Yazar: 6:18 pm Kültür-Sanat

Aslı Filinta ve kültürel belleği yeniden düşünen tasarım anlayışı

Aslı Filinta tasarım pratiği ile; Anadolu’nun zanaat mirasını, kadın emeğini ve sürdürülebilir üretimi aynı zeminde buluşturarak kültürel belleğin geleceğe nasıl taşınabileceğine dair bir örnek sunuyor.

Bir zanaatı yaşatan nedir?

Bir zanaatın kaybolması, yalnızca belirli bir üretim tekniğinin unutulması anlamına gelmez; onu kuşaklar boyunca taşıyan bilgi birikiminin, gündelik yaşam pratiklerinin ve kültürel belleğin de silinmesi demektir. Özellikle dokuma, nakış, örücülük ya da doğal liflerle üretim gibi alanlarda bu bilgi çoğunlukla kadınların omuzlarında taşınmış ancak uzun yıllar boyunca sanat ve tasarım tarihinin merkezinde değil, ev içi emeğin görünmez alanında değerlendirilmiştir.

Bugün sürdürülebilir moda üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı da tam olarak bu görünmez bilginin nasıl korunacağı ve geleceğe nasıl aktarılacağı sorusuna odaklanıyor. Moda tasarımcısı Aslı Filinta’nın üretim pratiği, bu soruya yalnızca estetik değil, toplumsal bir yanıt öneriyor. 2009 yılında New York’ta tanıttığı markasıyla uluslararası moda sahnesine adım atan Aslı Filinta, koleksiyonlarını Anadolu’nun kültürel mirasını çağdaş tasarım diliyle buluşturan bir anlayış üzerine kurdu. Ancak onu benzer tasarımcılardan ayıran nokta, Anadolu kültürünü yalnızca görsel bir referans ya da dekoratif bir motif olarak kullanmaması. Filinta’nın tasarımlarında tarih, mimari, yerel zanaatlar ve geleneksel üretim teknikleri, geçmişe duyulan nostaljinin nesneleri değil; bugün yeniden anlam üretme potansiyeli taşıyan yaşayan bilgi sistemleri olarak ele alınıyor. Kapalıçarşı’nın geometrik tavan bezemelerinden Osmanlı ve Anadolu tarihine uzanan kültürel referanslar, tasarımlarında bir süsleme unsuru olmaktan çok anlatının kurucu parçalarına dönüşüyor. Bu yaklaşım, modayı yalnızca giyilebilir nesneler üreten bir alan olmaktan çıkararak kültürel hafızanın güncel taşıyıcılarından biri hâline getiriyor.

Kadın emeğini yeniden düşünmek

Filinta’nın tasarım anlayışındaki dönüşüm, sürdürülebilirliği yalnızca çevresel etkileri azaltmaya yönelik teknik bir yaklaşım olarak görmemesinde belirginleşiyor. Kendi anlatımına göre annelik deneyiminin ardından hızlı moda sistemini sorgulamaya başlayan tasarımcı, 2016’dan itibaren ileri dönüşüm (upcycling) uygulamalarına yöneldi; üretim fazlası kumaşların yeniden değerlendirilmesini, ürünlerin daha uzun ömürlü kullanılmasını ve sezon baskısını azaltan bir üretim modelini benimsedi. Ancak bu dönüşümün en dikkat çekici yönü, malzemeyi değil üretim ilişkilerini de yeniden düşünmesi oldu. Sonraki yıllarda kadın kooperatifleri ve yerel üreticilerle kurduğu iş birlikleri, sürdürülebilirliği sosyal ve kültürel boyutlarıyla ele alan bir modele dönüştü. Burada amaç yalnızca geleneksel el sanatlarını görünür kılmak ya da kadın istihdamını desteklemek değildi. Asıl mesele, kuşaklar boyunca aktarılan zanaat bilgisinin ekonomik değer üreten, sürekliliği olan bir üretim ağına dahil edilmesiydi. Böylece tasarımcı tek başına yaratıcı özne olmaktan çıkar; zanaatkârlar, kooperatifler, yerel üreticiler ve markalar arasında ortak üretimi mümkün kılan bir kolaylaştırıcıya dönüşür. 2025 yılında yayımlanan ve Aslı Filinta örneğini inceleyen akademik çalışma da bu yaklaşımı “kolektif fayda odaklı moda tasarımı” olarak tanımlarken, sürdürülebilirliğin çevresel olduğu kadar kültürel, sosyal ve ekonomik boyutlarına dikkat çeker.

Dayanışmayı üretime dönüştüren model: Aslı Filinta tasarımı

Aslı Filinta’nın yaklaşımını güncel kılan en önemli örneklerden biri, deprem sonrası Hatay’da kurulan BİZ Kolektif Kadın Kooperatifi ile yürüttüğü iş birlikleridir. 6 Şubat depremlerinin ardından kadınların üretim yoluyla ekonomik ve sosyal olarak güçlenmesini amaçlayan kooperatif, yerel zanaat bilgisini yeniden dolaşıma sokan bir dayanışma modeli geliştiriyor. Filinta’nın bu süreçte üstlendiği rol ise dışarıdan bir tasarımcı olarak hazır bir estetik sunmaktan çok, yerel bilgi ile çağdaş tasarım arasında köprü kurmak. Bu iş birliğinin en dikkat çekici örneklerinden biri, Hatay’a özgü cimem örücülüğü oldu. Buğday saplarının örülmesine dayanan ve uzun yıllar boyunca gündelik yaşamın bir parçası olan bu geleneksel teknik, zaman içinde kullanım alanının daralmasıyla birlikte unutulma riskiyle karşı karşıya kaldı.

SkinCeuticals ile gerçekleştirilen sosyal etki projesinde ise cimem, yalnızca korunması gereken bir kültürel miras olarak değil, yeniden üretilebilen ve gelir yaratabilen bir zanaat olarak ele alındı. Proje kapsamında depremden etkilenen kadınlar üretim sürecine katılırken, geleneksel bilgi çağdaş tasarımla buluşarak yeni bir ekonomik dolaşıma dahil edildi. Böylece kültürel miras, vitrinde sergilenen bir geçmiş anlatısından çıkıp yaşamın içinde değer üreten bir pratiğe dönüştü. Bu noktada Filinta’nın çalışmaları, feminist ekonomi tartışmalarıyla da kesişiyor. Çünkü mesele yalnızca kadınların üretim yapması değil; sahip oldukları bilgi ve emeğin görünür, tanınır ve ekonomik olarak karşılık bulabilir hâle gelmesi. Ev içi üretim ya da geleneksel el sanatları uzun yıllar boyunca “hobi”, “el işi” ya da “yardımcı gelir” olarak değerlendirilirken, bugün bu bilgi birikiminin tasarım süreçlerinin asli unsurlarından biri olduğu daha güçlü biçimde kabul görüyor. Filinta’nın önerdiği model de kadınları üretim zincirinin görünmeyen halkası olarak değil, kültürel mirasın taşıyıcısı ve yaratıcı öznesi olarak konumlandırıyor.

Geleceği geçmişten değil, birlikte üretmek

Aslı Filinta’nın tasarım pratiği, kültürel mirası korumanın yalnızca geleneksel teknikleri belgelemek ya da müzelerde sergilemekle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bir zanaatın yaşamaya devam edebilmesi için onu taşıyan insanların da üretmeye devam edebilmesi gerekiyor. Bu nedenle sürdürülebilirlik yalnızca geri dönüştürülmüş malzemeler kullanmak ya da daha az atık üretmekten ibaret değil; aynı zamanda bilgiyi, emeği ve yerel üretim ağlarını sürdürülebilir kılabilmek anlamına geliyor.

Bugün geleneksel zanaatları nasıl koruyacağımız sorusu hâlâ önemini koruyor. Ancak bu soruya yalnızca tekniklerin, motiflerin ya da üretim biçimlerinin korunması üzerinden yanıt vermek yeterli değil. Bir zanaatı yaşatan asıl unsur, onu kuşaktan kuşağa aktaran insanların bilgisi, emeği ve yaşam koşullarıdır. Kültürel bellek, ancak onu taşıyan topluluklar üretmeye ve var olmaya devam edebildiğinde canlı kalabilir. Aslı Filinta’nın tasarım anlayışı da tam bu noktada önem kazanıyor; çünkü onun yaklaşımı, geleneksel üretimleri geçmişten kalan estetik unsurlar olarak saklamak yerine, kadın emeği, dayanışma ve sürdürülebilir üretim ilişkileri içinde yeniden değerlendirmeye davet ediyor.

Kaynakça:

  • aslifilinta.com
  • bizkolektif.com
  • Aslı Filinta. SkinCeuticals x Aslı Filinta Social Impact Project.
  • Çetiner, Muazzez (2025). Modada Anadolu Kültürel Mirası ile Kolektif Fayda Oluşturmak: Tasarımcı Aslı Filinta Örneği. Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 36, 767– 794.
  • UNESCO, (2003). Convention for the Safeguarding of the Intangible Cultural Heritage.

Visited 25 times, 1 visit(s) today
Close