Yazar: 10:43 am Köşe Yazıları

“Güçlü kadın” olmak zorunda değilsin!

Bir kadın ağladığında çevresinden duyduğu ilk şey çoğu zaman şudur: “Sen güçlüsün, kalkarsın.” Bazen anne söyler bunu, bazen en yakın arkadaş. Bazen de kadının kendi içinden gelen bir ses. Yıllarca içselleştirilmiş, artık kime ait olduğu bile unutulmuş bir ses. Kırılmak için izin gerekiyor artık ve bu izni kimse vermiyor.

Feminist hareketin kadına kazandırdıklarından biri de şüphesiz görünürlüktü. Çalışan kadın, karar veren kadın, sokağa çıkan kadın, sesini yükselten kadın… Hepsinin mücadelesi gerçek ve kıymetli ama bir noktada bir şeyler kaydı. “Güçlü kadın” imgesi, kadını özgürleştirmek için doğdu; ancak zamanla yeni bir kalıba dönüştü. Tıpkı eskiden “iyi eş, iyi anne ol” denilmesi gibi, şimdi de “güçlü ol, yıkılma, üstesinden gel” deniliyor ve bu gücü kim tanımlıyor?

Dayanıklılık bir erdem mi yoksa bir zorunluluk mu?

Sosyal medyaya bakıldığında tablonun ne denli keskin olduğu görülüyor: “Ağlarsan zayıfsın, ama ağlamazsan duygusuz.” İki uç arasında sıkışıp kalmak. Kadın ya çok kırılgan ya da çok soğuk bulunan biri. Ortası yok. Orta, zaten kadına tanınmıyor. Güçlü kadın söylemi iş dünyasında da kendini gösteriyor. Terfi almak isteyen kadından beklenen: Duygularını gizlemesi, sert müzakerelerde ses tonunu düşürmesi, hamileliğini “doğru zamana” bırakması. Yani güçlü olması ama bu gücün bedeli; neyin hissedilebileceğini, neyin söylenebileceğini, neyin istenebileceğini denetlemek.

“Kadınlar her şeyi yapabilir” dediğimizde bunu bir özgürleşme çığlığı olarak mı söylüyoruz yoksa kadına yüklenen her şeyi normalleştirme biçimi olarak mı? Çünkü şu an pek çok kadın hem tam zamanlı çalışıyor hem evi çekip çeviriyor hem çocuk yetiştiriyor hem de “iyi hissettirici” içerikler tüketerek ruh sağlığına “yatırım yapıyor.” Tükenmişliği büyük ihtimalle kendi başarısızlığı olarak okuyor. Oysa bu tükenmişlik; bireysel bir zaaf değil, yapısal bir yük.

Kırılganlık bir bir gerçekliktir

Güçlü kadın anlatısının en sinsi tarafı şu: Kadını hem yüklüyor hem de yükün altında ezildiğinde suçlu hissettiriyor. “Sen güçlüsün” cümlesi çoğu zaman bir teselli değil, bir uyarıdır aslında. “Güçlüsün, o yüzden taşımalısın” demek. Oysa kırılganlık, insanın en dürüst hâlidir. Ağlamak zayıflık değil, birikim. Yardım istemek çöküş değil, farkındalık. Bir kadının “artık taşıyamıyorum” diyebilmesi, güçlü olduğunu inkâr etmek değil; sınırlarını tanımak demektir ve sınırlarını bilen insan, kendini bile bile tüketen insandan çok daha sağlıklıdır.

Feminist perspektiften bakıldığında asıl soru şu olmalıdır: Güçlü olmak kadının özgür seçimi mi yoksa dayatılan bir beklenti mi? Eğer bir kadın güçlü olmayı seçiyorsa bu onun hakkı ama güçlü görünmek zorunda hissediyorsa, bu artık özgürlük değil; biçimi değişmiş bir baskı.

Görsel kaynak: uplifers.com

Yeni bir dil mümkün

Belki de ihtiyacımız olan şey, “güçlü kadın” imgesini yıkmak da değil; genişletmek. Güçlü kadın, acısını bastıran değil de acısıyla yüzleşebilen kadın olabilir. Güçlü kadın; her şeyi tek başına çeken değil de yardım istemeyi bilen kadın olabilir. Güçlü kadın; yorulduğunda durabilen kadın da olabilir. Çünkü asıl güç; kırılmamakta değil, kırıldıktan sonra kendine dürüst olmakta yatıyor ve bir kadın ancak o dürüstlükle hem kendine hem de bu mücadeleye gerçekten sahip çıkabiliyor.

Güçlü olmak zorunda değilsin. Sadece gerçek olmak yeterli.

Visited 30 times, 1 visit(s) today
Close