Yazar: 2:20 pm Köşe Yazıları

“Abartı” denilerek susturulan kadın düşünceleri

Toplumsal cinsiyet konuları üzerinden yapılan tartışmalar veya tanımlamalar, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bir konuyu eleştirel bakış açısıyla ele alıp farklı bir perspektif sunmaya çalışmak, toplum tarafından ve toplumun, normları empoze ettiği bireyler tarafından sert bir şekilde reddediliyor. Bazen reddedilmese de “Destekliyoruz, kimi zaman biz de öyle düşünüyoruz ama bu o kadar da değil”, “Bunu da abartmışlar” gibi yerleşik ve sorgu içermeyen düşüncelere sahip oluyor pek çok kişi.

Daha derin ve sert toplumsal meselelerin ele alınmasından rahatsız olan kesimler, aslında eğer daha sert meseleleri kendi hayatlarında da sorgularlarsa, benliklerinin derinliklerinde büyük bir içsel çatışma yaşayacaklardır. Bunun yanında tabii bir de aileden, toplumdan karşılaşacakları sert tepkiler var. Ancak önemli bir nokta var ki; özellikle kadınlar için söylenen destekleyici ve normlara eleştirel yaklaşan düşüncelerin “abartı” olarak görülmesi, çoğu zaman feminizmin kendisinden çok, onun nasıl algılandığıyla ilgilidir.

Görsel kaynak: www-vox-com.translate.goog

Değişim cesaret ister

Birey sorguladıkça yaşam tarzını, bakış açısını, eylemlerini, etrafındaki insanları değiştirmek, dönüştürmek isteyecektir. Bu değişim, pozitif edinimler getirecek olsa da beraberinde negatif edinimler de getirecek. Çünkü farklılıklar, toplumun tarafından yargılanır da ayıplanır da. Bunun sebebi ise farklılıkların ve değişimin düzene bir “tehdit oluşturma” potansiyelinin olması ve değişimin her zaman konforu bozacak olması.

Bireyin değişim için göstereceği cesaret, kendi hayatına bilinçsizce empoze ettiği normları, kendisine giydirilen kalıpları sorgulamasında yatıyor. Sorgulamalar, benlik parçalanmalarına ve çatışmalara yol açsa da birey eğer ki tüm bu çatışma sürecinin doğal olduğunun bilincine varırsa; toplum ile çatışmasını önemsemeyecektir. Çünkü bilecektir ki tarihe damgasını vurmuş her entelektüel duruş, geleneklerin ve normların dışında var olan kişilerdir.

Nedir bu “abartı” görülen düşünceler?

Çekirdek bir aileyi düşünelim. Klasik bir geleneksel düzende; kadın ev hanımı, erkek iş sahibi çalışan ve bir de çocuk olsun. Baba, her gün evin maddi gelirini karşılama sorumluluğu için çalışırken; anne de evde tüm iş sorumluluğunu üstlenir. Evdeki tüm iş sorumluluğu sadece temizlik ve yemek yapmak ile sınırlı değildir; bir de her şeyden daha zor olan çocuk bakımı vardır.

İki tarafın onayı ile karar verilip dünyaya getirilen çocuk bakımı özellikle Orta Doğu kültüründe maalesef ki en çok anneye yükleniyor. Çünkü çocuk bakımında ve gelişiminde annenin rollerinin güya daha çok önemli olduğu söylenip “Kadının işi ne? Zaten çalışmıyor. Evdeki iş yükü yorucu değilken tabii ki çocuğa da bakacak” denilerek çocuk bakımı da tek bir omuza yükleniyor. Oysaki bir çocuğun özellikle mental açıdan sağlıklı bir hayat sürmesi için iki ebeveynin de eşit derecede ilgi ve bakımı gereklidir. İşte abartı görülen ilk düşüncelerden biri de bu: Kadının, sırf dışarda çalışmıyor diye dört duvar ile ilgili tüm işi yapma zorunluluğuna karşı duruşu.

Erkek gibi çalışmadığı için, kadının evdeki yükü çok daha hafif ve basit görünüyor. Bu durumda da kadının yapması gereken işler “basitleştirilerek” güya zihinsel güç ve emek gerektirmeyen düşünceler kadına atfediliyor. Oysaki bir birey yetiştirmek kadar ciddi başka bir şey ne olabilir? Çocuğun kimliğinin gelişmesindeki en önemli zamanlar, neden tek bir ebeveyne yüklenir? Bunun nesi tam anlamıyla sağlıklı olabilir?

Bizim gibi toplumlarda her bir bireyin mutlaka eksiklik ve yetersizlik hisleri tam da bu durumlardan ötürü ortaya çıkmış değil midir? Bu yaşam tarzını yaşayan benzer toplumlarda mutlaka bir ebeveyn eksikliği hissetmez mi bir çocuk? Yoksa neden bu kadar travmatik ilişkiler çeker insanlar hayatlarının en önemli dönemlerinde? Tüm bu sorunların sebepleri, eksik ve yetersiz ebeveyn davranışlarından ortaya çıkmaz mı?

Görsel kaynak: apacikradyo.com.tr

Yaşanmış bir olay örneği

Bir gün kız kıza vakit geçirmek için çıkılan bir günün sonunda kafeye çocuğu ve baba bir anda geliyor ve baba, anneye: “Ya sen nerelerdesin, çocuk seni özledi, artık eve gelmeyeceğini bile düşündük” diyor. Oysaki eğer kafeye gelmeselerdi zaten birkaç dakika içerisinde kalkılacaktı ama baba, 2 saat bile dayanamadan çocuğuyla daha fazla vakit geçiremeyip annenin arkadaşlarıyla vakit paylaştığı kafeye resmen “baskın” yapıp çocuğu bıraktı ve yanlarından ayrıldı.

Çok basit gibi görünen olay, aslında içler acısı. Gelişmemiş toplumlar bu durumu basit olarak nitelendirir elbette; bu o toplum için normaldir. Çünkü kadın, kendinden feragat edip çocuğuyla tüm gün ilgilenmek zorundadır. Kadının bu durumdan isyan edip kendine, arkadaşlarıyla bile bir vakit ayıramaması “abartı” olarak görülür. Ne de olsa baba evin maddi gerekçelerini karşılamak için dışarda yoruluyordur, kadın zaten evde bir enerji harcamıyorken çocuğuyla ilgilenmemesi kabul edilebilir bir şey değildir ataerkil bir düzen için.

Bir başka abartı olarak görülen ama en hassas durum: Kadınların kamusal alanda yaşadıkları taciz, takip edilme korkusu ya da gece yalnız yürürken duydukları tedirginlik. Kadınlar bu kaygılarını anlattıklarında genelde bunun “paranoya” ya da “abartı” olduğu söyleniyor. Hatta karşı tez olarak; “erkekler de gece geç saatlerde yalnız yürüdüklerinde tedirgin oluyor çünkü serseri kişiler erkeklere de saldırıp kavga çıkartabiliyorlar” düşünceleri sunuluyor. Oysa pek çok ülkede yapılan araştırmalar, kadınların büyük bir kısmının hayatının bir döneminde sokak tacizi ve hatta maalesef ki daha fazlalarını da yaşadığını gösterir.

Bir erkeğin yaşadığı saldırı genelde cüzdan çalma veya fiziksel şiddet ile sonuçlanır ki elbette bu durum da hafife alınması gereken bir şey değildir. Ancak erkek, kadın gibi tecavüze, tacize yani bedenin sınırlarını zorlayacak şiddete maruz kalmaz. Çünkü hiçbir erkek sahip olduğu mahrem organı yüzünden bu olayları ve kaygıları yaşamaz.

Erkeklerin gece saatlerinde yaşadıkları sıkıntıları, kadınların yaşadıkları sıkıntılar ile aynı çerçeveye sıkıştırılması kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü erkeklerin gece saatlerinde korktukları şey; cüzdanlarındaki paraların çalınması olacaktır. Tecavüze uğramak değil! Bu iki durumu aynı kefeye koyup “ama biz de o korkuları yaşıyoruz” demek gerçekliği görmezden gelmek demektir.

Bir diğer sorun ise: Kadınların ücret eşitsizliği. Terfi süreçlerinde dışlanma veya  “cam tavan” (glass ceiling) sorununu dile getirdiklerinde bunun bazen bireysel bir sorun olduğu, eskiden bu eşitsizliklerin olduğu ancak artık her alanda “eşit” olunduğu söylenir. Fakat ekonomi ve sosyoloji literatüründe bu kavram, kadınların üst yönetim pozisyonlarına ulaşmasını engelleyen yapısal engelleri açıklamak için kullanılır. Hatta tüm bu zorluklara rağmen bir başarı gösteren kadınlara da “Kadınlığını kullanmıştır kesin” gibi çirkin, yaftalayıcı cümleler kullanılır. Kadınların başarısının bile arkasından mutlaka bel altı çirkin yargılamalar söylenir.

Maalesef ki en normal görünen bir diğer abartı düşünce de kadının bedeni ve yaşamı üzeri hakkında söylenen söz hakları. Kadınların doğurganlık, beden politikaları veya toplumsal güzellik normları üzerine yapılan eleştiriler de çoğu zaman “aşırı ideolojik”, “abartılı” ya da “gereksiz bir hassasiyet” olarak küçümseniyor. Bunun maalesef ki en çarpıcı örneği: Evlilik içinde kadının istemediği bir cinsel ilişkiyi “olması gereken” olarak görmek. Ne de olsa evli bir kadın, kocasının her ihtiyacını karşılaması gereken bir kadındır. Cinsel ilişkiyi reddetmesi, absürt bir durum olmaktan başka bir şey değildir. Kocasını istemeyecek de ne yapacak? Değil mi? Bu çirkin mecburiyet, çok uzun zamandır hukukta bile gerekli kabul edilip evlilik içi zorlu cinsel ilişki tecavüz olarak görülmüyordu. Neyse ki mücadeleler sonucu artık hukukta evlilik, sürekli bir “rıza” anlamına gelmiyor. Her cinsel ilişki için anlık ve açık rıza gerekli görülüyor ve rıza dışı gerçekleştirilen her eylem artık suç.

Bir kadının evlilik içi o anki cinsel ilişkiyi reddetmesi, evlendikten sonra uzun bir süre çocuk doğurmak istememesi; bireysel özgürlük, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır. Bir kadının çocuk sahibi olup olmama, ne zaman çocuk sahibi olacağı veya kaç çocuk sahibi olacağı konusundaki kararları çoğu zaman bireysel bir mesele olmanın çok ötesindedir.

Görsel kaynak: facebook.com

Kültürel normlar, dinî yorumlar ve devlet politikaları maalesef ki bu alanlara fazlasıyla müdahil oluyor. Bu durum özellikle şu konularda tartışma yaratıyor: “İdeal anne” beklentisi, kürtaj hakkı, doğum kontrol yöntemlerine erişim, devletlerin nüfus politikaları, kadınların nasıl giyinmesi gerektiğine dair normlar, hamilelik ve annelik üzerine sosyal beklentiler, kadınların cinselliğinin denetlenmesi… Dolayısıyla kadınlar üzerinde kurulan her bir tahakküm ahlaki ve politik düzenlemeler içeriyor ve artık kadının bedeni de sorunları da politik bir alana dönüştürülerek “abartı” olarak görülüyor. Oysaki tüm bu sorunların “abartı” olarak nitelendirilmesi çoğu zaman tartışmayı bireysel duyarlılığa indirger. Böylece mesele yapısal bir sorun olmaktan çıkarılıp kişisel bir hassasiyet gibi sunulur.

Mesele, kişisel hassasiyetler değil. Mesele, tüm sistematik baskıcı toplumsal sorunların verdiği tek taraflı hissiyatlar. Kadınların yaşadığı hiçbir sorun, hiçbir zaman abartı olmadı. Patriyarkanın “düzen” ve “gerekli” olarak gördüğü tüm bu sistematik sorunlar, bir cinsiyetin rollerini yapay bir şekilde inşa edip içten içe tükenmesine yol açmaktan başka bir şey yaratmıyor.

“Abartı” diye susturulmaya çalışılan her karşıt söz, gerçeğin yarattığı rahatsızlıktır. Çünkü toplumlar, o sorunların adının konmasından ürker. Kısacası her onarılmak istenen düşüncenin “abartı” olarak görülmesi, taleplerin fazlalığından ve gereksizliğinden ziyade; bu taleplerin alışılmış düzeni sarsmasından kaynaklanır ve “abartı” yargısı, toplumun bir savunma refleksidir. Bu yüzdenabartıdiye kenara itilen her itiraz, uzun süre görmezden gelinmiş gerçeklerin dile gelişi ve duyulmak istemeyen hakikatlerin kapıyı ısrarla çalmasından başka bir şey değildir.

  • Yazıda belirtilmeyen abartı görülen başka konular: Regl sancısının fazlalığı, doğum sancısı, aile içi cinsiyetçilik, ikili ilişkide yaşanan cinsel tacizler, evlilik içi cinsel saldırı, giyim özgürlüğünün kısıtlanması, namus cinayetleri, güzellik normlarına eleştiri, kürtaj hakkı, boşanma hakkı, kariyer-annelik çatışması…

Bu köşe yazısı, yazarın kişisel görüşleri ve deneyimleri çerçevesinde yazılmıştır.

Görsel kapak: www-vox-com.translate.goog

Visited 42 times, 1 visit(s) today
Close