Yazar: 6:39 pm Köşe Yazıları

Sinemanın karanlık annesi: Her kadın şefkatli olmak zorunda mı?

Sinema salonunun karanlığında, perdede beliren o tanıdık silüet… Önce sıcacık bir gülümseme, kollayıcı duruş, iyileştirici bir dokunuş. Sonra birden değişen yüz hatları, soğuyan bakış, baskıya dönüşen sevgi. İşte tam o anda biz seyirciler olarak geriliyoruz. Çünkü görmeye alıştığımız “anne” figürü bir anda yerle bir oluyor.

Peki neden bu kadar rahatsız oluyoruz bir kadının “iyi” olmamasından? Neden annelik denince akla hep aynı şeyler geliyor: Fedakârlık, şefkat, koşulsuz sevgi? Ve neden bu kalıpların dışına çıkan her kadın karakter bizi oldukça tedirgin ediyor?


Carl Gustav Jung‘un deyişiyle, içimizde var olan “anne arketipi” sadece bireysel deneyimlerimizden değil, insanlığın ortak bilinçdışından besleniyor. Bu arketipin iki yüzü var: biri iyi, besleyici, yaratıcı; diğeri karanlık, boğucu, yıkıcı. Mitolojide Afrodit’in kutsallığı kadar Medusa’nın dehşeti de önemli bir yerde bulunuyor. Ve sinema, bu iki uçlu durumu en çıplak haliyle gözümüzün önüne seriyor.

Carrie (1976)

SİNEMANIN AYDINLIK VE KARANLIK ANNELERİ

Little Women‘ın Marmee’si gibi Jung’ın anne arketipindeki iki yüzden biri olan olumlu anne arketipli karakterler bize tanıdık geliyor. Marmee dört kızını özgür bireyler olarak yetiştiren, yumuşak ama bir o kadar da güçlü anne profilini oluşturuyor. Tree of Life‘taki Jessica Chastain’in canlandırdığı karakter, hayatın acımasızlığına karşı sevgiyle direnen kadını temsil ediyor. Mother filminde Hye-ja Kim’in canlandırdığı anne rolü ise oğlu için her çeşit fedakarlığı yapan, kendinden önce evladını önüne koyan bir anneyi sembolize ediyor. Bu karakterler Jung’un “olumlu anne arketipi”ni net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu annelere baktığımızda rahat nefes alıyoruz çünkü bildiğimiz ve güvendiğimiz topraktayız. Ama sonra karşımıza Black Swan‘ın boğucu annesi çıkıyor. Geçmişte gerçekleştiremediği hayallerini kızının üzerinden yaşamaya çalışan, sevgisini takıntıya dönüştüren bir anne bu. Carrie’nin dindar annesi, kızını günah korkusuyla büyütürken aslında onu resmen zihinsel bir hapishaneye kapatıyor.

Black Swan (2010)

Coraline’ın “diğer annesi” başta mükemmel görünüp sonra kontrolcü bir canavara dönüşüyor. Everything Everywhere All at Once‘taki Evelyn ise aynı anda hem baskıcı hem sevgi dolu olup tam bir iç çatışma halinde bizlere sunuluyor.

İşte bu noktada bu “karanlık anne”lerden rahatsızlık duymaya başlıyoruz. Çünkü bu anneler ile anneliğin sadece kutsal değil aynı zamanda karmaşık olduğunu, sadece iyiliği değil kötülüğü de içinde barındırdığını görüyoruz. Ve biz bu gerçekle yüzleşmek istemiyoruz. Çünkü “diğer anneler” görmeye hiç de alışık olmadığımız kişiler.

Caroline (2009)

Sinemadaki olumlu anne karakterleri izlerken memnuniyet duyuyor hatta alkış tutuyoruz ve
doğru olanın bu olduğunu düşünüyoruz, olumsuz anneler karşımıza geldiğinde ise nasıl olmaması gerektiğini, bütün bu karakterlerin ise korkunç olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bütün bu düşünceler bize ilmek ilmek işleniyor. Diğer anneleri anlamak yerine, yargılıyoruz.
İçselleştirmek yerine dışlıyoruz.

Toplumsal kodlar kadına şunları söylüyor: Verici ol, kendinden vazgeç, şefkatli ol, kendinden ziyade başkalarını düşün, ne olursa olsun bakım vermeye devam et.

Bu kodları her birimiz o kadar çok içselleştiriyoruz ki, bir kadın karakterin bu kalıpların dışına çıkması bizi yerle bir ediyor. Oysa Jung’un bize hatırlattığı şey çok net: insan ruhu hem ışık hem karanlıktır. Her birimiz bu iki uçlu durumu içimizde barındırıyoruz. Her birimiz biraz iyi biraz kötüyüz. Annelikte bundan bağımsız değil. Anne sadece iyi olmak, şefkatli olmak, bakım vermek, doğurgan olmak, bereketli olmak zorunda değil. Annelik başkaları için tükenmek, yıpranmak ve kendinden vermek değil.

ANNE Mİ YOKSA İNSAN MI?

Bence “diğer anneler”den bu kadar rahatsızlık duyuyor olmamız da onların bize kendi içimizde bastırdığımız yönlerimizi göstermesinden kaynaklanıyor. Her kadının içinde hem aydınlık hem karanlık taraflar var. Hem besleyen hem tüketen, hem koruyan hem boğan. Ve sinema, bu gerçeği perdede yansıttığında yeniden düşünüyoruz, sorguluyoruz. Sinemanın “diğer anneler”i aslında bize cesaret veriyor. Besleyici olmayan, annelik yapmayan, hatta anneliği reddeden kadınlar da aynı derecede değerli ve “doğru” olduğunu düşünmemiz için bize dolaylı bir şekilde yol gösteriyor. Mükemmel olmak zorunda olmadığımızı, karmaşık duygulara sahip olabileceğimizi, anne olsak da olmasak da önce insan olduğumuzu ve önceliğimizin de kendimiz olduğunu hatırlatıyor. En radikal annelik hali belki de bu olabilir; kendi iyiliğini de düşünebilen, kendi karanlık yanlarına da bakabilen, kusurlarıyla birlikte var olmaya cesaret eden bir kadın olmak. Ve belki de iyileştirme ve şefkat göstermesi beklenen bütün bu kadınların önce buna kendinden başlaması gerektiğini öğretmek.

Sonuçta her kadın şefkatli olmak, iyi olmak, besleyici olmak, kollayıcı olmak zorunda değil.
Ama kendine karşı dürüst olmak zorunda. Ve sinema, bu iki uçluluğu göstermeye devam
ettikçe, belki bir gün “iyi anne” ile “kötü anne” arasındaki çizgileri kaldırıp, sadece “insan olan anne”yi görebileceğiz ve konuşabileceğiz. Çünkü gerçek kurtuluş, kadınları melek ya da şeytan olarak kategorize etmekten vazgeçip, onları sadece insan olarak görmekte yatıyor.

Kapak Görseli: Gustav Klimt-Mother and Child

Visited 47 times, 1 visit(s) today
Close