“Erkeklik sabit bir özellik değil, toplumsal cinsiyet ilişkilerinde sürekli müzakere edilen bir konumdur.”
-Raewyn Connell
Patriyarkal sistem sanılanın aksine sadece kadınlar için değil, aynı zamanda istenilen “erkeklik” kalıbına uymayan erkek bireyler için de çok büyük bir sorundur. Sistemin işleyişine baktığımızda erkeklik çoğu zaman sarsılmaz, sağlam ve güçlü bir kimlik olarak sunulur. Bu imaja uymayan erkek bireylere ise “kadın gibi” olduğunu ima eden bir takım sıfatlar iliştirilir. Fakat neden kırılmaz olan hep erkek olmak zorundadır? ve neden duygusal olmak bir zayıflık olarak algılanmakla birlikte, sadece kadınlara özgü bir durum olarak anlatılır?
Toplumda erkeklik kavramı
Geçmişten bugüne sürdürülen “Erkek olunmaz, erkek doğulur” inancı, toplum tarafından erkeklere yönelik bazı beklentiler doğurmuştur. Bu inanç erkeklerin “erkek” olmak için sadece var olmasının yeterli olmadığını, bazı özelllikleri taşıması gerektiğini ve ancak bu şekilde erkek olmaya layık olabileceğini savunur. Bu bir takım özellikler ise çoğunlukla fiziksel güçle ilişkin olup aynı zamanda sosyal özelliklere bağlı özelliklerle de açıklanır.
Fiziksel olarak yeterli olduklarını kanıtlamak zorunda olan erkekler, çok eski dönemlerden beri çeşitli ritüelleri yerine getirmek zorunda kalır. Geçmişte işkenceye dayanma üzerine olan bu ritüeller -hâlâ var olmakla birlikte- artık yerini daha çok askerliği tamamlama veya ilk cinsel deneyimini yaşamış olma gibi koşullara bırakır. Kadınların da “kadın” olarak kabul edilmesi için de bazı toplumsal koşulları yerine getirmesi gerekir. Kadın ve erkeklerin toplum tarafından “gerçek kadın/erkek” olarak kabul edilmesi için gereken bazı sosyal ve biyolojik gereksinimler vardır. Bu gereksinimler cinsiyete göre şekillenmekle birlikte kadınların gereksimleri daha çok fiziksel kriterlerle ilgili olup erkeklerinki daha çok sosyal kriterlere göre değişmektedir.

Erkekliğin kırılganlığı hangi koşullara bağlı?
Vandello ve Bosson’un “Precarious Manhood” çalışmasında yapılan bir deneyde araştırmacılar, katılımcılara “Eskiden gerçekten bir erkek (ya da kadın) idim; artık değilim” cümlesini okutmuş ve bunun nasıl yorumlanacağını sormuşlardır. Sonuç olarak erkekliğin kaybı çoğunlukla sosyal nedenlerle açıklanırken; kadınlığın kaybı ise daha çok biyolojik ya da fiziksel gerekçelerle ilişkilendirilmiştir. Bu deneye göre erkeklik kavramı erkeklere ait doğal ya da kalıcı bir özellik değil, aksine bulunduğu topluma sürekli kanıtlaması gereken ve kolayca yitirebileceği bir konum olarak anlatılmaktadır.
Erkeklik krizine dair başka örnek olarak ise Mehmet Bozok’a göre; Türkiye’den -Almanya başta olmak üzere- Avrupa’ya yapılan göçler sonucu erkeklik krizi ivme kazanmıştır. Erkeklerin geleneksel ataerkil pratiklerde sahip oldukları statü, erkeksi roller ve meşruiyet sahipliği göçle birlikte uğradıkları kültürel, ekonomik ve sosyal dönüşüm sonucu değişmiştir. Daha düşük statülü ve vasıfsız işlerde çalışan erkeklerin yanında kadınlar, ev içerisindeki görünmez emeklerini sürdürmekle birlikte kimi zaman daha hızlı uyum sağlamıştır. Böylelikle erkeklerin geleneksel “aile reisi” rolü zayıflamaktadır. Peki kırılgan erkeklik feminizme nasıl yansıyor?
Kırılgan erkekliğin feminizme yansıması
Kırılgan erkeklik, erkeklerin toplumsal statülerini kaybetme korkusuyla kadınlara ve feminizme karşı savunmacı ya da saldırgan davranışlar sergilemesine yol açmaktadır. Erkeklerin, feminizmi kendi “erkeklik statülerine” karşı tehdit olarak algılamaları, onlara aksini kanıtlama ihtiyacı doğurmaktadır ve bunun sonucunda ataerkil normları sürdürmek için şiddet, kontrol veya baskı gibi davranışlara yönelebilmektedirler. Dolayısıyla kırılgan erkeklik, feminizmi bir eşitlik mücadelesi olarak değil, erkekliğe yönelik bir tehdit olarak görme eğilimini pekiştirir.
Sosyal medyada son zamanlarda çokça görülen her davranışa “eril/dişil” özellik atfetme durumu ise çoğu zaman kadını güçsüz göstermektedir. Ağlayan erkeği görünce yapıştırılan “kadın gibi” sıfatı ve yine aynı şekilde sporda ağırlık kaldıran bir kadına yapılan “benden daha erkek” yorumları dünyayı kadına ve erkeğe ait olmak üzere ikiye bölmekte ve hiçkimsenin alanından çıkmasına hak tanımamaktadır. Böylece toplumsal hayat ikili karşıtlıklar üzerinden kurgulanır; erkekliğin sınırları katılaşırken, kadınlık zayıflıkla özdeşleştirilir. Bu durum feminist mücadelenin karşısındaki en görünmez ama en güçlü dirençlerden biridir.
Kaynak:













