Yazar: 1:42 pm Köşe Yazıları

Sosyal yardım mı hak mı?

Kadınların yardımla değil hakla yaşama mücadelesi: Yardım söyleminin sessizleştirici yüzü

Sana yardım ediyoruz” cümlesi kulağa iyi niyetli gibi gelebilir. Fakat bu ifade çoğu
zaman güç ilişkisini, minnet beklentisini ve sessizliği beraberinde getirir. Özellikle de bu söz kadınlara yöneltiliyorsa. Sosyal yardım politikaları, kadınlara yalnızca “yardım edilen” bir figür olarak yaklaşmakla kalmıyor; aynı zamanda onların hak temelli taleplerini görünmez kılıyor.

Kadınlar sosyal yardım sisteminde nasıl konumlandırılıyor?

Kadınlar uzun yıllardır Türkiye’de sosyal yardımların “asıl muhatabı” gibi görülüyor.
Bunun arkasında, hem bakım emeğinin kadınlar üzerinden inşa edilmesi hem de güvencesiz çalışmanın giderek kadınlaşması yatıyor. Kadınlar hem hane içinde ücretsiz bakım hizmeti sunuyor hem de hane dışındaki işlerde daha az ücretle, güvencesiz biçimde istihdam ediliyor. Tüm bu eşitsizlikler sonucunda sosyal yardımlara daha fazla “ihtiyaç duyuyor” gibi gösteriliyorlar.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verileri, kadınların sosyal yardım
taleplerinin ardındaki yapısal nedenleri çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Türkiye nüfusunun yaklaşık yarısını (%49,98) oluşturan kadınlar, yaşam süreleri erkeklerden daha uzun olsa da eğitim, istihdam ve gelir gibi kritik alanlarda belirgin eşitsizliklerle karşı karşıya.

Kadınların işgücüne katılım oranı %35,8 ile erkeklerin (%71,2) neredeyse yarısı
seviyesinde seyrediyor. Bu durumun temel sebepleri arasında kadınların üzerindeki bakım yükümlülükleri, eğitimdeki eşitsizlikler ve iş hayatındaki engeller yer alıyor. Okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı sadece %13,8 iken, yükseköğretim mezunu kadınlarda bu oran %68,9’a yükseliyor. Eğitim seviyesinin yükselmesi kadınların iş hayatına katılımını artırsa da genel oran hâlâ düşük kalıyor.Ekonomik kırılganlık ise kadınların sosyal yardım talebini artıran önemli bir başka faktör. TÜİK verilerine göre, kadınların %31,5’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Bu risk erkeklerde ise %27,1 seviyesinde. Özellikle tek ebeveynli hanelerde, çoğunlukla annelerin tek başına çocuklarına baktığı hanelerde, bu kırılganlık daha da belirginleşiyor.

Kadınların yaşadığı bu sosyo-ekonomik dezavantajlar, sosyal yardımların “yardım”
sınırında kalmasına ve kadınların minnet ilişkisi içinde kalmasına yol açıyor. Oysa bu veriler, kadınların sosyal yardım taleplerinin sadece bireysel ihtiyaçlardan değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin neden olduğu yapısal sorunların bir sonucu olduğunu gösteriyor. Ancak benim saha gözlemlerim ve okuduklarım gösteriyor ki, kadınlar sosyal yardımı sadece maddi destek olarak değil; aynı zamanda bir baskı alanı olarak da deneyimliyor. Bir görüşmemde 3 çocuk annesi, 42 yaşındaki bir kadın şöyle diyordu: “İhtiyacım vardı, yardım talep ettim. Ama o kadar çok belge istediler, o kadar sorgulandım ki… Kendimi suçlu gibi hissettim. Sanki hakkım değilmiş gibi.” Bir başka kadın ise belediyeden gelen yardımı “çok görmemek” gerektiğini söyleyip hemen ardından şunu ekledi: “Ama çok ses çıkarırsan bir dahakine alamazsın, herkes bilir bunu.” Bu örnekler, sosyal yardımların nasıl bir sessizlik beklentisiyle işlediğini; kadınların hak değil, minnet ilişkisi içinde tutulduğunu açıkça gösteriyor.

Yardım yerine hak temelli bir bakış mümkün mü?

Kadınların yalnızca ihtiyaç sahibi değil; hak sahibi bireyler olarak tanınması için
feminist sosyal politika çerçevesinde yeni modellerin inşa edilmesi gerekiyor. Bu noktada Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı, Şiddetsiz Toplum Derneği gibi yapılar, sosyal desteklerinyardım” değil, onarıcı ve güçlendirici bir perspektifle yürütülmesi için öncülük ediyor. Vakıf ve dernek örneklerinde olduğu gibi sosyal destek mekanizmaları kadının şiddet döngüsünden çıkmasını, kendi kararlarını vermesini, mesleki yeterliliklerini geliştirmesini ve bağımsız bir yaşam kurmasını öncelemelidir. Kadın Dayanışma Vakfı’nın sunduğu psikososyal ve hukuki destekler de yalnızca geçici çözümler değil, uzun vadeli güçlenme stratejileri üretmeye yöneliktir.

Nancy Fraser ne derdi?

Feminist teorisyen Nancy Fraser, sosyal adaletin sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal eşitlik ilkeleriyle sağlanabileceğini savunur. Fraser’a göre adaletin üç temel bileşeni vardır: dağıtım, tanınma ve katılım. Dağıtım (Redistribution): Kadınların düşük ücretli, güvencesiz ve görünmez işlere sıkıştırıldığı bir toplumda sadece yardım değil; kalıcı yapısal değişim gerekir. Kadınların sosyal güvencelere, kaliteli eğitime ve istihdama erişimi yeniden düzenlenmelidir. Tanınma (Recognition): Kadınlar yalnızca yoksul, “yardıma muhtaç” bireyler olarak değil; kendi deneyimi, bilgisi ve öznelliği olan bireyler olarak tanınmalıdır. Örneğin yalnız anneler, göçmen kadınlar ya da şiddet mağdurları genellikle sistem tarafından görünmez kılınır. Feminist politika bu görünmezliğe karşı durur. Katılım (Participation): Sosyal yardım sistemlerinin nasıl işleyeceğine dair karar alma süreçlerine kadınların katılımı esastır. Kadınlar yardım sisteminin yalnızca alıcısı değil, biçimlendiricisi de olmalıdır. Sessiz alıcılar değil, söz sahibi özneler. Bu üç ilke birlikte düşünüldüğünde, sosyal yardımlar bir “sus payı” olmaktan çıkar; dayanışmacı, eşitlikçi ve dönüşümcü bir toplumsal sözleşmeye dönüşebilir. Feminist sosyal politika, kadınları yalnızca “yardım edilen” değil; sistemin aktif kurucuları olarak görmek gerektiğini söyler.

Sonuç: Sessizlik değil ses, yardım değil. Hak!

Yardım değil hak, sessizlik değil ses, bağımlılık değil eşitlik… Kadınların sosyal
politikalardaki yeri ancak bu kavramlarla dönüşebilir. Sosyal yardımlar, kadınların susturulma ya da minnet içinde tutulma aracı olmamalıdır. Onların hayatlarına gerçek anlamda dokunan, onurlu yaşamı mümkün kılan hak temelli politikalarla yeniden düşünülmelidir.

Kaynak:

dergipark.org

nesnedergisi.com

data.tuik.gov.tr

data.tuik.gov.tr

Visited 22 times, 1 visit(s) today
Close