Bir topluluğu görünür kılmak, en azından o topluluğun bir parçasıymış gibi düşünmeden mümkün değil. Yaşadıkları sorunları, korku ve endişelerini, sevdikleri ve mutlu oldukları şeyleri anlamadan onlar hakkında bir şeyler üretmeye çalışmak kimsenin keyif almadığı ürünler ortaya koyuyor. Seyirci, sadece güzel görünüp kahraman tarafından kurtarılmaktan başka rolü olmayan kadın karakterlerle ya da karakter çeşitliliği ve çeşitli grupların temsili üzerinden eleştirilme korkusuyla yazılan LGBTQ+ karakterlerle bağ kuramıyor. Mesele sadece ekrana “çeşitlilik” koymak değil, o çeşitliliğin hikâyeye doğal biçimde işlemesini sağlamak. Ne yazık ki sinema ve dizi dünyasında bu sınav her zaman başarıyla verilemiyor.
Zoraki temsil: Kadın karakterlerin yazımındaki çıkmazlar
Sinema ve televizyon, toplumsal dönüşümün en güçlü aynalarından biri olmayı sürdürüyor. Kadın ve LGBTQ+ karakterlerin temsil biçimleri ise bu aynada en çok tartışılan yansımaların başında geliyor. Son yıllarda, sözde kapsayıcı görünen ama aslında sığ yazılmış karakterlerin eleştirilerin odağına yerleştiğine tanık oluyoruz. Oysa mesele, bir karakterin kadın ya da LGBTQ+ olmasında değil; bu karakterlerin nasıl yazıldığında. İyi yazılmış kadın karakterler ya da LGBTQ+ bireyler, izleyicide hayranlık uyandırıyor; hatta kendi kimliklerini ve yönelimlerini izleyiciye kabul ettiriyorlar. Öte yandan kötü yazılmış karakterlerde ise, izleyici haksız biçimde karakterin cinsel yönelimi ya da kimliğini suçlu ilan ediyor. Çünkü karakterin başka bir özelliği yeterince işlenmediğinde, tüm eleştiriler tek bir noktada yoğunlaşıyor: kimliğinde. Yani bir karakterin sevilmemesinin nedeni, aslında senaryodaki sığlık ya da empati eksikliği olmasına rağmen, suç çoğu zaman kadın olmalarına ya da farklı bir cinsel yönelime sahip olmalarına yükleniyor.
İkilemi görmek için popüler kültüre kısa bir yolculuk yapalım. Marvel’ın Endgame filmindeki meşhur “She got help” sahnesini hatırlayalım. Kadın kahramanların bir karede toplanması, kâğıt üzerinde müthiş bir feminist mesaj gibi duruyordu. Ama sahne o kadar bağlamdan kopuktu ki, seyircinin aklında “bir anda kızlar sahneye doluşmuş” hissi bıraktı. Sonuç? Güçlü bir dayanışma anı yerine, alay konusu olan yapmacık bir tablo. Oysa temsil illa böyle göze sokulmak zorunda değil. Alien filmindeki Ellen Ripley mesela. Ripley, seyircinin gözüne “bakın güçlü kadın” diye sokulmadı; hikâyenin doğal akışı içinde zaten güçlü bir karakterdi. Aynı şekilde Star Wars’ta Leia Organa (Carrie Fisher), ya da Kill Bill’deki The Bride (Uma Thurman) karakterleri, izleyiciye zorlama bir mesaj vermeden güçlü ve çok boyutlu kadın temsilleri sundular. The Good Place’de Eleanor Shellstrop (Kristen Bell) da benzer şekilde seyircinin gözünde sahici bir karakter olarak yer buldu.

Görsel kaynak: thegoodplace.fandom.com
Bu örneklerin arasında The Good Place’ten Eleanor Shellstrop’a ayrı bir parantez açmak istiyorum.. Kristen Bell’in hayat verdiği Eleanor, başlangıçta bencil, sorumsuz, ahlaki açıdan sorunlu bir karakterdi. Bana kalırsa böyle bir karakter olması da, hayat hikayesine bakarak gayet normaldi. Ancak dizi boyunca kendi hatalarıyla yüzleşen, öğrenen ve değişen bir kadın olarak büyüdü. Bunu yaparken bir kahramana yakışır şekilde etrafındaki karakterleri de ileri taşıdı. Onu feminist açıdan değerli kılan da buydu: Seyirciye, kadın kahraman olmanın kusursuz olmak değil, değişime açık olmak anlamına geldiğini gösterdi. Fleabag ise benzer şekilde kırılganlıkları ve çelişkileriyle feminist eleştirmenlerin gözdesi oldu.
Sexy lamp test
Bir karakterin iyi yazılıp yazılmadığını anlamak için kullanılan feminist testlerden biri de“Sexy lamp test”. Kelly Sue DeConnick’in geliştirdiği bu test, oldukça basit: eğer bir kadın karakteri hikâyeden çıkarıp yerine “seksi bir lamba” koyarsanız ve hikâyenin gidişatı değişmezse, o karakter aslında iyi yazılmamış demektir. Yani, kadın karakter sadece dekoratif bir işlev görüyor, hikâyeye gerçek bir katkı yapmıyor demektir. Bunun en bilinen örneklerinden biri, Sam Raimi’nin Spider-Man serisindeki Mary Jane. Çoğu sahnede sadece kurtarılmayı bekleyen ya da Peter Parker’ın duygusal motivasyonunu sağlayan bir figürden öteye gidemiyor. Mary Jane’i çıkarıp yerine hikâyeyi ilerletecek herhangi bir nesne ya da “seksi lamba” koysak, olay örgüsünün yönü çok da değişmezdi.
LGBTQ+ karakterlerin verdiği rahatsızlık yönelimlerinden kaynaklı mı?
LGBTQ+ temsillerde de benzer bir tablo göze çarpıyor. Modern Family’den Cam ve Mitch, gündelik hayatın dertleriyle uğraşan, eğlenceli ve sevgi dolu halleriyle izleyiciye kendilerini kabul ettirdiler. Yönelimleri, karakterlerinin sadece bir parçasıydı; onları sevmemizin nedeni ise samimiyetleri ve insani yanlarıydı. Bu yanları hem iki karakterin bolca sevgi görmesini sağladı hem de izlecinin LGBTQ+ topluluğuna bakışını etkiledi. En doğrudan etkilerden biri 2014’te, dizinin 5. sezon finalinde Cam ve Mitch’in evlendiği bölümle yaşandı. Düğünü 10 milyondan fazla kişi izledi ve aynı gün yayımlanan bir Gallup anketi, evlilik eşitliğine desteğin ABD’de rekor seviyeye ulaştığını gösterdi. Buna karşılık bazı dizilerde LGBTQ+ karakterler yalnızca yan rolde, dramatik bir öğe ya da komedi malzemesi olarak bırakıldı; ne derinlikleri oldu ne de sahici bir hikâyeleri. İşte bu noktada izleyici haksız biçimde kimliğe odaklanıyor ve “bu karakteri sevmedim çünkü…” diye başlayan cümlelerin sonunu yönelimle dolduruyor. Özellikle Netflix dizileri bu konuda fazlasıyla eleştirildi.

Görsel kaynak: indiewire.com
Sinemadan bir örnek de yukarıda iyi örnekler arasında verdiğim Star Wars evreninden: Star Wars: The Rise of Skywalker (2019) LGBTQ+ temsiline dair en çok tartışılan örneklerden biri oldu. Disney, filmi tanıtırken ilk kez bir Star Wars yapımında eşcinsel bir öpücüğe yer verileceğini duyurdu. Bu açıklama, özellikle yıllardır seride gerçek bir çeşitlilik görmek isteyen LGBTQ+ izleyiciler arasında büyük bir beklenti yarattı. Ancak film gösterime girdiğinde sahnenin yalnızca birkaç saniyelik ve arka planda geçen bir öpüşmeden ibaret olduğu ortaya çıktı. Bazı izleyiciler, filmdeki sahnenin fragmanda öne çıkarılmasına rağmen neden övüldüğünü anlamadı; zira bu öpücük çok kısa ve önemsiz bir andı. Yönetmen J.J. Abrams, X (Twitter) üzerinden yaptığı açıklamada, filmin bir LGBTQ+ karakter içerdiğini belirtmişti; sahnede ise iki kadın direnişçi bir araya gelmiş, kısa bir öpücük paylaşmıştı. Bu sahne, birçok kişi tarafından “temsil varmış gibi göstermek” (tokenism) olarak değerlendirildi. Sosyal medyada yapılan yorumlarda da bu eleştiri öne çıktı. Bir X (Twitter) kullanıcısı sahne ile ilgili “Arka planda kalan, göz açıp kapayıncaya kadar olup biten bir LGBTQ+ öpücüğü alkışlanacak bir temsil değildir,” yazdı.
Queerbaiting
Queerbaiting, bir yapımın (dizi, film, kitap vb.) LGBTQ+ karakter ya da ilişkiyi gerçekten göstermeden, sadece ima ederek veya küçük göndermelerle izleyiciyi “acaba olacak mı?” beklentisine sokmasıdır. Amaç genellikle LGBTQ+ izleyiciyi çekmek ve ilgisini sürdürmektir. Ancak sonunda bu beklenti karşılanmadığı için topluluk tarafından samimiyetsiz ve sömürücü bulunur.
Temsil şekli kabul edilebilir olmalı
Sonuçta mesele temsilin “varlığı” değil, “nasıl yapıldığı.” İyi yazılmış bir karakter, kimliğiyle değil kişiliğiyle konuşulur. Ama kötü yazılmış bir karakterde tüm zayıflıkların faturası, adil olmasa da, kadın olmasına ya da LGBTQ+ kimliğe kesilir. Hem adaletsiz hem de toplumsal olarak geriletici bu durum toplumsal cinsiyet hareketlerinin temsilcileri tarafından da hareketlere verdiği zarar nedeniyle eleştirilmekte. İzleyici ise, aslında temsilin kendisine değil, yüzeysel temsilin dayatmasına tepki gösteriyor. Sinema ve televizyonun bize hâlâ hatırlatması gereken şey tam da bu: Çeşitlilik, kutucuk doldurmak değil; sahici hikâyeler anlatmaktır.
Kaynak:















[…] Bu düzenleme, hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan belirlilik ilkesini ihlal ediyor ve LGBTİ+ bireylerin hedef gösterilmesine zemin […]