“Regl misin sen?”, “Bir öyle bir böyle, tam bipolar gibisin”, “abartıyorsun, drama queen misin?”
Kadınlar sinirlenince agresif, üzülünce abartı, fikrini değiştirince bipolar, itiraz edince regl ilan ediliyor. Gündelik hayatta her insanın yaşadığı bu hissiyatlar çoğu zaman bir duygu olarak değil, bir hastalık belirtisi gibi karşılanıyor. Bu cümleler her ne kadar şaka gibi söylense de günün sonunda hiç de masum değiller. Kadınların duygularını küçümseyen bu dil, aslında çok eski bir alışkanlığın bugünkü hali.
Duygunun kadınlıkla, aklın erkeklikle eşleştirilmesi
Yüzyıllardır duygu kadınlıkla, akıl ise erkeklikle eşleştiriliyor. Erkek, mantık ve rasyonelliğin temsilcisiyken; kadın, sözde duygusal ve irrasyonelliğin temsilcisi kabul ediliyor. Çünkü kız çocuklarına şefkat, mahcubiyet, hassasiyet öğretilirken; erkek çocuklarına güçlü, soğukkanlı ve duygusuz olmaları telkin edildi. Araştırmalar, bu farkın biyolojik değil, toplumsal cinsiyet sosyalleşmesiyle üretildiğini gösteriyor. Yani kadınların daha duygusal olduğu fikri doğuştan değil, öğretilmiş bir rol.
Kadın öfkesinin bastırılması ve patolojikleştirme
Feminist psikoloji, kadınların öfkesinin özellikle bastırıldığını söyler. Çünkü öfke, güç ve talep içerir. Patriyarkal düzen ise kadınların talepkâr değil uyumlu olmasını ister. Bu yüzden kadın öfkesi çoğu zaman histeri ya da abartı olarak etiketlenir. Tarihsel olarak histeri tanısının neredeyse sadece kadınlara konulması da bunun tıbbi bir örneğidir. Dolayısıyla kadınların duygularının patolojikleştirilmesi yeni değil, köklü bir alışkanlık.

Histeri tanısının tarihsel mirası
Kadın duygularının patolojikleştirilmesi yalnızca güncel bir dil meselesi değil, tarihsel bir sürekliliğe sahiptir. Histeri tanısı yüzyıllar boyunca neredeyse yalnızca kadınlara atfedilmiş, kadınların kamusal alana çıkma, itiraz etme ya da norm dışı davranma girişimleri hastalık olarak yorumlanmıştır. Bu durum, kadın bedeninin ve duygularının tıbbi söylem aracılığıyla denetlenmesinin bir yolu olarak işlemiştir.
Modern dönemde histeri tıbben bir kadın hastalığı olmaktan çıkarılmış olsa da kültürel düzeyde kadın hâlâ abartan, dengesiz ya da aşırı duygusal olarak etiketlenmeye devam etmektedir. Dolayısıyla bugün kullanılan; “regl misin?” “Drama yapıyorsun” ya da “bipolarsın sanki” gibi ifadeler, tarihsel olarak kadınlara yöneltilen histeri suçlamasının güncel ve gündelik versiyonlarıdır.
İş yerinde duyguların geçersizleştirilmesi
Histeri suçlamasının nasıl işlediğini görmek için akademik metinlere bakmak bile gerekmiyor çünkü gündelik hayatta karşılaşılan küçük sahneler yeterince açıklayıcı. Örneğin bir ofis toplantısında, proje dağılımının adil olmadığını düşünen genç bir kadın çalışan söz alıp itiraz ettiğinde ortam bir anda gerilir. Erkek bir çalışan aynı kararlılıkla konuştuğunda inisiyatif aldı denirken, onun sesi biraz yükseldiğinde fazla alıngan ya da agresif olduğu fısıldanır. Toplantıdan sonra kimse söylediği şeyleri tartışmaz, yalnızca bugün biraz gergindi galiba denir. Böylece talep ettiği adalet görünmez olur, geriye sadece kadının ruh hali kalır.
Özel ilişkilerde gaslighting ve kendinden şüphe
Benzer bir tabloyu özel ilişkilerde de görmek mümkündür. Partneri tarafından sürekli sözünün kesildiğini ya da duygusal emeğinin karşılıksız kaldığını dile getiren bir kadın, çoğu zaman her şeyi büyütüyorsun ya da çok dramatiksin tepkisiyle karşılaşır. Bir süre sonra haklı olduğu konularda bile kendinden şüphe etmeye başlar. “Gerçekten abartıyor olabilir miyim?” “Gerçekten fazla mı hassasım? Kadının duyguları sorgulandıkça, yaşadığı sorunların gerçekliği de silikleşir. Böylece sorun çözülmez, yalnızca kadının kendini ifade etme cesareti kaybolur.

Psikiyatrik etiketlerin bir susturma aracı olarak kullanılması
Daha çarpıcı olan ise duyguların doğrudan psikiyatrik etiketlerle susturulmasıdır. Bir kadın bir gün neşeliyken ertesi gün üzgün olduğunda, yani aslında her insan gibi dalgalı bir ruh hali yaşadığında, hemen “bipolar mısın?” “Borderline mısın?” “Dengesiz davranıyorsun” gibi sözler duyabilir. Oysa bu tanılar ciddi ruh sağlığı durumlarını ifade ederken, gündelik dilde bir aşağılama aracına dönüşür. Tanı koymak bir şakaya indirgenir fakat bu şakanın hedefi hep aynıdır: Kadının tepkilerini akıl dışı göstermek. Böylece söyledikleri tartışmaya bile değmezmiş gibi kabul edilir. Çünkü akılcı olmayan biri zaten ciddiye alınmaz.
Utandırma ve kendini sansürleme döngüsü
Etiketlemeler zamanla kadınların kendi duygularından utanmasına yol açar. Ağlamamak, kızmamak, yüksek sesle konuşmamak, fazla görünmemek için sürekli kendini kontrol etmek zorunda kalırlar. Sanki var olmanın kabul edilebilir tek yolu daha az hissetmekmiş gibi. Oysa bastırılan her duygu, aslında dile getirilemeyen bir ihtiyaç ya da bir adalet talebidir. Kadınların öfkesinin bastırılması, onların taleplerinin de bastırılması anlamına gelir.
Sonuç olarak; kadınların duyguları bir teşhis değil, bir deneyimdir. Histeri denilerek susturulan şey aslında bir talep, bir sınır ve bir adalet arayışıdır. Belki de artık kadınları düzeltmeye veya teşhis koymaya çalışmak yerine, dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Kaynakça:
Çoban, D. (2020). Histeri belası: Medea ve Hedda Gabler. Görünüm, 9, 13–26.
Tekke, A., & Şatır, E. B. (2025). Duygular ve erkeklik: Türk toplumunda duyguların cinsiyetlendirilmesi. Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 1, 1–12.
Yıldırım, F., & Gül, H. (2021). Toplumsal cinsiyete duygusal bakış. KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 23(41), 578–590.















