Yazar: 8:58 pm Toplumsal Cinsiyet Sözlüğü

Abolitionist Feminizm nedir?

Günümüzde cezalar artık ne adalet üretiyor ne de şiddeti durduruyor. Siyasal alanda bir sopa olarak işleyen sistem, adi suçlar bakımından caydırıcılığını yitirmiş durumda. Suç, giderek daha görünür biçimde övünülen ve normalleştirilen bir pratiğe dönüşüyor. Bu tablo, “daha fazla ceza” refleksinin neden işlemediğini değil, kimi zaman tam tersini ürettiğini gösteriyor.

Abolitionist feminizm (ilga edici feminist yaklaşım), şiddet ve “suç” meselesine yalnızca bireysel fail–mağdur ilişkisi üzerinden bakmayan; devletin ceza hukuku, polislik ve hapishane pratiklerini de şiddetin parçası olarak analiz eden bir feminist hattır. Bu yaklaşım, adaleti cezalandırmayla eşitleyen refleksin — özellikle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet söz konusu olduğunda — sorunu çözmek yerine yeniden üretebildiğini savunur. Ceza sistemi “arızalı” olduğu için değil, çoğu zaman tam da tasarlandığı gibi çalıştığı için adaletsizlik üretir.

Çözüm, daha fazla ceza değil; şiddeti mümkün kılan toplumsal koşulların dönüştürülmesidir. Bu çerçeve, seks endüstrisi tartışmalarını da içerir: Fuhuş ve pornografi, abolitionist feminizm açısından “bireysel seçim” anlatısından önce, eşitsizlikleri ve erkek talebini örgütleyen yapılar olarak okunur.

Görsel kaynak: theemancipor.org

Abolitionist feminizmin teorik çıkış noktası

Abolitionist feminizm, 1970’lerden itibaren radikal feminist düşünce içinde şekillenen daha geniş bir politik hattın içinden gelişti. Bu dönem, feministlerin yalnızca hukuki eşitliği değil; devlet, cinsellik, aile, şiddet ve erkek egemenliğinin yapısal biçimlerini birlikte sorguladıkları bir kırılmaydı.

Radikal feministler şunu savunuyordu: Kadınların ezilmesi, münferit ihlallerin değil, toplumun en temel kurumlarına işlemiş güç ilişkilerinin sonucudur. Bu nedenle cinsellik, pornografi ve fuhuş feminist teori için “özel tercihler” değil; politik, ekonomik ve ideolojik alanlardır.

Abolitionist feminizm ve anti‑carceral köken

Abolitionist feminizm, yalnızca seks endüstrisi tartışmalarından doğmuş bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda tarihsel olarak “anti‑carceral feminizm” olarak adlandırılan, devletin cezalandırıcı aygıtlarına dayanmayan bir feminist hattın içinden gelişmiştir. Bu hat, özellikle liberal feminizmin şiddete karşı çözümü polis, mahkeme ve hapishane üzerinden kurmasına karşı bir itiraz olarak ortaya çıkar. Bu çerçevede şiddet, yalnızca bireyler arası bir sorun olarak değil; devlet, ekonomi ve ırkçı‑ataerkil yapılarla iç içe geçmiş yapısal bir mesele olarak ele alınır. Abolitionist feminizm, radikal feminizmden, sömürgecilik karşıtı hareketlerden ve hapishane karşıtı mücadelelerden beslenir.

Prspektife göre ceza hukuku, polislik ve hapishaneler “yanlış uygulamalar” değil; ırkçı, ataerkil ve kapitalist bir düzenin sürekliliğini sağlamak üzere kurulmuş kurumlardır. Sorun sistemin bozulması değil, işlevinin ta kendisidir. Bu nedenle abolitionist feminizm, polis ve hapishane merkezli çözümleri reddeder. Hedef, cezalandırmayı merkezine alan düzeni genişletmek değil; onu gereksiz kılacak toplumsal modeller kurmaktır.

Hapishane‑endüstri kompleksi (prison‑industrial complex) olarak adlandırılan yapı da bu bağlamda ele alınır: yoksulluk, evsizlik, bağımlılık ve ruh sağlığı gibi toplumsal sorunlara gözetim, polislik ve hapis yoluyla “çözüm” üreten devlet‑özel sektör çıkar ağları.

Abolitionist feminizmin burada önerdiği yön, cezalandırmanın yerine toplumsal dönüşümü koymaktır. Critical Resistance’ın ifadesiyle mesele, “build models today that can represent how we want to live in the future” — yani bugünden, gelecekte nasıl yaşamak istediğimizi temsil eden modeller inşa etmektir.

Hapishaneler, siyasal kontrol ve Türkiye bağlamı

Hapishaneler çoğu zaman toplumsal hayatın değişmez bir parçası gibi düşünülür. Oysa tarihsel olarak hapishane görece yeni bir kurumdur. İlk ortaya atıldığında, bedensel cezalar, sürgün ve zorla çalıştırma yerine “ıslah” fikrine dayanan bir çözüm olarak sunulmuştur. Bugün ise bu anlatının büyük ölçüde çöktüğü görülüyor.

Birçok ülkede olduğu gibi Batı Avrupa örneklerinde dahi, hapishanelerin suçu azaltmakta ve insanları topluma yeniden kazandırmakta yetersiz kaldığı biliniyor. Birleşik Krallık verileri, cezaevinden çıkanların önemli bir kısmının yeniden suçla ilişkilendiğini; cinsel şiddet vakalarında ise kovuşturma ve mahkûmiyet oranlarının son derece düşük seyrettiğini gösteriyor. Bu tablo, cezanın ne mağduru koruduğunu ne de şiddeti anlamlı biçimde azalttığını ortaya koyuyor.

Türkiye’ye bakıldığında ise tablo daha da sertleşiyor. Ceza sistemi yalnızca adaletsizlik üretmekle kalmıyor; açık biçimde siyasal bir kontrol ve bastırma aracına dönüşüyor. Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken birçok söz ve eylem kriminalize edilirken, tutukluluk yargılama başlamadan fiili bir cezaya dönüşüyor.

Buna karşılık, adi suçlar ve erkek şiddeti söz konusu olduğunda ceza düzeni neredeyse tamamen işlevsiz. Çok sayıda kadın cinayetinin ve ağır şiddet vakasının, uzun sabıka kayıtlarına sahip kişiler tarafından işlendiği biliniyor. Buna rağmen ne etkin koruma mekanizmaları işletiliyor ne de şiddeti önleyici bir sonuç ortaya çıkıyor. Son yıllarda çıkarılan af düzenlemeleriyle bu yapı daha da derinleşmiş; ceza, şiddeti önleyen bir araç olmaktan ziyade keyfî biçimde dağıtılan bir siyasal enstrümana dönüşmüş durumda.

30 Haziran’da İBDA‑C bağlantılı Büyük Doğu Akıncıları Derneği’nin LeMan dergisi (Bu kısım sorunlu gelirse şöyle değiştirilebilir: Geçtiğimiz haziran ayında radikal islamcı bir grubun bir dergi) binasına düzenlediği saldırı, yalnızca dergiye yönelmiş organize bir linç girişimi değil; laikliğe, ifade özgürlüğüne ve kadınların kamusal alandaki varlığına yönelen tehditlerin geldiği noktayı da gözler önüne serdi. “Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat” ve “Ya onlar ölecek ya biz” sloganlarıyla gerçekleşen saldırının ardından, şiddete tepki gösteren akademisyen Aslı Aydemir’in aylarca tutuklu kalması, ceza sisteminin nasıl bir hedef saptırma aracına dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir.

Hakkında iki kez iddianame hazırlanan, her ikisi de delil yetersizliği ve çelişkiler nedeniyle iade edilen Aslı Aydemir’in ortada açılmış bir dava dahi yokken aylarca cezaevinde tutulması, yalnızca adil yargılanma hakkının ihlali değil; cezanın, yargıdan bağımsız bir siyasal disiplin mekanizmasına dönüştüğünün açık göstergesidir.

Görsel kaynak: nonprofitquarterly.org

Abolitionist feminizm fuhuşa ve pornografiye nasıl bakar?

Abolitionist feminizme göre fuhuş, pornografi ve benzeri endüstriler erkek talebi üzerine kurulu pazarlardır. Bu pazarlarda satılan şey yalnızca “hizmet” değil, kadın bedenine erişimdir. Bu nedenle bu alanlar, bireysel tercihlerden çok, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin ürettiği yapılar olarak ele alınır.

Bu perspektif, “seçim” ve “rıza” kavramlarına temkinle yaklaşır. Yoksulluk, çocukluk çağı istismarı, aile içi şiddet, göç, bağımlılık, eğitim eşitsizliği ve toplumsal dışlanma gibi koşulların, fuhuşa giren kadınların anlatılarında tekrar tekrar ortaya çıkması, bu alanın soyut bir özgürlük alanı olmaktan ziyade çoğu zaman bir hayatta kalma stratejisi olarak şekillendiğini gösterir. Aynı şekilde rıza da, eşit güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

Bir tarafın ekonomik zorunluluk içinde, diğer tarafın satın alma gücüne sahip olduğu bir ilişkide rıza, abolitionist feminizme göre politik olarak sorunlu bir kavrama dönüşür. Bu nedenle abolitionist feminizm, odağı fuhuş yapan kadınlardan alıp, satın alan erkeklere ve bu piyasayı mümkün kılan yapılara çevirir. Kadınlar bu çerçevede suçlu değil, sistemin içinde zarar gören taraftır. Sorun bireyler değil, talebi ve eşitsizliği yeniden üreten düzendir.

Abolitionist politika, liberal feminizmle çatışma ve eleştiriler

Abolitionist feminizmin en bilinen hukuki yansıması Nordik modeldir. Bu modele göre fuhuş yapan kişi suçlu değildir; satın alan kişi ve aracılar suçludur. Devletin rolü, fuhuşu düzenlemekten ziyade, bu alandan çıkmak isteyenlere barınma, terapi, eğitim ve ekonomik destek sağlamak olmalıdır. Amaç, piyasayı “daha güvenli” hâle getirmek değil, onu toplumsal olarak gereksiz ve kabul edilemez kılmaktır. Bu yaklaşım, liberal feminizmle açık bir gerilim içindedir.

Görsel kaynak: criticalresistance.org

Liberal feminizm seks işçiliğini rıza ve bireysel özgürlük temelinde bir iş olarak ele alırken, abolitionist feminizm bunun yapısal eşitsizliği görünmez kıldığını savunur. Bu nedenle iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca yöntem değil, dünyaya bakış farkıdır.

Abolitionist feminizm aynı zamanda, deneyimleri tek tipleştirmek, kadınların ajansını görmezden gelmek ve yeraltını büyütmekle eleştirilir. Abolitionist feministler ise bireysel anlatıların önemli olduğunu kabul etmekle birlikte, feminist politikanın görevinin mevcut koşulları yönetmek değil, bu koşulları üreten sistemi sorgulamak olduğunu savunur.

Sonuç

Abolitionist feminizm; ister seks endüstrisindeki bedensel sömürü, ister ceza sistemindeki kurumsal şiddet olsun, şiddeti bireysel “seçimler” veya “suçlar” parantezinden çıkarır. Fuhuş ve pornografi, bireysel tercihlerden ziyade erkek talebi üzerine kurulu yapısal bir eşitsizliğin ürünüdür; tıpkı hapishanelerin adaletin değil, toplumsal kontrolün aracı olması gibi. Her iki alanda da hedef, sadece semptomları cezalandırmak değil, bu sömürü mekanizmalarını besleyen kök koşulları ortadan kaldırmaktır.

Bugün, cezalandırma merkezli adaletin hem dünyada hem de Türkiye’de büyük bir tıkanma yaşadığı tarihsel bir eşikteyiz. Suçun ve suçlunun tanımını yeniden yapmanın; güvenliği polis ve kelepçeyle değil, sosyal güvence ve onarıcı adaletle kurmanın vaktidir.

Abolitionist feminizmin asıl pusulası; insanların cezalardan korktukları için değil, yanlışın bilincinde oldukları ve düştüklerinde onları ayağa kaldıracak kolektif bir dayanışma ağının varlığını bildikleri bir dünya hayalidir. Bu hayal, bugünün cezalandırma aygıtlarına karşı, daha adil ve özgür bir toplumsal düzenin sadece bir ihtimal değil, bir zorunluluk olduğunu hatırlatır.

Kaynakça / Okuma önerisi:

Ethical Unicorn. (March 26/2021). What is Abolition Feminism, What Is Carceral Feminism & What Could a World Without Prisons Look Like? In Transform Harm.

Kitana Ananda. (July 21/2022). What Is Abolition Feminism and Why Do We Need It Now? In Nonprofit Quarterly.

Abolition. Feminism. Now. — Angela Y. Davis, Gina Dent, Erica R. Meiners, Beth E. Richie.

Görsel kapak: sfonline.barnard

Visited 25 times, 1 visit(s) today
Close