Dilimize yerleşen bazı kavramlar var; onları o kadar çok ayırıyor, o kadar çok kendi dar parantezlerimize sıkıştırıyoruz ki zamanla asıl yürümek istediğimiz yolu kendi elimizle tıkıyoruz. Günümüzde “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “feminizm” ilişkisi de tam olarak bu yapay parantezlerden birinin içinde can çekişiyor. Toplumsal dönüşüm vaat eden bu iki güçlü kavram, ne yazık ki sanki birbirine karşıt, birbirini dışlayan ya da tamamen bağımsız iki ayrı dünyaymış gibi ele alınıyor.
Aynı ağacın iki ayrı dalı sanılanlar
Bugün yaygın bir eğilim var: Toplumsal cinsiyet eşitliğini daha “kabul edilebilir” bir terminoloji olarak öne çıkarırken; feminizm adeta bu resmin dışına itilen, marjinalize edilmiş veya eşitlik fikriyle çelişen radikal bir etiket gibi algılamak. Oysa bu iki kavramı birbirine düşman veya kopuk görmek, aynı ağacın kökü ile gövdesini iki ayrı nesneymiş gibi sunmaya benzer. Feminizm; adalet, özgürlük ve insan onuruna yaraşır bir yaşam talebinin tarihsel, kuramsal ve toplumsal zeminidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ise o zeminin üzerinde yükselmesini hedeflediğimiz adil düzenin adıdır. Biri olmadan diğerinin var kalabilmesi mümkün değildir.
Fakat tam bu noktada iki büyük tıkanıklıkla karşı karşıya kalıyoruz: Dışarıya karşı örülen duvarlar ve içeride yaşanan derin kopuşlar.

Görsel Kaynağı: bianet.org
Erkekleri dışarıda bırakan yanılgı
İlk olarak feminizm, yaygın ve sığ bir yanlışla sadece “kadınlara ait bir mesele” olarak nitelendiriliyor. Bu dar bakış açısı, eşitlik fikrini samimiyetle benimseyen, bu sistemik baskıyı sorgulayan erkek feministleri mücadelenin tamamen dışına itiyor. Oysa toplumsal cinsiyet dediğimiz kurgu, yalnızca kadınların sırtında taşıdığı bir yük değildir.
Bir erkeğe doğduğu andan itibaren “ağlamama”, “sürekli güçlü durma”, “evini geçindiren tek otorite olma” ve duygularını bastırma rolünü yükleyen zihniyet ile kadını ikincil plana iten zihniyet tam olarak aynı kaynaktan beslenir.
Patriyarkal sistem erkekleri de kendi kalıplarına hapseder. Erkeklerin birer müttefiki ve öznesi olarak yer almadığı, erkeklerin saf dışı bırakıldığı bir hareket, doğası gereği yarım ve eksik kalmaya mahkûmdur.

Görsel Kaynağı: dergice.com
İçerideki bölünme: Kapsayamayan eşitleyebilir mi?
İkinci ve belki de en çelişkili nokta ise hareketin kendi içindeki sert bölünmelerdir. Feminizm homojen bir yapı değildir; radikalinden kesişimseline kadar pek çok farklı teorik damarı barındırır. Ancak bu fikirsel zenginlik zaman zaman öyle rijit duvarlara dönüşüyor ki, hareket kendi içinde bile bir kabul ve bütünlük sağlayamıyor.
Farklı yaklaşımlar birbirini ötekileştirdikçe ortaya haklı bir soru çıkıyor: Kendi içinde dahi kapsayıcılığı yakalayamayan, kendi farklılıklarını kucaklayamayan bir yapı, toplumun tamamını kapsayacak o bütüncül eşitliği nasıl inşa edebilir? Kendi öznesini sürekli daraltan bir hareketin, toplumsal bir dönüşüme öncülük etmesi ne kadar gerçekçidir?

Görsel Kaynağı: marketingturkiye.com.tr
Eşitlik yalnızca yan yana durarak inşa edilir
Eşitlik; birbirimize sınırlar çizerek, insanları etiketleyerek veya kendi içimizde kutuplaşarak değil, aynı haksız sisteme karşı yan yana durarak inşa edilir. Feminizmi kendi içinde ayrışan ve erkekleri dışarıda tutan kapalı bir alan olmaktan çıkardığımızda, toplumsal cinsiyet eşitliğini de raporlarda geçen bir sözcük olmaktan kurtarıp hayatın merkezine koyabileceğiz.
Çünkü toplumsal cinsiyete sahip olan herkes o masaya oturmadıkça, arzuladığımız o eşitlik hiçbir zaman tam anlamıyla sağlanamayacak.
Kaynakça:
- Hooks, B. (2000). Feminizm Herkes İçindir. BGST Yayınları.
- Connell, R. W. (1995). Erkeklikler. Phoenix Yayınevi.
- Butler, J. (1990). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Metis Yayınları.













