Shakespeare’in sahnesinde Ophelia’nın gözyaşlarıyla, Desdemona’nın boynuna dolanan ellerle açılan perde, edebiyatın kadınlara biçtiği rolleri gösteriyordu aslında. Ophelia’nın deliliğiyle başlayan bu sahne, Desdemona’nın ölümüyle kapanırken geriye kalan şey kadının edebiyattaki kaderiydi. Bu kader çoğunlukla ya itaate ya da trajediye yazılıydı.
Trajik yazgılar: Ophelia ve Desdemona
Babasının sözleri, verdiği kayıplar ve toplumun beklentisi Ophelia’yı günden güne çürüttü. Konuşmamak, sessiz kalmak onun iç dünyasının dışa vurumuydu sanki. Kendi varlığını kaybeden bir gölgeye dönüşmüştü ta ki deliliğine kadar. Ophelia’nın deliliği pasif bir çöküş değildi; aksine ataerkiye karşı varoluşsal bir duruştu. Delilik, onun susturulmuş sesini görünür kıldı. Ellerinde çiçeklerle edebiyat sayfalarına deliliğin imzasını attı.
Desdemona ise edebiyat sayfalarına cesur bir adımla girdi. Babasına karşı gelip kalbinin sesini dinledi ve Othello’yla evlendi. Ancak bu cesaret, zamanla suskun bir sadakate dönüştü. İago’nun oyunlarıyla Othello’nun zihni bulanırken Desdemona kendini savunmadı; masumiyetini haykırmadı. Onu tanımlayan sadakat ve masumiyet, kurtuluş değil ölüm getirdi ona. Desdemona’nın ölümü yalnızca bir kadının trajedisi değildir; patriyarkanın “itaatkâr eş” modelini nasıl ölümcül bir sona dönüştürdüğünün göstergesidir.
Direnişin simgeleri: Medea ve Jane Eyre
Antik Yunan sahnesinde Medea, patriyarkaya ilk darbeyi öfkesiyle indirir. Jason’a duyduğu aşk için vatanını terk eden bu güçlü kadın, ihanete uğradığında toplumun ona biçtiği sessiz ve itaatkâr rolü reddeder. Çocuklarını öldürmesi, toplum gözünde onu “aşırılıkla” ilişkilendirse de bu aşırılık, kadınların yalnızca kurban değil, kendi eylemlerini gerçekleştirebilen öznelere dönüşebildiğinin göstergesidir. Medea, kadınların iradesini görünür kılan ilk güçlü figürlerden biridir.
19. yüzyılda ise Jane Eyre edebiyata kendi bağımsızlık arayışıyla girer. Çocukluğundan itibaren dışlanan, yalnız ve yoksul olan Jane, patriyarkanın gölgesinde kendi ayakları üstünde durmaya çalışır. Rochester’a duyduğu büyük aşka rağmen onun evli olduğunu öğrenince kendi çizgisinden şaşmaz. “Kendi sesim, kendi ruhum” haykırışı, bir kadının kimliğini aşkının bile önüne koyabileceğinin simgesidir. Jane, kadınlara “aslında bir kurtuluş var” mesajını veren en önemli karakterlerden biri olmuştur.

Arzuların bedeli: Madame Bovary
Madame Bovary, taşranın sıkıcı ve dar kalıplarından edebiyata girer. Emma Bovary, okuduğu romantik romanların etkisiyle hayatın daha tutkulu yaşanabileceğine inanır. Ancak Charles Bovary ile evliliği ona bir fanus gibi gelir. Daha tutkulu bir yaşam arzusuyla evlilik dışı ilişkiler yaşar ve toplum tarafından “ahlaksız ve doyumsuz” olarak damgalanır. Onun trajedisi bireysel arzularıyla toplumsal normların çelişmesinden doğar. Emma’nın arzuları, kadınların yalnızca eş ve anne kimliğiyle sınırlandırılmasına karşı bir başkaldırıdır. Fakat bu başkaldırı toplumun baskısıyla intiharla son bulur. Onun ölümü, bireysel bir yenilgi olduğu kadar, kadınların arzularının peşinden gittiklerinde nasıl yok sayıldıklarının da simgesidir.
Kadınların edebiyatta açtığı yol
Edebiyatın tozlu sayfalarında yer edinen bu kadın karakterler, feminist düşüncenin temellerine katkıda bulunmuşlardır. Ophelia’dan Desdemona’ya, Medea’dan Jane Eyre’e ve Emma Bovary’ye kadar farklı dönemlerde yazılmış bu karakterler, kadının edebiyattaki temsillerinin sadece kurbanlık ya da itaatkârlıkla sınırlı olmadığını göstermiştir. Onlar ya delilikle ya sadakatle ya da arzularıyla yok sayılmış, ama aynı zamanda bağımsızlık ve direnişin de simgesi olmuşlardır. Bu kadınlar, kendi varlıklarını ispat ederek sonraki kuşaklara ışık tutmuş, mücadeleye öncülük etmiş ve kadınların sesini edebiyatın merkezine taşımışlardır.
Kaynak:














