Yazar: 7:47 am Röportaj 1 Yorum

Kadınlık hâliyle yazmak: Yelina Tayfur ile yazarlığa dair bir röportaj

Yelina Tayfur ile edebiyat, kadın emeği ve görünmeyen karakterler üzerine bir röportaj

Kadınların kelimelerle dünyayı yeniden kurduğu, görünmeyeni görünür kılmaya çalıştığı ve kendi varoluş biçimlerini yazıyla şekillendirdiği bir alan: Edebiyat… Yazar Yelina Tayfur ile edebiyatın dönüştürücü gücünü, kadınlık hâlini ve toplumsal kodların içinden yeni bir dil kurma çabasını konuştuk.

Yazar Yelina Tayfur, edebiyatı sadece bir anlatı sahası olarak görmek yerine, toplumsal cinsiyet kalıplarına karşı sessiz bir direnişin zemini olarak da görüyor. Biz de KadınKöy olarak, Tayfur’un edebi yaklaşımını, üretim sürecinde karşılaştığı yapısal engelleri ve “Dünyadan Sonra Bir Yer” kitabında ele aldığı karakterlerin taşıdığı anlamları kendisinden dinledik.

Kadın olmak, edebi yaklaşım zeminini oluşturuyor

Yelina Tayfur, edebi dilini şekillendiren güçlü etkenlerden birinin, kadın olarak toplumda deneyimlediği varoluş biçimi olduğunu vurguluyor: 


“Kadın olmak yaşama deneyimimi nasıl biçimlendiriyorsa – en basitinden sokakta yürüyüşümü nasıl etkiliyorsa – edebi yaklaşımımı da o şekilde biçimlendiriyor aslında. Kadın olmaktan kastım elbette biyolojik değil, toplumsal cinsiyet bağlamında. Bu, bir yandan nasıl yürüdüğümüzü, nasıl konuştuğumuzu ya da neyi söyleyip söylemediğimizi belirleyen, hatta bunların farkına bile varmadan içselleştirdiğimiz kalıplar içinde yaşamak, diğer yandan o kalıpları kırmak, onların dışına çıkmak ve kendi üretme, yaratma ve var olma biçimlerimizi oluşturmakla ilgili sürekli bir dert taşımak demek. Yazarken neyi nasıl anlatacağımı düşündüğüm kadar, neyin anlatılmadan geçildiğini de fark etmeye çalışıyorum. Bence bu da kadın olmanın yazıya taşıdığı önemli bir refleks olabilir.”

Dışarıdan dağınık görünen ama kendine özgü bir düzen ve disiplin

Kadınların üretim süreçlerinde karşılaştığı en temel zorluklardan biri olan “alan açma mücadelesi” Tayfur’un da kişisel deneyiminde merkezde yer alıyor. Ancak zamanla, üretim biçimlerine dair beklentilerden uzaklaşarak kendi yazma disiplinini oluşturduğunu söylüyor:

“En temel zorluk, üretmeye ayrılabilecek zamanı ve alanı bulmaktı sanırım. Blok zamanların azlığı, çalışmak için sessiz bir alan bulmanın her zaman mümkün olmaması, devamlı bir koşturma içinde disiplinli ve odaklı bir şekilde yazmak için oluşturduğum beklentileri karşılayamayacağımdan korktum. Fakat zamanla fark ettim ki, herkes için tek bir çalışma biçimi yok. Bu beklentiler bende fazladan bir baskı yaratıyordu, öfkeleniyordum da. Ben de hepsini bir kenara bırakmayı ve sıkıştırılmış zamanlarda dahi, o gün nerede ne zaman bir boşluk bulduysam yazmayı öğrendim. Nereye gidersem gideyim hep yazmaya hazır bir halde oldum. Böylece en “uygunsuz” görünen mekânlarda bile odaklanabilmeyi, uyaranları arka plana alabilmeyi öğrendim. Yani her gün aynı yerde aynı saatte belli bir rutinin parçası olarak yazamıyorum- belki ileride bu da olur- ama şu an, belki dışarıdan dağınık görünen kendine özgü bir düzenin içinde disiplinli ve odaklı bir yazma alanı oluşturabildim.” 

Görünmeyeni yazmak: Karakterden çok atmosferle başlayan bir anlatı

Tayfur’un karakter seçiminde kişisel gözlemlerinin ve deneyimlerinin izleri bulunuyor. Ancak yazı sürecinde karakterden ziyade atmosferin, mekânın, gerçekliğin ve boşluğun peşinden gittiğini ifade ediyor:

“Karakterler kurmaca elbette ama onları oluştururken çok büyük bir hayal gücüne ihtiyaç duyduğumu söyleyemem. Çünkü bu insanlar aslında hayatın içinden; son derece gerçek ve tanıdık kişiler. Yazarken genellikle çıkış noktam karakterin kendisi olmuyor. Daha çok onun etrafında oluşan atmosfer, kurduğu ilişkiler, yer aldığı mekân, hatta bazen tek bir cümle ya da bir hareket dikkatimi çekiyor. Karakterler de zamanla, o çevrenin içinde belirginleşiyor. Bu da onların “sessiz” ya da “görünmeyen” oluşuyla örtüşüyor aslında; çünkü çoğu zaman kendilerini değil, bulundukları boşluğu hissediyoruz önce. Yazıda da bu boşlukların izini sürmeyi önemsiyorum.”

Yelina Tayfur

Eylemsizlik gibi görünen hâllerin içinde bile görünmez bir karşı koyuş ve yeni bir var olma biçimi

Dünyadan Sonra Bir Yer” kitabındaki karakterler, Tayfur’un ifadesiyle sabır, görünmezlik, özveri gibi toplumsal cinsiyet kodlarının gölgesinde var oluyor. Ancak figürlerin her biri, açık ya da örtük biçimde bu kodlarla çatışıyor. Aynı zamanda kadın yazarların karşılaştığı örtük baskılardan biri de yazının sadece içeriğiyle değil, üslubuyla da yargılanması. Tayfur, kadın yazarların sıklıkla “nasıl anlatacakları” üzerinden denetlendiğine dikkat çekiyor:

“Kadın yazarlara dair beklentiler, görece örtük ve görünmez biçimlerde inşa ediliyor. Bu gizli baskıların yarattığı yükleri sonradan, bilinçli çabalarla ortadan kaldırmak da her zaman kolay değil. Kullandığım dili, kadın olduğum için belli ölçülerde “seyrelttiğim” oluyor mu mesela? Bunları fark edip üzerlerine gitmeye; “belli bir” üsluba ilişkin beklentileri, gizli normları görmeye ve aşmaya çalışıyorum. Ama yine de bu beklentilerin yazıyla ilişkimi hiç etkilemediğini söyleyebilir miyim, emin değilim. Etkilememesini isterdim elbette. Sanırım en büyük baskılardan biri de yazarken yalnızca ne anlattığınızla değil, onu nasıl anlatacağınızla ve nasıl algılanacağınızla da meşgul olmak zorunda kalmak. Erkek yazarların belki de pek de düşünmeden geçtiği bu mesafeler, kadın yazarlar için hâlâ dolaylı da olsa varlığını sürdürüyor.” 

Edebiyat, kadını görünür kılarken bile onu çerçeveleyebilir

Emeği görünür kılmak, Tayfur’a göre sadece sayısal bir mesele değil, aynı zamanda temsiliyetin niteliğiyle ilgili. Çünkü edebiyatın da içinde olduğu kültür alanları, kadını duygusallığa ya da kırılganlığa indirgeme tehlikesini taşıyor:

“Kadın emeği görünür kılınırken bile bazen belirli bir bakışla çerçeveleniyor: romantize edilerek, duyguya hapsedilerek, kırılgan küçük meseleler olarak etiketlenerek… Bu da görünürlük kadar temsiliyet meselesini de tartışmalı hale getiriyor. Edebiyat, emeğin neden görünmez olduğunu, hangi yapılarla bastırıldığına dair bir sorgulama alanını açabiliyorsa gerçekten bir karşılık yaratabilir. Ama kendi içindeki eril dil ve temsil kalıpları sorgulanmadığı sürece, farkında olmadan aynı görünmezliği yeniden de üretebilir.”

Tayfur’un edebiyatı, görünür olanın arkasındaki sessizliği de duymaya çağırıyor bizleri. Belki de bu yüzden, Tayfur’un kalemi yalnızca anlatmakla yetinmiyor; sorgulatıyor, düşündürüyor, yeniden kurduruyor. Bu röportajla da anlıyoruz ki, edebiyat sadece hikâye anlatmaz; bir direnişi de simgeler ve anlatır. Çünkü görünmeyenleri anlatmak, bir varoluş biçimidir.

Visited 64 times, 1 visit(s) today
Close