar bize sessizliğin çoğunlukla baskı, korku, tehdit ya da güç dengesizliği ile zorla yaratıldığını açıkça gösteriyor. Bu perspektiften baktığımızda sessizliğin, kadının iradesi değil, patriyarkanın dayattığı bir zorunluluk olduğunu söyleyebiliriz.
Patriyarkal düzen, sessizliği “uygunluk” veya “rıza” gibi sunarak suçu kadına, gücü ise erkeğe yüklüyor. Brownmiller’ın da tezinde ifade ettiği gibi; sessizlik kişisel bir tercih değil, politik bir dayatmadır. Feminist perspektiften yola çıkarsak sessizliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Sessizlik, ataerkil güç ilişkilerinin kadınların iradesini bastırma stratejilerinden biridir ve kesinlikle rıza değildir. Sessizlik, yalnızca bastırılmışlığın bir göstergesidir.
Tabular, toplumsal baskılar, manipülasyon ve sessizlik
Rıza, özellikle romantik ilişkilerde çokça yanlış anlaşılan bir kavramdır. Kadınlar, bazen partnerlerinin cinsel talebine karşılık “hayır” demek yerine sessiz kalabilirler. O anki duygu karmaşası, “ilişkiyi bozma” endişesi, güvenlik (şiddet görme) kaygısı, manipülasyon, alkol ya da ortam nedeniyle partnerlerinin yakınlaşma isteği karşısında sessiz kalmayı tercih edebilirler. “Hayır” demek o anda zor ya da endişe verici olabilir. Bu gayet olağan bir durumdur. Kadınların sessizliğini gören partnerleri ise “itiraz etmedi, o zaman kabul ediyor” algısına kapılıyorlar. Oysa sessizlik bir “kabul” değil, taraflardan birinin iradesini açıkça dile getirememesi anlamına gelir.
Kadınların sessiz kalmalarının en önemli nedeni; partnerlerine “hayır” dediklerinde ilişkiyi tehlikeye atacakları, partnerlerini incitecekleri ya da “soğuk” bulunacakları kaygısıdır. Toplumda da sanki o ilişkiyi ayakta tutmak sadece kadının göreviymiş gibi bir düşünce hakimdir. “Uyumlu olma” baskısı ile pekiştirilen “iyi sevgili, partnerini reddetmez” gibi toplumsal öğretiler yüzünden kadınlar partnerlerine “onay” vermeseler de kendilerini susmak zorunda hissediyor. Bu durum, sessizliğin bireysel bir sınır çizme aracı değil, karşı tarafın kendi arzularını dayatma aracı haline gelmesine yol açıyor.
Bir diğer sık karşılaşılan neden ise manipülasyondur. Erkekler partnerleriyle yakınlaşabilmek için “beni sevseydin benimle birlikte olmak isterdin” ya da “benden iğreniyor musun?” gibi ifadeler kullanarak onları manipüle etme yolunu seçiyor. Kadınlar ise bu manipülasyonun etkisi altında kalarak herhangi bir fiziksel temas veya cinsel birliktelik karşısında seslerini çıkaramıyor. Bu durum, erkekler tarafından “onay” olarak kabul edilse de bunun “rıza”, “kabul etme” ve “onay” gibi ifadelerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bunun adı açıkça manipülasyon yoluyla cinsel istismardır.

Toplumda kadınların cinsel arzularını açıkça ifade etmelerinin hâlâ tabu olması ve halk arasında yaygın olan “kadın, erkeğin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır” anlayışı nedeniyle kadınlar cinsellikte ne yazık ki kendilerini doğru bir şekilde ifade edemiyor. Partnerinin sevgisini kaybetme korkusu ve “beni terk etmesin” kaygısı kadınların kendi bedenlerini, arzularını ve sınırlarını ikinci plana atmalarına sebebiyet veriyor.
Öncelik kendi bedenleri olmadığı için de “sessizlik” kadınlar için bir mecburiyet haline dönüşüyor. Bu sessizlik ise partnerleri tarafından “onay” olarak yorumlanıyor. Bu durum, kadının öznelliğini yok sayıp pasifize ederken aynı zamanda rıza kültürünü çarpıtıyor. Bu döngü de hiç bozulmadan sürekli olarak yaşanmaya devam ediyor. Rızanın tanımını doğru yapabilmek için öncelikle kadınların sessiz kalma nedenlerinin iyi anlaşılması gerekir.
Örneğin cinsel ilişki sırasında “donakalma tepkisi” (freeze response) yaşayan kadının sessizliğini partneri yanlış yorumlayarak bunun bir “onay” olduğu fikrine kapılabiliyor. İşte tam da bu nedenle sağlıklı ilişkilerde cinsel iletişimin açıkça konuşulması, partnerlerin arzularını ve sınırlarını net bir biçimde ifade edebilmesi çok önemlidir.
Susuyorsam “istemiyorum” demektir
Yazının başında sessizlik ve rıza konusunda kendi deneyimlerime de yer vereceğimi belirtmiştim. Bazı şeyleri açıkça anlatmanın, kendini ve hislerini gerçekten ifade etmenin kadınlar için ne kadar zor ve utanç verici olduğunu biliyorum. Ama biz kadınlar konuşmalıyız. Çünkü biz, utanılması gereken hiçbir şey yapmadık.
Yazının içinde bu bölüme yer vermek hakkında tereddütlerim vardı. Ancak tam da bu noktada yaşadıklarımın kadınlar için farkındalık yaratabileceği düşüncesi ile bunları anlatmak istedim. Üniversite yıllarımda aynı sınıfta öğrenim gördüğüm bir erkek arkadaşım vardı. Sürekli psikolojik şiddet ve manipülasyon yöntemlerini kullanarak benimle yakınlaşmayı talep ediyordu. Onu her reddedişimde ise kendimi kötü hissetmeme sebep oluyordu.
Benimle tekrar yakınlaşmak istediğinde bulunduğumuz ortamdan dolayı bunu istemedim fakat “hayır” demek yerine ben de birçok kadın gibi sessiz kaldım. Aklımın karışması, duygu yoğunluğu ya da “sorun çıkaran, uyumsuz partner” olmak istemememden dolayı bir şekilde “sessiz” kalmayı seçtim. Belki de seçmek zorunda kaldım ve işin en kötü tarafı da o yaşlardayken bunun farkında değildim. Yani erkek arkadaşımın istekleri karşısında sessiz kaldığım için ben bile bu yakınlaşmayı istediğimi sanıyordum. Çünkü rıza kavramını yeteri kadar iyi bilmiyordum, bu konuda çok bilinçsizdim. Ne yazık ki günümüzde benim gibi partnerlerinin yakınlaşma ve cinsel birliktelik istekleri karşısında sessiz kalan ve kendi sessizliklerinin asla “onay” sayılamayacağının farkında olmayan çok sayıda kadın var.
İşte bu nedenle rıza kavramının hem kadınlar hem de erkekler tarafından çok iyi anlaşılması kritik bir öneme sahiptir. Ancak bu şekilde yakınlaşma ve cinsel birliktelik ile cinsel istismar arasındaki fark kolayca ayırt edilebilir. Kısacası sessizlik kesinlikle rıza değildir; sessizlik çoğu zaman korkunun, baskının veya duygusal şantajın bir sonucudur.
Toplumda sessizlik üzerine inşa edilen yanlış algılar, yalnızca kadınların özerkliklerini ve beden haklarını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de yeniden üretir. Bunun çözümü ise; kadınların “sessiz kalmalarının” ardındaki nedenlerin sorgulanması, rıza tanımının yeniden ve daha net biçimde topluma öğretilmesidir. Ve en önemlisi de artık erkeklerin bir kadın; cinsel birliktelik, yakınlaşma ve hatta en küçük bir temas sonucunda “susuyorsa” bunun anlamının tüm bunları asla istemediği olduğunu net bir şekilde kavramasıdır. Erkekler sessizliği, “evet” olarak yorumlamak yerine “hayır deme cesaretini engelleyen” bir uyarı işareti olarak görmelidir.

Hukuk kimin yanında?
Peki hukuk, rıza ve sessizlik kavramlarına nasıl bakıyor? Gelin, ilk önce uluslararası örneklere bakalım. 2018 yılında kabul edilen İsveç’teki “Evet” yasasına göre cinsel ilişkinin rıza dahilinde olup olmadığını belirlemek için yalnızca sessizlik, pasiflik veya direnç göstermeme yeterli değildir. Yani bu yasa, rızanın ancak açık, özgür ve gönüllü onay ile mümkün olduğunu savunuyor. Bu yasanın yürürlüğe girmesi ile beraber “rıza göstermediği açıkça belli değilse fail aklanır” anlayışı tamamen ortadan kaldırılmıştır. ABD ve İngilterede ise geçmişten günümüze kadar hakimiyetini koruyan “No means no” yaklaşımı yerini “Yes means yes” (onay olmadan cinsellik olmaz) yaklaşımına bırakmıştır. Yine aynı şekilde üniversitelerde “affirmative consent” politikaları esas alınmış; rızanın sürekli, açık ve aktif olması gerektiği kabul edilmiştir.
Türkiye’de Türk Ceza Kanunu’na göre (TCK) cinsel saldırı suçlarında “rıza dışı” ilişki suç sayılır. Ancak, ne yazık ki rızanın nasıl tanımlandığı konusunda kanunda muğlaklıklar vardır. Sessizlik ya da pasiflik, uygulamada bazen rıza olarak kabul edilebilmekte; bu da mağdurun lehine olmayan kararlar doğurabilmektedir. Mahkemeler, mağdurun cinsel şiddet karşısında “bağırmaması”, “kaçmaması” ya da “direnmemesini” rıza göstergesi olarak kabul edebiliyor. Bu yaklaşım ise özellikle güç dengesizliği (patron-çalışan, öğretmen-öğrenci, partnerler arası baskı) bulunan ilişkilerde mağduru korumakta yetersiz kalmaktadır ve bu, bazı hukuki risklere de sebep olmaktadır. Her şeyden önce sessizliği rıza saymak, failin aklanmasına zemin hazırlayabilir.
Mağdurun toplum ve yakınları tarafından “neden ses çıkarmadın?” sorusuyla suçlanmasına yol açabilir. En vahimi de açık rıza kuralı olmadığında, mağdurun güvenliği yerine failin savunmasının ön planda tutulmuş olmasıdır. Türkiye’de de diğer ülkelerde olduğu gibi açık rıza yasalarının gündeme gelmesi ve mağduru koruyan bir yaklaşımın benimsenmesi cinsel şiddet faillerinin “sessizliği” öne sürerek aklanamamaları açısından çok önemlidir. Sessizliğin, pasifliğin ya da korkudan kaynaklı tepkisizliğin asla rıza sayılmaması gerektiğinin kanunlarda netleşmesi gerekmektedir.
Sessizlik onay değildir
Sessizlik; çoğu zaman korkunun, toplumsal baskının, çaresizliğin ya da öğretilmiş itaatin bir ürünüdür. Kadınlar “hayır” demeye cesaret edemediklerinde, sessiz kalmayı seçtiklerinde bu, rıza anlamına gelmez. Rızayı sessizliğe yüklemek, mağduru korumasız bırakırken failin sorumluluğunu hafifletir. Gelin, gerçek rızanın nasıl olması gerektiğini birlikte inceleyelim.
Gerçek rıza nasıl olmalı?
- Açık olmalı: Yani sözle, davranışla, net bir şekilde ifade edilmiş olmalı.
- Özgür olmalı: Baskı, tehdit, güç ilişkisi ya da toplumsal zorunluluk altında verilmiş bir onay, rıza değildir.
- Gönüllü olmalı: Zorunluluktan ya da “hayır dersem başıma iş gelir” kaygısıyla söylenmiş bir evet, geçersizdir.
- Sürekli olmalı: Bir kere alınan onay, her durumda geçerli sayılmaz. Rıza, her aşamada yeniden sorulmalı ve teyit edilmelidir.
Şunu sakın unutmayın; gerçek onay, her zaman sesli, açık ve nettir ve bu kültürü inşa etmek, hepimizin sorumluluğudur.
Kaynakça:
Wikipedia contributors. (2025, Sep. 6) Against Our Will. In Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Against_Our_Will
Perihan Meşeli. (2021 Jan. 5) Rıza. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/riza/
Psychologs World. (2023 Agust. 31) Importance of Consensual Sex in Relationships https://www.psychologs.com/importance-of-consensual-sex-in-relationships/?srsltid=AfmBOorxtJdRAcchSYPUTdJhZ4EeBzraElrpMP0q1C2Aa8lzo6r8X3Zh
Aynı zamanda yazarın kişisel deneyimleri de aktarılmıştır.















[…] KYK Kız Yurdu’nda yaz tatili döneminde yapılan tadilat süresince kız öğrenciler çok ciddi mahremiyet ihlalleri ile karşı karşıya kaldı. Tadilat için görevlendirilen işçilerin öğrencilerin […]