Yazar: 6:30 pm İnceleme-Eleştiri

Rızanın sınırlarında kadın olmak

“Bir ‘evet’ gerçekten ne zaman özgürdür?”

Rıza, çoğu zaman bireyin özgür iradesiyle verdiği bir karar olarak tanımlanır. Bu nedenle özellikle insan ticareti ve cinsel sömürü tartışmalarında temel sorulardan biri, bir kadının bu sürece “kendi isteğiyle” katılıp katılmadığıdır. Hukuki ve toplumsal tartışmalar da çoğu zaman bu sorunun etrafında şekillenir. Sanki “evet” ya da “hayır” demek, bireyin içinde bulunduğu koşullardan tamamen bağımsız bir tercihmiş gibi… Oysa gerçekten sormamız gereken soru bu mudur?

Bir kadın göç yolculuğunu finanse edebilmek için bedenini pazarlık unsuru olarak kullanmaya zorlandığında, sınırı geçebilmek için cinsel sömürüye maruz kaldığında ya da belgesiz statüsünün yarattığı kırılganlık nedeniyle sessiz kalmayı seçtiğinde, burada verilen “evet” ne kadar özgürdür? Seçenekler baştan daraltılmışsa, bu karar hâlâ bireysel bir tercih olarak değerlendirilebilir mi? Tam da bu nedenle rızayı yalnızca bireysel bir irade açıklaması olarak görmek yetersiz kalıyor. Çünkü bazı “evet”ler özgürlüğün değil, hayatta kalmanın dili hâline geliyor.

Gönüllü göç miti ve daralan seçenekler

Göç literatürü uzun yıllardır hareketliliği “gönüllü” ve “zorunlu” göç şeklinde iki ayrı kategori üzerinden açıklıyor. Ancak kadınların deneyimleri, bu ikili ayrımın çoğu zaman gerçekliği yansıtmadığını gösteriyor. Birçok kadın savaş, yoksulluk, ekonomik sorumluluklar, bakım emeği, aile baskısı ya da cinsiyete dayalı şiddet nedeniyle göç ediyor. Hukuken bu hareket “gönüllü” olarak sınıflandırılabilir ancak bu gönüllülük, gerçekten özgürce yapılmış bir tercihi mi ifade ediyor?

Göç, kadınlar için yalnızca bir yer değiştirme süreci değildir. Aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sınırlar boyunca yeniden üretildiği bir süreçtir. Kadınların omuzlarındaki bakım yükü göçle ortadan kalkmaz; aksine ulus ötesi bir boyut kazanır. Geride bırakılan çocuklar, aile bireyleri ve ekonomik sorumluluklar, kadınların göç kararlarını şekillendirmeye devam eder. Bu nedenle göç eden kadınlar yalnızca kendi yaşamlarını değil, çoğu zaman bir ailenin hayatta kalmasını da taşırlar.

Sınırlar boyunca yeniden üretilen eşitsizlikler

Kadınların kırılganlığını yalnızca ekonomik nedenlerle açıklamak da eksik kalır. Sınır rejimleri, düzensiz göç statüsü, hukuki belirsizlikler ve kurumsal yetersizlikler kadınların hareket alanını daha da daraltır. Üstelik bu süreçler toplumsal cinsiyetle birleştiğinde ortaya çok daha derin bir eşitsizlik çıkar. Savaşlarda erkeklerin “savaşçı”, kadınların ise “korunması gereken” ya da daha kötüsü “ele geçirilebilir” bedenler olarak görülmesi, göç sürecinde de farklı biçimlerde devam eder. Kadın bedeninin denetlenmesi, kontrol edilmesi ve sömürülmesi, yalnızca bireysel faillerin değil, yapısal güç ilişkilerinin de bir sonucudur. Bu yüzden insan ticareti ve cinsel sömürü tartışmalarını yalnızca suç failleri üzerinden okumak yeterli değildir. Çünkü bazen fail, yalnızca sömüren kişi değildir. Kadınları belgesiz bırakan politikalar, koruma mekanizmalarına erişimi sınırlayan hukuki düzenlemeler, şikâyet etmeyi sınır dışı edilme korkusuna dönüştüren uygulamalar ve göçmen kadınları “zaten bunu isteyerek yapıyor” önyargısıyla değerlendiren toplumsal söylemler de bu şiddetin yeniden üretilmesinde rol oynar.

Başka bir ifadeyle, şiddet yalnızca bireyler tarafından değil, kurumlar ve yapılar tarafından da mümkün kılınır. Bu noktada rızayı “var” ya da “yok” şeklinde ikili bir çerçeveye sıkıştırmak, kadınların deneyimlerini görünmez kılar. Çünkü rıza çoğu zaman seçeneklerin eşit olduğu koşullarda ortaya çıkmaz. Aksine ekonomik bağımlılık, hukuki güvencesizlik, sınır politikaları ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri içinde şekillenir. Bazı kararlar gerçekten istenildiği için değil, başka bir seçenek kalmadığı için verilir.

Rızayı yeniden düşünmek

Göçmen kadınların deneyimlerini ele alırken, onları yalnızca mağduriyet üzerinden tanımlayan bir bakış açısına da düşmemek gerekir. Kadınlar, tüm bu yapısal baskılar içinde hayatta kalmaya çalışan, stratejiler geliştiren, dayanışma ağları kuran ve anlam üretmeye devam eden öznelerdir. Onları yalnızca mağdur olarak tanımlamak, gösterdikleri direnci ve özneyi görünmez kılar. Öte yandan onları tamamen özgür ve bağımsız karar vericiler olarak görmek de yapısal eşitsizlikleri görmezden gelir. Gerçeklik bu iki uç arasında yer alır. Belki de bu nedenle göçmen kadınların deneyimlerini anlamaya çalışırken sormamız gereken soru değişmelidir. “Rıza var mı?” sorusu yerine, “Rıza hangi koşullar altında üretiliyor?” sorusunu sormaya başlamalıyız. Çünkü mesele yalnızca bireyin verdiği karar değildir; o kararı mümkün kılan ya da kaçınılmaz hâle getiren toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullardır.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmak, yalnızca kadınların maruz kaldığı şiddeti görünür kılmak anlamına gelmez. Aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan yapıları sorgulamayı da gerektirir. Göçmen kadınların yaşadığı sömürü ve insan ticareti deneyimleri bize, rızanın her zaman özgür iradenin bir göstergesi olmadığını hatırlatıyor. Bazı “evet”ler, aslında hayatta kalabilmenin son kalan yoludur. Bu nedenle belki de tartışmayı en başa döndürmenin zamanı gelmiştir: İnsan ticareti ve cinsel sömürü bağlamında asıl mesele, bir kadının rıza gösterip göstermediği değil; onu rıza göstermeye zorlayan toplumsal düzenin nasıl işlediğidir.

Kaynakça:

Freedman, J. (2007). Gendering the international asylum and refugee debate. Palgrave
Macmillan.

Gerard, A., & Pickering, S. (2014). Gender, securitization and transit: Refugee women and the
journey to the EU. Journal of Refugee Studies, 27(3), 338–359.

Goodson, L., & Hourani, J. (2021). Structural and symbolic violence exacerbates the risks and
consequences of sexual and gender-based violence for forced migrant women. Frontiers in
Human Dynamics, 3, Article 769611.

Hickman, S. E., & Muehlenhard, C. L. (1999). By the semi-mystical appearance of a condom:
How young women and men communicate sexual consent in heterosexual situations. The
Journal of Sex Research, 36(3), 258–272.

Pertek, S. I. (2022). “God helped us”: Resilience, religion and experiences of gender-based
violence and trafficking among African forced migrant women. Social Sciences, 11(5).

Russell, A. M. (2014). “Victims of trafficking”: The feminisation of poverty and migration in the
gendered narratives of human trafficking. Societies, 4(4), 532-548.

Tan, S. E., & Kuschminder, K. (2022) Migrant experiences of sexual and gender-based violence:
A critical interpretative synthesis. Globalization and Health, 18, Article 68.

Zhidkova, T., & Demir, O. O. (2016). Turkey’s response to sex trafficking of migrant women: Is
it efficient enough? International Migration, 54(6), 122-137.

Visited 18 times, 1 visit(s) today
Close