Yazar: 11:22 am Köşe Yazıları, Kültür-Sanat

Doğum sonrası depresyon ve sinemada annelik: Lohusa’dan Die, My Love’a

Bir çocuğun doğumu neredeyse her zaman sevinçli bir haber olarak karşılanır. Yeni bir hayat, yeni bir umut, yeni bir başlangıç. Fakat o başlangıç, herkes için aynı duyguyla yaşanmayabilir. Yeni bir canlıyı dünyaya getirmek biyolojik olarak iki kişinin, fakat toplumsal olarak çoğu zaman tek bir kişinin omuzlarına; kadına yüklenir.

Kadın, bir yandan bebeğini severken, diğer yandan bu yeni rolün ağırlığıyla baş etmeye çalışır. Bebeğini sevmek, anne olmayı sevmekle her zaman eşit değildir. Tam da bu noktada kadın sadece bir bebekle değil, yeni bir kimlikle de karşı karşıya kalır. Eski kimliklerini geri plana itmesi gerektiği düşüncesi, onun kendi iç dünyasında kırılmalar da yaratabilir. Çoğu zaman sorun ne bebektedir ne de kadının kendi varoluşuyla. Aslında sorun, anneliğin toplumsal olarak nasıl tanımlandığıyla ilgilidir. “İyi anne” olmak, fedakâr olmak, sabırlı olmak, eksiksiz olmak… Bu beklentilerle yüzleşen kadın için annelik, bir sevgi deneyimi olduğu kadar bir performans alanına da dönüşebilir.

Görsel kaynak: youtube.com

Doğum sonrası depresyon ve yeni kimliğe alışmak

Doğum sonrası depresyon tam da bu eşikte ortaya çıkar. Tıbbi olarak doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon), doğumdan sonraki haftalar veya aylar içinde ortaya çıkabilen; yoğun üzüntü, umutsuzluk, suçluluk, değersizlik hissi, aşırı kaygı, uyku ve iştah bozuklukları gibi belirtilerle seyreden bir duygu durum bozukluğudur. Her zaman bebeği reddetme ya da bağ kuramama şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen tam tersine, yoğun suçluluk ve “yetersiz anne” hissi üzerinden ilerler.

Annenin başa çıkmaya çalıştığı hisler çoğu zaman görünmezdir. Toplum tarafından görmezden gelinir; hatta çoğu zaman anne tarafından da. Çünkü “mutlu olması gereken” bir anda mutsuz hissetmek, kadının kendisini anormal hissetmesine yol açar. Bu yüzden yaşadığı duyguları dile getirmemeyi seçer. Böylece duygu yükü yalnızca onun zihninde birikir. Yük paylaşılmadıkça ağırlaşır. Zihnin sınırlarını zorlar, gündelik hayatı etkiler, ilişkileri aşındırır. Oysa doğum sonrası dönemde partner desteği ve profesyonel psikolojik destek hayati önem taşır. Ancak anneliğin kutsallaştırıldığı bir kültürde yardım istemek bile suçlulukla gölgelenebilir.

Görsel kaynak: youtube.com

Sinemada annelik

Sinemada ise yeni annelerle sık sık karşılaşırız. Hamilelik ve bebek çoğu zaman korunması gereken, kurtarılması gereken, kutsal bir varlık olarak resmedilir. Bebeği yaşatmak neredeyse kolektif bir görev gibidir. Fakat gerçek hayatta doğum sonrası dönem, bu kadar steril ve güvenli bir anlatıya sığmaz.

Doğum sonrası dönemi ele alan yerli yapım Lohusa, lohusalık sürecini toplumsal baskı ve mizah üzerinden işler. Emzirme, yetersizlik hissi, çevrenin beklentileri, “iyi anne” olma zorunluluğu filmde annenin eksiklik korkusunu kolektif bir kaos içinde gösterir. Burada kriz bir performans krizidir.

Yılın başında vizyona giren Die, My Love ise aynı dönemi yalnızlık ve içsel çatışma üzerinden dramatik bir dille anlatır. Çekirdek aile yapısı içinde kadının zihinsel çözülüşüne odaklanır. Toplumsal baskı daha görünmezdir ama izolasyon daha yoğundur.

İki film aynı dönemi ele almasına rağmen farklı coğrafyaların ve kültürel yapıların izini taşır. Ancak dikkat çekici bir ortak noktaları vardır: Her ikisi de annenin bebekle bağ kuramama ihtimalini merkezine almaz. Oysa klinik olarak doğum sonrası depresyon, bazı durumlarda bağlanma zorluklarını da içerebilir. Sinemada ise anne figürü son bir kutsal alan olarak korunur. Kadın yetersiz hissedebilir, dağılabilir, öfkelenebilir; fakat bebeğini sevmeme ihtimali neredeyse hiç işlenmez. Çünkü kültürel olarak “anne olmak”, “bebeğini her şeyden çok sevmek” ile eşitlenmiştir. Fakat bir bebek doğurmak, aynı zamanda yeni bir insanla tanışmak demektir. Biyolojik bağ, duygusal tanışıklık anlamına gelmez. Onu tanımak, ona alışmak, onunla ilişki kurmak bir süreçtir ve her süreç gibi zaman ister.

Görsel kaynak: youtube.com

Bakım yükü beklentileri 

Her iki filmin ortak noktalarından bir diğeri, baba figürünün sürece tam anlamıyla dahil olmamasıdır. Bebekle kurulan bağ, gündelik bakım ve duygusal emek büyük ölçüde annenin omuzlarına bırakılır. Lohusa’da bu durum mizahi bir dille sunulur. Baba figürü sorumluluk almaktan kaçınır ancak film bu sorumsuzluğu sert bir eleştiri olarak işlemez.

Yeni anne, yaşadığı zorluklara rağmen sorumluluğu doğrudan babaya yüklemez. Toplumun da babadan eşit düzeyde bir bakım emeği beklemediği açıkça hissedilir. Filmin sonunda babanın sorumluluğu “nihayet” üstlenmesiyle gelen mutlu son, aslında başından beri ona tanınan bir ayrıcalığı görünür kılar: Baba bağlanmayı geciktirebilir, sorumluluğu yavaş yavaş öğrenebilir.

Anne için ise böyle bir zaman tanınmaz. Onun bağının, ilgisinin ve yeterliliğinin otomatik ve eksiksiz olması beklenir. Bu çifte standart, mizahın sıcaklığı içinde yumuşatılır. Filmden çıkıldığında seyirci babanın sorumsuzluğunu değil, her şeyin tatlıya bağlanmış olmasını hatırlar. Toplumsal cinsiyet rolleri sorgulanmak yerine, duygusal bir uzlaşmayla örtülür.

Die, My Love’da ise durum daha serttir. Kadın karakter, en başından itibaren partnerine ihtiyaçlarını açıkça dile getirir: Bebekle daha fazla ilgilenmesini ister, eski cinsel hayatlarına dönmek istediğini söyler. Bu talep yalnızca fiziksel bir arzu değildir; görülme, eş olarak var olma ihtiyacıdır. Çünkü anne olduktan sonra, kadın artık yalnızca “anne” olarak algılanmaktadır. Eş kimliği silikleşmiş, kadın kimliği daralmış, bireyselliği geri plana itilmiştir.

Görsel kaynak: youtube.com

Kümülatif baskı ve annelik kimliği

Grace’in yaşadığı kriz yalnızca annelikle ilgili değildir; kimliğinin tek bir role indirgenmesiyle de ilgilidir. Çevresindeki kadınlar “ben de bu süreçlerden geçtim” diyerek onu teselli etmeye çalışsa da Grace’in yaşadığı şey sıradan bir uyum süreci değildir. O, bebeğini sevmesine rağmen toplumsal annelik rolünün dayattığı normlarla çatışmaktadır. Bu nedenle normların dışına çıkar.

Toplumun söylediğinin tersini yaparak varlığını kanıtlamaya çalışır. Aslında değişmediğini göstermek ister. Sadece bir bebek doğurduğunu, bunun kimliğine eklenen bir rol olduğunu; diğer rollerini silmediğini kanıtlamaya çabalar. Fakat çevresi onu artık yalnızca “anne” olarak görmektedir. Burada iki film arasındaki en önemli paralellik şudur: Babalara bağlanmak ve sorumluluk almak için zaman tanınır. Annelere ise mükemmellik otomatik olarak yüklenir ve bu eşitsizlik, doğum sonrası dönemi biyolojik ve politik bir mesele haline getirir.

Grace’in yaşadığı da, Burcu’nun yaşadığı da, bugün pek çok kadının yaşayıp “anormal” sandığı o karanlık düşünceler de aslında insanidir. Doğum sonrası depresyon, kadının zayıflığı değil; biyolojik değişimlerin, kimlik dönüşümünün ve kümülatif toplumsal baskıların kesişim noktasıdır. Yüzyıllar boyunca kadın bedeni doğurganlık üzerinden tanımlanmış, değeri doğurduğu çocuk sayısıyla hatta doğurduğu erkek çocukla ölçülmüş, annelik kutsallaştırılırken kadınlık daraltılmıştır. Bu tarihsel yük, bugünün annesinin omuzlarında görünmez bir ağırlık olarak taşınır.

Toplumsal normlar dışsal kurallar olmanın yanında; bireyin kişiliğinin bir parçası hâline de gelir. İnsan toplumdan bağımsız bir varlık değildir; içinde yaşadığı kültürün değerlerini, beklentilerini ve yargılarını içselleştirir. Bu nedenle annelikle ilgili kümülatif düşünce sistemi yalnızca dışarıdan dayatılmaz; kadının kendi iç sesi gibi de konuşabilir. Suçluluk da yetersizlik hissi de çoğu zaman bu içselleştirilmiş normların yankısıdır. Bu yüzden doğum sonrası depresyonu yalnızca bireysel bir kırılma olarak değil, tarihsel ve toplumsal bir bağlam içinde okumak gerekir. Kadının yaşadığı çatışma, hem hormonların hem de yüzyıllardır biriken annelik ideolojisinin sonucudur.

Kaynakça:

Medipol Sağlık Grubu. (2025, 18 Şubat). Doğum sonrası depresyon: Belirtileri, nedenleri ve tedavi seçenekleri.

Ramsay, L. (Yönetmen). (2025). Die, My Love [Film]. Black Label Media; Excellent Cadaver; Sikelia Productions.

Baruönü, K. (Yönetmen). (2024). Lohusa [Film]. BKM.

Görsel kapak: mubi.com

Visited 9 times, 1 visit(s) today
Close