“Bu bir aşk hikâyesi değil, aşkla ilgili bir hikâye” cümlesiyle başlayan 500 days of Summer filmi, öğrenilmiş aşk tanımından oldukça uzak bir perspektifte iki partnerin sıradışı ilişkisini ele alıyor. Film öncelikle Tom ve Summer’ın çocukluklarını nasıl geçirdiklerine değiniyor. Tom, çocukluğunu duygusal yaşayarak hayatını “doğru insanı bulma” düşüncesi ile inşa etmiş, Summer ise hayatındaki her şeye realistik yaklaşarak “bağlanmamayı” kendisine bir değer olarak benimsemiş.
Tom, anlam yüklediği herhangi bir şeyden kopmakta zorlanırken bu Summer için tam tersi. Çünkü Summer duygusal herhangi bir şeye Tom kadar anlam yüklemez. Hatta hayata yaklaşımı daha özgürce olan Summer, küçükken en sevdiği saçlarını bile kesme cesaretini gösterebilen bir karakterdir. Çünkü Summer için bir şeylere duygusal anlamlar yüklemek, dramatize etmek mantıksız ve gereksizdir yani o hayatı olduğu gibi yaşar. Fakat Tom için bu böyle değil.
Bu sefer duygusal olan kadın değil
Genelde filmlerde, dizilerde vs. kadınlar daha duygusal, ilişkiden kopamayan, en çok seven karakterler olarak ele alınır. 500 Days of Summer filminde bu yerleşik algının tamamen değiştirilmesi ve farklı bir bakış açısı sunması çok değerli. Çünkü toplum, kadının ilişkide erkeğe göre daha sadık, duygusal ve kabullenici olmasını bekler. Fakat bu filmde kadın bu rollerin çok ötesinde.
Summer, öğretilmiş kalıpların dışına çıkıp bir kadın olarak daha gerçekçi ve rasyonel bir duruş sergiliyor. Tom ise en ufak benzerliklerden, ortak yanlardan aşkın anlamlar çıkarıp bu soyutluktan kendini besliyor. Aslında bunlar, toplumun beklemediği ve çoğu zaman yanlış bulduğu kadın ve erkeğe göre iki farklı duruştur. Çünkü toplum erkeğin daha realistik, sert, zorlamaktan korkmayan ama aynı zamanda “umursamaz” bir karakterde olmasını ister. Kadının da daha duygusal, anlamlı, anaç duygularla hareket eden, yuvasının dağılmaması için veya ilişkisinin bitmemesi için mücadele eden bir karakterde olmasını ister.

Görsel kaynak: cinemaetceteracom.wordpress.com
Kadına ve erkeğe toplum tarafından dayatılmış bu roller o kadar çok içselleştirilir ki; filmdeki gibi bir hikâyeye denk gelindiğinde, bunlar “sıradışı” olarak yorumlanır. Aslında bir noktada sıradışıdır gerçekten de. Çünkü o içselleştirme sonucunda ilişki dinamikleri de bu kalıplara göre farkında olmadan oluşturulur. İnşa edilen bu roller genelde sorgulanmadan benimsenir ve bunun normal ve doğal olduğu varsayılır.
Oysaki bu roller kurgusaldır. Yani süregelen bir anlayışın, kadın-erkek ilişkisini görece daha dengeli, kategorize ve düzenli hale getirmesidir. Bireyler bu rolleri benimsemek yerine özgür iradeleriyle kendilerini özgün inşa etmeyi seçtiklerinde de toplumla ve kendi kurgulanmış kimlikleriyle çatışmalar yaşar. Erkeğe ve kadına, yerleşik algıların dışında olan herhangi bir davranış ve görüş yakıştırılmaz, hatta ayıplanır.
Filmde, kadına ve erkeğe yüklenen rol, toplumun kabul etmeyeceği düzeydedir. Çünkü gerçek hayatta bu ilişki dinamiği, birçok yönden alay konusu olacaktır. Örneğin Tom’un aşırı romantik duruşu ile alay edilip: “Ne biçim erkeksin, bir kadın için ağlayıp depresyona giriyorsun!” minvalinde cümleler kurulabilir. Summer için ise kendi duygularını ve eylemlerini hayata karşı bakış açısına göre öncelediği için: “Sana âşık olan adamı nasıl bırakırsın?” “Bir daha öyle birini nasıl bulacaksın?” “Neden ilişkin için yeterince çaba göstermiyorsun?” gibi cümleler kurulabilir. Bu gibi yaklaşımlar da bireyin tercih ettiği ve yaşamak istediği hayatı yargılar.
Filmin felsefesi
Film, aşkın idealize edilmesi ve gerçeklik arasındaki farkı vurgular. Tom, Summer’a olan aşkını kusursuz ve kaderle bağlantılı bir şey olarak görürken, Summer aşkı daha gerçekçi ve özgürlükçü olarak değerlendirir ve ona göre yaşar. Filmde Summer’ın perspektifi, “Platon’un aşkın idealleştirilmesi felsefesine” (Platon’un felsefesinde aşk, bir yoksunluk bilincidir ve aşkın aşamalarının sonunda, artık sevilen şey bir kişi değil, güzelliğin kendisidir) bir eleştiri olarak görülürken; Tom’un deneyimi de aşkın öznel olduğunu ve herkesin kendi bakış açısına göre yaşadığını gösterir.
Aşkın idealize edilmiş hali aslında -özellikle kadın için- toplumun bir başka dayatması olarak da karşımıza çıkar. Bireylerin aşkı en derin ve en anlamlı, tek doğru aşk şeklinde yaşamasını ister geleneksel düşünce. Toplum da çoğunlukla geleneksel düşüncenin izninden gider.
Zaten aşk, arabesk kültüre de çokça hitap eder. Yani duyguların en derinini yaşamak, dramatize etmek ve kimi zaman da hezeyan içinde yaşamak. Toplum da bu aşırılığı bir mücadele olarak değerlendirebilir. O zaman toplum tarafından idealleştirilen aşk için de savaşmak gerekir(?). Çünkü topluma ve inşa edilen geleneksel yapılara göre aşk tektir ve tek kişiye aşık olursun.
İki karakterin felsefi yaklaşımlarını ele alırsak: Tom’u kader, Summer’ı da özgürlük çerçevesinde analiz edebiliriz. Tom hayata determinist (kadeci) yaklaşırken, Summer egzistansiyalist (varoluşçu, özgürce seçimler yapan) bir yaklaşım sunar. Summer’ın felsefesi de toplumun oluşturduğu ve dayattığı rollere ters düşer. Çünkü Summer bu felsefesi doğrultusunda bağımsız, özgürlüğüne düşkün ve kendi mutluluğunu dışsal bir ilişkiye bağlamadan yaşar. Duygusal ilişkilerin içinde olduğunda da bu felsefeye göre hareket eder. Tom’un da yaklaşımı her ne kadar toplumla bağdaşsa da (kaderci oluşu) determinist yanını aşırı romantik yaşaması onu da toplumla ters düşürecektir.
Summer’ın dünyasında anlam arayışı yoktur; hayatı olduğu gibi yaşar. Tom ise anlamı, başkasıyla olan ilişkide bulmaya çalışır, bu beklentiler de onu hayal kırıklığına sürükler. Aslında film de bu noktada izleyiciye “birey kendi anlamını kendi yaratmalı” düşüncesini aşılar.

Görsel kaynak: ktswblog.net
Zincirleri kıran bir duruş
Tom, Summer’a olan aşkından ötürü onu idealize eder ve geleneksel “tek doğru aşk” mitini ona yükler. Tek doğru aşk miti, kadını erkeğin hayalleri içinde bir figür haline getirir. Bu da şu demektir: Bir kadın, kendi kimliği, iradesi ve özgür seçimleri olan bir özne değil de erkeğin kendi kafasında kurduğu ideallerin yansıması haline gelir. Yani kadın, erkeğin gözünde onun ihtiyaçlarını, hayallerini, arzularını tamamlayan bir “rol” olarak var olur. Tabii Summer bu mitin dışında kalır: O, “erkek için var olan kadın” değildir. Kendi kararları, tercihleri ve yönelimleri vardır. Hayatını hep kendi seçimleriyle yönlendirir; şehri, işi, aşkı, evliliği… Summer, kendi kimliğini kendi iradesiyle inşa edebilen bir kadındır.
500 Days of Summer, kadınların toplumsal, ekonomik ve özellikle de duygusal olarak bağımsız bir varlık olabileceğinin en iyi sinemasal örneklerinden biridir. Kadının aşk ilişkilerinde, erkeğin ideali olmasından uzaklaşıp topluma rağmen kendi varlığını kurabilen bağımsız bir özne olması ve hayat yolculuğunu bunlara göre çizmesi bu filmde çok iyi şekilde işlenmiştir. Kadının, özgürlüğü kaybetmeden ilişki yaşayabileceğini ve hatta gerekirse ilişkiyi reddederek kendi yolunu çizebileceğini gösterir.
Kaynakça:
Meşeli Eray. (2017). Bu Bir Aşk Hikâyesi Değil, Aşkla İlgili Bir Hikâye: 500 Days of Summer. In Film Hafızası.
Çevik Büşra. (2023 Mart 15). Aşkın 500 Günü – İlişkiler ve Beklentiler. In Altı Üstü Psikoloji.
Kapak görsel kaynağı: mubi.com














