Yıllardır bize kadın olmanın özveri demek olduğunu, sabretmek, susmak ve yetişmek zorunda olduğumuzu söylediler. Oysa her susturulmuş kadın sesi, içinde bir çığlık saklar. Bu, onlardan birinin sıradan günü. Görünmeyen mücadeleleri, fark edilmeyen yorgunluklarıyla…
Sabah çocuğun ağlayan sesiyle, yarım saatlik uykumdan uyanıp çocukla ilgilenmeye başladım. Yemeğini yedirdim, altını değiştirdim derken saate baktım; işe geç kalacağımı fark ettim. Hemen gidip eşimi uyandırdım. “Beni işe bırakman lazım, çok geç kaldım “Her sabah aynı şey ama…” diye homurdanarak lavaboya yöneldi. Alelacele üstüme bir şeyler geçirdim.
“Kahvaltı yok mu?”
“Yolda alırız bir şeyler.”
“Peki.” dedi homurdanarak.
Pardon ya, tüm gece çocuğun başında sen durdun, sen kalktın, emzirdin, yorgun düştün ya… Kahvaltı hazırlamamız lazımdı sana, nasıl unuturum? Ben mi? Yok canım, görevim bunlar benim.
Trafik asla ilerlemiyordu. İşe geç kalmanın verdiği panikle diken üstündeydim ki, önümüze kırmaya çalışan arabayı fark edip sıçradım.
Eşim kornaya basarak “Kesin kadındır bu” diyerek bastı kahkahayı.
Hadi ya, kadın mıdır? Geçen park halindeki arabaya çarpan sen değildin de kadın mıydı yoksa? Ehliyeti ikinci sınavda geçtiğini arkadaşlarından saklayan sen misin kadınlardan daha iyi bir sürücü? Aynı hatayı bir erkek yapsa “öhöhöh orkok şoför” olmuyor da kadın şoföre böyle deniyor, pardon?
Sırf bunları söylememek için dilimi ısırdım. Yolu izlemeye koyuldum. İşe koşturarak yetiştim. Çantamı masaya bırakıp kahvemi almaya yürürken iş arkadaşım: “Bugün sana ne olmuş ya, çok solgunsun,” dedi. Neyim vardı ki? Makyaj yapmamıştım sadece. “Makyaj yapmadım da.”
“Ama kadın dediğin bakımlı olur canım, dikkat et.” diyerek gülüp gitti.
Hadi ya, öyle mi olurmuş kadın dediğin? Sen ne bilirsin ya kadın ne diyor? Senin nasıl bir söz hakkın olabilir ki? Siz bizim göz zevkimizi bozunca biz bir şey demiyoruz ama. İlk önce dişlerinin arasındaki susamı temizle.
“Sinirlenme,” diye telkin ettim kendimi ve çalışmaya devam ettim.

Sonunda yer bulabilmiştim metroda. Yanımdaki erkek bacaklarını Anadolu’nun kapılarını Türklere açması gibi açmıştı, sığamadım.
“Pardon,” dedim kibar bir sesle.
Cık cıklayarak hafifçe toparlandı.
“N’oldu ya paşam, yerinde mi ettik seni? Rahatın mı bozuldu? Halbuki sen tapulu malınmış gibi yayılıp gidecektin ama keyfini de bozduk şimdi senin.”
Tüm günün sinirini çıkarmak istedim ondan ama yapamadım.
Ben de bacaklarımı açıp oturmaya başladım. Ona karşı yaptığım bu pasif direnişimi anladığını umarak.
Eve geldiğimde eşimi çoktan eve gelmiş, çocuğumuzla oynarken buldum.
“Hoş geldin,” diyerek beni öptü.
“Ne yemek yaparsın? Çok acıktım da.” Ben de çok acıkmıştım.
Sordun mu bir kere? Sürekli kendini düşün tabii. Ben bugün neler yaşadım biliyor musun? Neler geçti başımdan? Ama yok, sormak aklına bile gelmesin. Hemen midenin derdine düş. Sen hazırlasan, ben gelsem eve, ne olur ya? Bir bak, bir gün benden erken gelip yemek için beni beklemenin ne kadar saçma olduğunun farkında mısın?
Demek yerine:
“Bilmiyorum,” dedim. Üstümü bile değiştirmeden mutfağa geçtim.
Soğan doğrarken ağlamaya başladım. Gözyaşlarımı sildim ve yemeğe devam ettim.
Sonra sofrayı topladım, çocuğumla vakit geçirdim, evin dağınıklığını topladım derken çocuk ağlamaya başladı. Gittim, onu uyutmaya çalıştım. Çamaşırları yıkamaya koyuldum. Derken nihayet kafamı yastığa koydum. Derken çocuk tekrar ağlamaya başladı. Ben yine onunla ilgilendim.
Saat artık epey geçmişti ve benim en azından yarım saatlik bir uykuya ihtiyacım vardı.
Elimde özgür olabildiğim tek şeye.
Bu hikaye yalnızca bir kadının değil, toplumun ortak gerçeği.
Her susturulan kadın, bir gün kendi sesini bulur.
Belki bir fısıltıyla belki bir iç çekişle.
O ses büyür, çoğalır, yankılanır.
Ve toplum, o yankının içinde yeniden kurulur.
Sesimizin daha gür çıkacağı günlere…














