Sosyal adalet nedir?
Sosyal adalet kavramı, toplum içindeki kaynak dağılımının, fırsat eşitliğinin ve yapısal hiyerarşilerin nasıl düzenlenmesi gerektiğine ilişkin temel bir referans noktasıdır. Kavram, özünde birbirini tamamlayan iki boyuta dayanır. Pozitif hukuk bağlamında sosyal adalet, herkesin kanunlar karşısında hem bağlayıcılık hem de fırsat bakımından eşit olmasını ifade eder. Sosyolojik bağlamda ise üretim sürecinde ve sonrasında ortaya çıkan değerlerin topluma yayılmasını, sosyal tabakalar arasındaki aşırı farklılaşmanın sınırlandırılmasını ve derin eşitsizliklerin önlenmesini amaçlar.
En basit ifadeyle adalet, toplumun her ferdinin sadece kâğıt üzerinde değil, fiili olarak da onurlu bir yaşam sürebilmesi için gerekli olan imkânlara erişebilmesidir. Ancak bu kavram, yirminci yüzyıl itibarıyla oldukça karmaşık ve çok katmanlı bir tartışma zeminine oturmuştur. Sosyal adalet talebi, yalnızca hukuki ve sınıfsal eşitsizlikleri değil, cinsiyet, ırk ve bakım emeği gibi alanlarda ortaya çıkan yapısal adaletsizlikleri de kapsamak zorundadır. Nitekim feminist teori, sosyal adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak, görünmeyen ve değersizleştirilen emek biçimlerini görünür kılmayı hedefler. Bu nedenle sosyal adalet için yapılan her çağrı, aynı zamanda feminist adalet talebinin de zeminini güçlendirir ve onun nihai hedeflerine doğru atılmış bir adım niteliği taşır.

Görsel kaynak: voicemag.uk
Sosyal adaletin kavramsal çerçevesi ve tarihsel evrimi
Adalet kavramının tarihsel gelişimi İlk Çağ felsefesine, özellikle Platon’un sistematik değerlendirmelerine ve Aristoteles’in erdem ile “polis” (şehir devleti) üzerine yürüttükleri tartışmalara kadar geri götürülebilir. Ancak Aristoteles’in evrensel adalet (iustitia universalis) arayışı, Sanayi Devrimi’yle birlikte derinleşen gelir eşitsizliklerini ve çağdaş dönemin karmaşık üretim ilişkilerini açıklamakta yetersiz kalmıştır. Bu dönüşüm, adaleti bireysel bir erdem olmaktan çıkarıp toplumsal bir bölüşüm sorunu haline getirmiştir.
Hukuk felsefesi ve politika bağlamında kavramın politik bir talep olarak somutlaşması 19. Yüzyılda ivme kazanmıştır. Karl Marx ve devrimci toplum felsefesi teorisyenleri, kapitalist üretimdeki sömürüyü ifşa ederek adaleti doğrudan “sınıf” temelinde tartışmaya açmıştır. Ancak bu süreçte Marx yalnız değildi. Louis Blanc, kapitalizmin verdiği zararların devlet yardımı ve sendikalarla aşılabileceğine inanırken, anarşizmin kurucusu Pierre-Joseph Proudhon mülkiyet ve faizi sorgulayarak adaletsizliğin köklerine işaret etmiştir. Özellikle 1848 Avrupa Devrimleri sırasında “dayanışma” ve “kardeşlik” kavramları öne çıkmış; John Stuart Mill gibi düşünürler, üretim sürecinde açığa çıkan verim ve kârlılığın sadece sermaye sahiplerine değil, onu çalışarak var eden işçi sınıfına da dağıtılması gerektiğini savunmuştur.
Yirminci yüzyıla gelindiğinde, 1929 Büyük Buhranı’nın getirdiği devasa işsizlik ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, “devletin sorunlara duyarsız kalması” durumunun sürdürülemez olduğunu kanıtlamıştır. Lorenz von Stein’in “hukuk devleti”nin ancak “sosyal devlet” ilkesiyle tamamlanabileceği tezi bu dönemde pratiğe dökülmüş; sosyal adaleti anayasal güvence altına alma ihtiyacı doğmuştur (Örneğin, 1949 Alman Anayasası’nda devletin “sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanması ve Bismarck dönemine uzanan sosyal sigorta sistemlerinin kurumsallaşması gibi).
Yusuf Has Hacib’den modern kuramcılara uzanan bu uzun serüvende sosyal adalet artık sadece felsefi bir tartışma değil; sınıf farklılıkları, kaynaklara erişimdeki asimetriler ve temel ihtiyaçların karşılanamaması gibi devasa yaşamsal problemlerle yüzleşmek ve bunlara kurumsal çözümler üretmek zorundadır.

Görsel kaynak: meredith.edu
İki uç kutup: Rawls ve Hayek arasındaki ontolojik ayrışma
Çağdaş dönemde sosyal adaletin nasıl sağlanacağı (veya sağlanıp sağlanmaması gerektiği) tartışılırken iki zıt teorik eksen karşımıza çıkar.
- John Rawls ve hakkaniyet: Rawls, adaleti “hakkaniyet” olarak tanımlar ve meşhur “bilgisizlik peçesi” argümanını sunar. Ona göre rasyonel bireyler, kendi konumlarını bilmedikleri bir varsayımsal durumda, eşitsizliklerin ancak toplumun en dezavantajlı kesiminin yararına olması halinde kabul edilebileceği bir düzende anlaşacaklardır. Rawls için adalet, devlete dezavantajlıları koruma görevi yükleyen kurumsal bir sorumluluktur.
- Friedrich Hayek: Neoliberalizmin önde gelen isimlerinden biri olan Friedrich Hayek ise sosyal adaleti “semantik bir dolandırıcılık” ve bir “serap” olarak nitelendirerek reddeder. Hayek’e göre piyasa, tıpkı bir doğa olayı gibi “kendiliğinden doğan bir düzen”dir ve piyasanın yarattığı eşitsizliklere “adaletsiz” demek, bir depreme “adaletsiz” demek kadar anlamsızdır.
Bu teorik ayrışma, yalnızca felsefi bir tartışma olarak kalmaz; günümüz ekonomik politikalarının yönünü de doğrudan belirler. Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren baskın hale gelen serbest piyasa paradigması, Hayekçi yaklaşımı pratik politika haline getirerek sosyal adalet fikrini sistematik biçimde geri plana itmiştir.
Sosyal adalet ne işe yarar? Kurumsal körlüğe ve yapısal adaletsizliğe karşı bir kalkan
Sosyal adaletin bir felsefi itirazdan ziyade pratik bir zorunluluk olduğunu hatırlamak gerekir. Sosyal adalet ne işe yarar? En temel işlevi, sistemin ürettiği kurumsal körlük ve yapısal adaletsizlikleri ifşa edip dengelemektir. Salt ekonomik büyümeyi önceleyen sistemlerin “hukuk önünde herkes eşittir, piyasa kendi içinde tarafsızdır” söylemi eşitsiz başlangıç koşullarını görmezden gelir.
Örneğin, devletin şiddet gören veya yoksulluk çeken kadınları koruyacak yeterli sosyal politikalar (sığınma evleri, kreşler, ekonomik destek mekanizmaları) üretmemesi, piyasanın “tarafsızlığı” değil; doğrudan erkek şiddetini ve yapısal sömürüyü besleyen kurumsal bir körlüktür. Sosyal adalet tam da burada devreye girer: Dezavantajlı bireyin “kendi başının çaresine bakması” gereken soyut bir adalet anlayışı yerine, devletin aktif politikalarıyla koruyucu ağlar örmesini ve kâğıt üzerindeki eşitliği fiiliyata dökmesini sağlar.
Piyasa paradoksu: Girişimcilik söylemi ve sistemin gizli omurgası “rutin emek”
Güncel ekonomik sistem, kamuoyuna “girişimciliği” adeta teolojik bir kurtuluş doktrini olarak sunar ve bireylere “kendi hayatlarının CEO’su” olmalarını, her türlü riski kendi omuzlarına almalarını öğütler. Bu söylem, dinamizm getirse de çoğu zaman sermaye ile işçi arasındaki eşitsiz ilişkiyi kamufle etme işlevi görür.
“Risk alan patron” yalanı
Liberallerin sıkça kullandığı “Patron risk alıyor, o yüzden kârın çoğunu almalı” argümanı, pratik hayatta büyük bir yanılsamadır. Doruk Madencilik (Yunus Emre Termik Santrali) örneğinde görüldüğü üzere, şirket maliyetlerin arttığını ve piyasa koşullarının zorlaştığını belirterek üretimi durdurmakta ve işçilerin maaşlarını aylarca ödememektedir. Bu durum, “risk” denilen şeyin aslında patronun değil, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçinin sırtında olduğunu kanıtlar.
Patron, devletteki bağlantıları sayesinde ihale almaya devam ederken veya zararı gerekçe göstererek ödemeleri keserken; işçi, alamadığı maaşıyla açlık sınırında yaşam mücadelesi vererek gerçek riski üstlenmektedir. Sistem her ne kadar Silikon Vadisi girişimcilerini yüceltse de, küresel üretimin çarkları hiçbir inovasyon hedefi olmayan, düşük ücretli ve rutin işlerde çalışan devasa bir işçi kütlesinin omuzlarında dönmektedir. Harry Braverman’ın teorize ettiği “emeğin niteliksizleşmesi” ile iş süreçleri parçalanmış, çalışanlar daha ucuz ve kolay değiştirilebilir hale getirilmiştir.

Görsel kaynak: linkedin.com
Feminizm, kesişimsellik ve görünmez emeğin sosyal yeniden üretimi
Sosyal adaletin tesis edilememesi “yapısal adaletsizlik” olarak tanımlanır. Bu noktada Sosyal Yeniden Üretim Teorisi, kapitalizmin can damarının sadece ofislerdeki “ücretli emek” değil, evlerde gerçekleşen ve büyük oranda kadınlar tarafından sunulan “ücretsiz bakım emeği” olduğunu ortaya koyar.
Maden işçisinin veya rutin emekçinin her gün işe gidebilmesi için karnının doyurulması, kıyafetlerinin yıkanması ve duygusal olarak desteklenmesi gerekir. Bu süreçlerin kahir ekseriyeti kadınlar tarafından ücretsiz olarak üstlenilir. İşte tam bu noktada kesişimsellik (intersectionality) kavramı karşımıza çıkar. Maden işçisinin sınıf temelli yaşadığı sömürü ile evdeki kadının cinsiyet temelli yaşadığı sömürü birbirinden bağımsız değildir; aksine birbirini besleyen, kesişen ve iç içe geçen mekanizmalardır.
“Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerde adalete yönelik bir tehdittir. İçinden çıkılamaz bir karşılıklılık ağı içine yakalanır, alın yazısının tek bir biçimine bağlanırız. Bir kişiyi doğrudan etkileyen her ne olursa olsun herkesi dolaylı yoldan etkiler.”
— Martin Luther King, Jr.
Sosyal devlet hizmetlerden çekildikçe, bakım yükü tamamen kadınların omuzlarına itilmektedir. Maden işçisinin maaşını alamadığı her gün, evdeki kadının bu kısıtlı imkânlarla aileyi hayatta tutma çabası, eşitsizliğin feminist boyutunu ve emeğin görünmeyen kısmını teşkil eder.
Tüm bu yapısal eşitsizlikler ve sömürü mekanizmaları göz önüne alındığında, akla şu kritik sorular gelmektedir: Sosyal adalet mücadelesi feminizmi de kapsayan bir hareket midir? Yoksa feminizm, sosyal adalet anlayışı ile ortak hedef ve çıkarlara sahip, ayrı yollarda yürüyen müttefik bir ideoloji midir? Bu ikilemin cevabı, feminizmin sosyal adaleti nasıl okuduğunda gizlidir.
Feminizm için sosyal adalet, dışarıdan desteklenecek bir ‘yan mücadele’ veya sadece hedeflerin kesiştiği geçici bir ‘ortaklık’ değildir; varoluşsal bir zemindir. Toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin ve bakım emeği sömürüsünün devam ettiği, kadının salt sisteme ‘ücretsiz bir can simidi’ olarak yedeklendiği bir düzende, herhangi bir adaletten söz etmek imkânsızdır. Bu nedenle, ‘sosyal adalet için mücadele eden gruplardan biri de feministlerdir’ veya ‘ortak hedefleri olan ayrı bir ideolojidir’ demek eksik kalır.
Feminizm, sosyal adaletin tanımını baştan yazan, ‘özel alan politiktir’ diyerek görünmez emeği adalet terazisine koyan kurucu ve ayrılmaz bir özneyken, sosyal adalet de feminizmin nihai hedefine ulaşması için yürümesi gereken ana yoldur. Maden işçisinin yerin altındaki direnişiyle evdeki kadının çırpınışını aynı düzlemde buluşturan şey, paralel ilerleyen iki ayrı çıkar değil, tam da bu organik bütündür.

Görsel kaynak: dusunbil.com
Sonuç: Sosyal devlet bir tercih değil, emniyet supabıdır
Feminist idealler ve sosyal adalet talebi, devletin dezavantajlı grupları destekleyen aktif politikalar üretmesini zorunlu kılar. Bu sadece ahlaki bir “iyilik” değil; temel gelir destekleri ve ücretsiz bakım hizmetleriyle piyasanın yarattığı yıkımı onaran, sistemin çökmesini engelleyen yapısal bir emniyet supabıdır. Peki, ufuktaki yapay zekâ devrimi, sosyal devlet ihtiyacını ortadan kaldıracak bir kurtarıcı mı, yoksa bu ihtiyacı çok daha acil hale getirecek yeni bir kriz dalgası mı olacak?
İşler tamamen yok olmasa dahi esnekleşip parçalandığında, “çalışıyor olmak” ile “insanca yaşamak” arasındaki bağın kopması yeni bir çalışan yoksullar ordusu yaratmayacak mı? Daha da önemlisi, bu teknolojik dönüşüm evdeki bakım emeğini ortadan kaldırmayacağına göre, sosyal devletin geri çekildiği her noktada bu yük yeniden kadınların omuzlarına mı yıkılacak? Bu alanda yepyeni soru işaretleri oluşturan yapay zekânın sosyal adalet terazisine ne koyacağı tartışmaya değer koca bir bilinmez olarak karşımızda duruyor.
Gelinen noktada asıl tehlike sadece işsizlik değil, emeğin değerinin ve “çalışmanın” insan hayatındaki anlamının tamamen aşınmasıdır. Eğer üretim insana ihtiyaç duymaz hale gelir ve çalışmak kitleler için karın doyurma ve saygınlık kazandırma işlevini tamamen kaybederse, o zaman “sosyal adalet” talebimizi hangi temeller üzerine yeniden kuracağız?
Kaynakça
Tebble, A. (2009). Hayek and social justice: A critique. Critical Review of International Social and Political Philosophy, 12(4), 581–604.
Cumhuriyet. (2026, Nisan 28). Bakanlık heyetiyle görüşmüşlerdi… Doruk Madencilik işçileri kazandı: Talepler kabul edildi, eylemler sona erdirilecek.
Topakkaya, A. (n.d.). Sosyal adalet kavramı sadece bir ideal midir?.
Federici, S. (2019). ‘Social reproduction theory: History, issues and present challenges’, Radical Philosophy 204, Spring 2019, pp. 55–57.
UN Women. (2025, June 12). Intersectional feminism: What it means and why it matters right now.
Abaslı, E. (2025, Aralık 29). Kesişimsellik kavramı. KadınKöy.
Learman, J. (2018, May 30). A Social worker’s perspective on feminism. Meredith College.
Görsel kapak: shamillahwilson.com














