Sabah kuşağı programlarını izlerken, kadınların kendi aralarında kurdukları görünmez hiyerarşileri tanımlamak için “kadınsal sınıfsallık” diyebileceğimiz bir kavram üzerine düşünmeye başladım. Kadınlar arasında da görünmez sınıfsal ve kültürel hiyerarşilerden söz edebilir miyiz? Çünkü ekranda karşı karşıya gelen kadınlar, aynı cinsiyete ait olmalarına rağmen, çoğu zaman aynı toplumsal, ekonomik ve kültürel deneyimleri paylaşmıyorlar.
Kadınlar arasında görünmez hiyerarşiler
Televizyon ekranında ekonomik olarak güçlü, kamusal görünürlüğe sahip, yüksek gelir elde eden, sosyal çevresi geniş kadın sunucular ile hayatını çoğunlukla evin içinde geçirmek zorunda kalan, ekonomik bağımsızlığı olmayan, sosyal ilişkileri sınırlı kadınlar karşı karşıya geliyor. Aynı cinsiyete ait olmalarına rağmen aynı dünyanın insanları değiller. İlginç olan ise bu eşitsizliğin neredeyse hiç konuşulmaması.
Sunucu, programa katılan bir kadının saatlerce sosyal medyada vakit geçirdiğini öğrendiğinde şaşkınlıkla soruyor: “Ben evde olsam bir dakika boş vaktim olmaz. Bu kadınlar nasıl saatlerce sosyal medyada dolaşıyor?” Bu cümle masum görünse de içinde güçlü bir yargı barındırıyor. Çünkü aslında şunu söylüyor: “Ben doğru kadınım; sen yanlış kadınsın.” Bu söylem, bazı kadınlık deneyimlerini meşru ve doğru, diğerlerini ise sorgulanması gereken pratikler olarak konumlandırıyor. Ardından annelik tartışılıyor, eşlik tartışılıyor, ev kadınlığı tartışılıyor, vicdan tartışılıyor, kadınlık tartışılıyor. Oysa kimse şu soruyu sormuyor: Bu iki kadının hayat koşulları gerçekten aynı mı?

Görsel Kaynağı: turkiyegazetesi.com.tr
Birinin düzenli geliri var, ekonomik bağımsızlığı var, kendi adına karar verebildiği geniş bir hareket alanı var. Her gün onlarca insanla iletişim kuruyor, toplumsal görünürlüğe sahip, seyahat ediyor, çalışıyor, üretiyor ve takdir görüyor. Diğer tarafta ise belki ekonomik olarak tamamen eşine bağımlı bir kadın duruyor. Belki yıllardır evden dışarı tek başına çıkmamış, arkadaş çevresi yok, kendisini dinleyen tek kişi bile yok. Belki gün içinde konuştuğu tek yetişkin insan eşi ve bütün dünyası mutfak ile salon arasında sıkışmış durumda. Ve sosyal medya… Belki de onun dış dünyaya açılan tek penceresi. Sosyal medya, onun için yalnızca bir eğlence aracı değil; aidiyet hissi kurabildiği, görünür olabildiği ve dış dünyayla bağını sürdürebildiği nadir alanlardan biri olabilir.
Kültürel sermaye ve kadınlığın ölçütleri
Fakat ekran karşısında daha fazla ekonomik, kültürel ve sembolik sermayeye sahip olan kadın, bu yapısal farkları görünmez kılarak meseleyi bireysel bir ahlak yargısına dönüştürebiliyor. Tam da burada Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramı devreye giriyor. İnsanlar yalnızca paralarıyla değil; eğitimleriyle, meslekleriyle, konuşma biçimleriyle, beden dilleriyle ve sahip oldukları kültürel kodlarla da sınıf oluştururlar. Sabah programlarındaki kadın sunucular çoğu zaman bu kültürel sermayenin temsilcisi olarak konuşuyorlar. Onlar yalnızca olayları aktarmıyor; aynı zamanda hangi annelik, eşlik ve kadınlık biçimlerinin makbul kabul edildiğini de dolaylı olarak yeniden üretiyorlar. Böylece ekran, kadınlık performanslarının sürekli değerlendirildiği ve yargılandığı sembolik bir alana dönüşüyor.
Michel Foucault, modern toplumlarda iktidarın yalnızca cezalandırarak değil, insanları sürekli görünür kılarak işlediğini söyler. Sabah programları tam da böyle çalışıyor. Katılımcı kadın konuşmanın ötesinde kamusal bir denetim ve görünürlük mekanizmasının nesnesi hâline geliyor. Hayatı didik didik ediliyor, mesajları okunuyor, fotoğrafları gösteriliyor, akrabaları aranıyor, komşuları konuşturuluyor, geçmişi açılıyor, çocukluğu konuşuluyor, anneliği sorgulanıyor, beden dili yorumlanıyor, yüz ifadesi bile delil hâline getiriliyor. Sonunda kadının mahremiyetinden geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyor.
Fakat bu yalnızca televizyonun yaptığı bir şey değil. Stüdyodaki seyirci de bu yargılama mekanizmasının parçası oluyor. Sunucu sert bir cümle kuruyor, seyirciler alkışlıyor. Kadın ağlıyor, alkış yeniden yükseliyor. İşte tam burada aklıma Roma arenaları geliyor. Antik Roma’da insanlar gladyatörlerin ölümünü izlemek için arenaları doldururdu. Bugün fiziksel ölüm değil; kişilerin mahremiyetlerinin, itibarlarının ve toplumsal kimliklerinin kamusal olarak çözülüşü seyrediliyor. Üstelik bu, alkışlayarak yapılıyor.

Acının seyirlik hale gelmesi
Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” dediği şey tam olarak budur. Acı artık yaşanmaz, seyredilir. Mahremiyet artık korunmaz, tüketilir. İnsan artık insan değildir; bir içeriktir, bir reyting unsurudur, bir algoritmadır. Daha da çarpıcı olan ise bütün bunların kadın dayanışması söylemi eşliğinde yapılmasıdır. Kadın dayanışmasının giderek daha fazla tartışıldığı bir dönemde, televizyon ekranlarında kadınlar çoğu zaman birbirlerini desteklemekten ziyade denetleyen ve disipline eden bir söylemin parçası hâline gelebiliyor. Bu nedenle burada “kadınsal sınıfsallık” ifadesiyle kastettiğim şey, kadınlar arasındaki ekonomik, kültürel ve sembolik sermaye farklılıklarının yarattığı görünmez hiyerarşiler. Bir kadının başka bir kadına yukarıdan bakabilme ayrıcalığını, kendi hayatını evrensel ölçü kabul ederek başkasının hayatını mahkûm etmesini ve kendi deneyimini tek doğru kadınlık modeli hâline getirmesini anlatıyor.
Kadınlığı kim tanımlıyor?
Belki de bugün televizyon ekranlarında en görünmez olan şey tam da budur: Programlarda yalnızca kadınlar yargılanmıyor; kadınlığın kendisi sürekli yeniden tanımlanıyor. Ve her gün milyonlarca kadın, bu görünmez mahkemede “iyi kadın” ya da “kötü kadın” olarak sınıflandırılıyor.
Belki de asıl soru şudur: Bir kadını gerçekten kim yargılıyor? Bu yargı mekanizmalarını kim yeniden üretiyor? Erkekler mi, yoksa erkek egemen toplumsal düzenin normlarını içselleştirerek yeniden dolaşıma sokan toplumsal aktörler mi? Bu sorunun cevabı, yalnızca sabah programlarını değil, modern toplumun kadınlık anlayışını da yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Kaynakça:
- Bourdieu, Pierre. (1986). The Forms of Capital. İçinde: J. G. Richardson (Ed.), Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education. New York: Greenwood Press.
- Debord, Guy. (1996). Gösteri Toplumu (Çev. Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Özgün eser 1967).
- Foucault, Michel. (2000). Hapishanenin Doğuşu: Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi. (Özgün eser 1975).
- Hooks, bell. (2012). Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika (Çev. Ece Aydın). İstanbul: BGST Yayınları.
- Kandiyoti, Deniz. (2015). Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar: Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler. İstanbul: Metis Yayınları.
- Sancar, Serpil. (2013). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti: Erkekler Devlet, Kadınlar Aile Kurar. İstanbul: İletişim Yayınları.













