Yazar: 3:30 pm Röportaj

Handan Gökçek ile kadınların hikâyeleri ve edebiyatın dönüştürücü gücü üzerine

Edebiyat, bazen söylenemeyeni dile getirmenin, görünmeyeni görünür kılmanın ve yaşadıklarımızla yeniden ilişki kurmanın bir yolu. Özellikle kadınların uzun yıllar boyunca sessiz bırakılan, görmezden gelinen ya da belirli kalıplar içinde anlatılan deneyimleri söz konusu olduğunda, hikâye anlatmak yalnızca edebî değil, dönüştürücü bir alan da açıyor.

KadınKöy olarak Handan Gökçek ile yazı yolculuğunu, edebiyat dünyasında kadın yazar olmayı, kadın hikâyelerini anlatmanın taşıdığı anlamı, çocuk edebiyatının toplumsal kalıpları dönüştürme gücünü ve kadınların kendi hikâyelerini anlatırken karşılaştıkları görünmez sınırları konuştuk.

“Beni bir hikâyenin peşinden gitmeye en çok çağıran şey, cevabını bilmediğim bir soru”

Şiirle başlayıp öykü, roman, tiyatro ve çocuk edebiyatına uzanan yazı yolculuğunda kendisini yazmaya çağıran meselelerin nasıl değiştiğini sorduğumuzda Handan Gökçek, her edebî türün yazıyla kurduğu ilişkiye farklı bir boyut kattığını anlatıyor:

“Yazıya şiirle başlamış olmamın bugün geldiğim noktayı anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Şiir bana sözcüğün kendisini, suskunlukları, eksiltileri ve bir duyguyu az sözle taşımanın gücünü öğretti. Öyküye geçtiğimde ise insanın iç dünyasına, karakterlere ve onların görünmeyen hikâyelerine daha fazla yaklaşma ihtiyacı duydum. Romanla birlikte bu dünyanın içine daha uzun soluklu bir yolculuk yapmaya başladım. Tiyatro başka bir imkân sundu; sözü, bedeni, mekânı ve çatışmayı aynı anda düşünmeyi öğretti. Çocuk edebiyatı ise dilin yalınlığıyla derinlik arasındaki o hassas dengeyi yeniden keşfetmemi sağladı.”

“Ben hep insanın kendisiyle, geçmişiyle, başkalarıyla ve yaşadığı dünyayla kurduğu ilişkiyle ilgilendim. Zaman içinde meselelerim belki daha da derinleşti. Aidiyet, göç, hafıza, kayıp, kimlik, insanın bir yere ve bir başkasına tutunma ihtiyacı gibi meseleler daha fazla yer kaplamaya başladı.”

“Özellikle geçmişin bugünün içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini merak ediyorum.”

İnsanların kendi hikâyelerini anlatırken neleri sakladığını merak ettiğini söyleyen Handan Gökçek için yeni bir hikâyenin başlangıç noktası ise çoğu zaman henüz yanıtı olmayan bir soru:

Bir insanın sustuğu yerde ne olduğunu, bir ailenin aktarmadığı bir hikâyenin sonraki kuşaklarda nasıl karşılık bulduğunu, insanların kendi hikâyelerini anlatırken neleri sakladığını düşünüyorum.

“Bugün beni bir hikâyenin peşinden gitmeye en çok çağıran şey ise galiba cevabını bilmediğim bir soru. Bazen bir insan, bazen bir mekân, bazen tek bir cümle ya da geçmişten kalmış küçük bir ayrıntı o soruyu ortaya çıkarıyor. Sonra o soru zihnimde büyüyor ve ben onun peşinden gitmeye başlıyorum.”

“Bir hikâyenin beni gerçekten yakalaması için içinde biraz gizem, biraz eksiklik ve mutlaka insanın kendisine dokunan bir taraf olması gerekiyor. Yazarken aslında yalnızca bir hikâye anlatmak değil, o hikâyenin altında saklı olanı bulmak istiyorum. Belki de bu yüzden farklı türlerde yazsam da benim için bütün yazı yolculuğunun merkezinde aynı merak duruyor:

“İnsanı, hafızasını ve onu ait olduğu yerle bağlayan görünmez ipleri anlamak.”

“Benim için önemli olan, yazarlığın merkezine kendi sesini koyabilmek”

Edebiyat dünyasında kadın yazar olmanın hâlâ farklı engellerle karşılaşmak anlamına gelip gelmediğini sorduğumuzda Handan Gökçek, kadınların bugün de görünür ya da görünmez bazı engellerle karşılaşabildiğini ancak kendi yazarlık yolculuğundaki her güçlüğü doğrudan toplumsal cinsiyet üzerinden tanımlamanın mümkün olmadığını söylüyor.

“Bazen bu ayrım çok daha örtük biçimde karşımıza çıkıyor; kadınların yazdıklarının nasıl değerlendirildiği, hangi konuların kadınlara daha çok yakıştırıldığı ya da bir kadın yazarın özel hayatının ve kimliğinin yaptığı işin önüne geçirilebilmesi gibi. Benim için önemli olan, bütün bunlara rağmen yazarlığın merkezine kendi sesini koyabilmek.”

“Kadın olduğum için belirli konuları yazmam ya da belirli bir biçimde yazmam gerektiği düşüncesine mesafeli duruyorum.”

“Elbette bir kadın olarak dünyaya bakışımın, deneyimlerimin ve gözlemlerimin yazdıklarıma yansıması kaçınılmaz. Ama edebiyatın sınırlarını da cinsiyetimizin belirlemesini istemem.

Bir kadın olarak deneyimlerinin ve dünyaya bakışının eserlerine yansımasının kaçınılmaz olduğunu belirten Gökçek, edebiyatın sınırlarının cinsiyet tarafından belirlenmemesi gerektiğini söylüyor:

“Sonuçta benim için asıl mesele, kadın ya da erkek olmaktan önce, anlatmak istediğim hikâyenin hakkını verebilmek ve kendi sesimi kaybetmemek.”

“Mesele, kadınları bütün karmaşıklıklarıyla insan olarak görebilmek”

Düş Hırsızı’ndan Katre’ye uzanan eserlerinde kadınların iç dünyalarının, baskı, şiddet, travma ve “öteki” olma hâllerinin önemli bir yer tuttuğunu hatırlatarak kadın hikâyelerini yazmanın kendisi için toplumsal bir sorumluluk taşıyıp taşımadığını sorduğumuzda Handan Gökçek, bunu bir görevden çok görünmeyen ve yeterince duyulmayan hikâyelere kulak verme ihtiyacı olarak tanımlıyor:

“Kadın hikâyelerini yazmak benim için elbette yalnızca edebî bir tercih değil; bir ölçüde toplumsal bir sorumluluk da taşıyor. Ancak bunu bir görev duygusundan çok, görünmeyen ya da yeterince duyulmayan hikâyelere kulak verme ihtiyacı olarak tanımlıyorum.”

“Kadınların yaşadığı baskı, şiddet, travma ve ötekileştirilme hâllerinin edebiyatta karşılık bulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü edebiyatın biraz da unuttuğumuz, sustuğumuz ya da konuşmakta zorlandığımız şeyleri görünür kılma gücü var.”

Ancak kadın karakterleri yalnızca yaşadıkları mağduriyetler üzerinden kurmak istemediğini şu sözlerle vurguluyor:

“Öte yandan kadın karakterlerimi yalnızca mağduriyetleri üzerinden kurmak istemiyorum.”

“Onların korkuları kadar arzuları, öfkeleri, seçimleri, çelişkileri ve direnme biçimleriyle de var olmalarını önemsiyorum. Benim için asıl mesele, kadınları belli kalıplar içinde anlatmak değil; onları bütün karmaşıklıklarıyla insan olarak görebilmek.”

“Belki de bu nedenle yazdığım hikâyelerde kadınların yaşadıkları kadar, o yaşantıların içinden kendilerine nasıl bir yol açtıkları da önemli.”

Gökçek’e göre edebiyatın toplumsal karşılığı da tam bu noktada ortaya çıkıyor:

“Eğer yazdığım bir hikâye bir okurun kendi deneyimine başka türlü bakmasını ya da daha önce görmediği bir hayatı fark etmesini sağlıyorsa, bunun edebiyatın toplumsal sorumluluğuna dair değerli bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.”

“Kadınları tüm kadınlık hâlleriyle yaşatmaya çalışıyorum”

Edebiyatın kadınların kendi öznelliklerini ve karmaşıklıklarını anlatma konusunda bugün nerede durduğunu sorduğumuzda Gökçek, aşılması gereken kalıpların hâlâ varlığını sürdürdüğünü söylüyor.

“Bence edebiyat bugün kadınların kendi öznelliklerini ve karmaşıklıklarını anlatma konusunda geçmişe göre çok daha özgür bir alana sahip. Elbette hâlâ aşılması gereken kalıplar var ama ben kendi yazarlığımda kadın karakterleri belli bir çerçevenin içine yerleştirmemeye özellikle dikkat ediyorum. Kadın karakter yazarken “şu kalıptan kaçınmalıyım” diye önceden belirlediğim bir liste yok. Böyle bir yaklaşımın da kalemi sınırlayabileceğini düşünüyorum.”

“Ben karakterin, kendi çelişkileri, zaafları, arzuları, öfkesi ve seçimleriyle var olmasına izin veriyorum. Kimi zaman güçlü, kimi zaman kırılgan… Kadını tüm kadınlık halleri ile yaşatmaya çalışıyorum.”

Okurun karakteri sevip sevmeyeceğini ya da karakterin toplumsal normlara uyup uymayacağını düşünmediğini söyleyen Gökçek, edebiyatın özgürleştirici yanının da burada bulunduğuna dikkat çekiyor:

“Kadını yalnızca mağdur, güçlü, fedakâr ya da asi gibi tanımlara sıkıştırmadan, hayatın kendisindeki çeşitlilik ve karmaşıklıkla ele almak istiyorum. Bu nedenle kendime koyduğum en önemli kural, aslında hiçbir kalıba kendimi mecbur hissetmemek; kalemimi mümkün olduğunca özgür bırakmak.”

“Bugün anlattığımız hikâyeler, yarının dünyasına izler bırakıyor”

Çocukların şiddetten uzak yetişmesini amaçlayan Hani Her Şey Bir Oyundu projesinde de yer alan Gökçek’e, toplumsal cinsiyet rolleri ve şiddete ilişkin kabullerin erken yaşlarda öğrenildiği düşünüldüğünde çocuk edebiyatının bu kalıpları dönüştürmedeki rolünü sorduğumuzda, hikâyelerin çocukların dünyayı anlamlandırma biçimleri üzerindeki etkisine dikkat çekiyor:

“Çocuklar dünyayı yalnızca doğrudan öğretilen bilgilerle değil, dinledikleri ve okudukları hikâyeler aracılığıyla da anlamlandırıyorlar. Bir hikâyede kız ve erkek çocukların nasıl konumlandırıldığı, hangi davranışların onaylandığı, sorunların nasıl çözüldüğü bile çocukların dünyaya bakışını etkileyebiliyor. Bu nedenle çocuk edebiyatının şiddeti, ayrımcılığı ya da katı toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmek yerine farklı ihtimalleri gösterebileceğini düşünüyorum. Ama bunu yaparken çocuklara doğrudan bir ders vermek gerektiğine de inanmıyorum.”

“Edebiyatın gücünün, mesajı görünür biçimde vermekten çok çocuğun kendi sorularını oluşturmasına alan açmasında olduğuna inanıyorum. Bir çocuğun bir hikâyedeki karakterle özdeşleşmesi, onun yerine kendini koyması, başka bir davranış biçiminin mümkün olduğunu görmesi bile çok kıymetli.”

Gökçek, Hani Her Şey Bir Oyundu projesindeki yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor:

“Hani Her Şey Bir Oyundu” projesinde de benim için önemli olan, şiddeti yalnızca anlatmak değil, çocuklara şiddetin olmadığı bir dünyanın mümkün olduğunu hissettirebilmekti. Çocuk edebiyatını biraz da bu nedenle çok önemsiyorum.

“Bugün anlattığımız hikâyeler, yarının dünyasının nasıl kurulacağına dair küçük ama etkili izler bırakıyor.

“Bazen insan, anlatmaya cesaret ettiği anda kendi sesini bulmaya başlıyor”

Uzun yıllardır yaratıcı yazarlık atölyeleri yürüten Gökçek’e, kendi hikâyesini anlatmak isteyen kadınlarda en sık karşılaştığı çekinceleri sorduğumuzda şöyle cevaplıyor:

“Atölyelerde en sık karşılaştığım çekincelerden biri, kadınların kendi hikâyelerini anlatmaya yeterince değer bulmamaları. “Benim yaşadıklarımın neresi hikâye olabilir ki?” ya da “Bunu yazarsam birilerini üzer miyim, kızdırır mıyım?” gibi kaygılarla karşılaşıyorum. Bazen de yaşadıklarını anlatmanın onları yeniden o acının içine götüreceğinden çekiniyorlar.”

“Oysa yazmak her zaman yaşananı birebir anlatmak anlamına gelmiyor. Kendi deneyiminden yola çıkarak onu dönüştürebilir, başka bir karaktere, başka bir zamana ya da bambaşka bir hikâyeye taşıyabilirsin.”

KadınKöy okurlarına ve hikâyesini yazmak isteyen kadınlara ise öncelikle kendi hikâyelerini küçümsememeleri gerektiğini hatırlatıyor:

“Kadınlara ve KadınKöy okurlarına söylemek istediğim en önemli şey, kendi hikâyelerini küçümsememeleri. Hayatın içinde sıradan görünen bir ayrıntının bile edebiyatta çok güçlü bir karşılığı olabilir. Yazmaya başlarken “iyi yazacağım” kaygısından önce “anlatmak istediğim ne?” sorusunu sormak bence daha önemli. Bir de kendilerine sansür uygulamamaları…”

“İlk aşamada kalemi mümkün olduğunca özgür bırakmak gerekiyor. Çünkü bazen insan, anlatmaya cesaret ettiği anda kendi sesini de bulmaya başlıyor. Her hikâyenin yayımlanması ya da büyük bir edebî metne dönüşmesi gerekmiyor; bazı hikâyelerin önce yalnızca kendimize ait bir yerden çıkıp söze dönüşmeye ihtiyacı var.

Görsel Kaynağı: yakinkitabevi.com.tr

Her hikâyenin yayımlanmak ya da büyük bir edebî metne dönüşmek zorunda olmadığını belirten Gökçek’e göre yazının dönüştürücü tarafı, insanın yaşadıklarıyla kurduğu ilişkiyi değiştirebilmesinde yatıyor:

“Yazmak, yaşadıklarımızı değiştirmese de onlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebiliyor. Bir duyguyu, bir anıyı ya da bir kırgınlığı kelimelerin içine koyduğumuzda, artık yalnızca bizim içimizde dolaşan, bizi yöneten bir şey olmaktan çıkıyor; ona dışarıdan bakmaya başlıyoruz.”

Özellikle kadınlar için, kendilerine biçilen rollerin ve “böyle hissetmemelisin, böyle düşünmemelisin”lerin dışına çıkabilmek açısından yazının çok özgürleştirici bir alan olduğuna inanıyorum.

“Belki de bu yüzden yazmak benim için yalnızca bir anlatma biçimi değil, insanın kendi sesini bulma ve kendi hayatı üzerinde yeniden söz sahibi olma biçimi.”

Handan Gökçek’in aktarımlaeı, edebiyatın hikâyeler anlatmasının ötesinde; görünmeyeni görünür kılan, kalıpları sorgulayan ve insanın kendi deneyimiyle yeniden ilişki kurmasına alan açan dönüştürücü bir güce sahip olduğunu hatırlatıyor. Kadınların kendi hikâyelerini bütün çelişkileri, kırılganlıkları ve güçleriyle anlatabilmeleri ise hem edebiyatta hem de yaşamda kendilerine açılan alanı genişletiyor.

KadınKöy olarak, kadınların kendi sesleriyle anlattıkları hikâyelere alan açmaya, görünmeyen deneyimleri görünür kılmaya ve edebiyatın dönüştürücü gücünü çoğaltmaya devam edeceğiz.

Handan Gökçek’e değerli katkıları ve paylaşımları için teşekkür ederiz.

Visited 34 times, 1 visit(s) today
Close