Yazar: 10:58 am İnceleme-Eleştiri

Dünya Kupası’nın kadın taraftarlarını “içeriğe” dönüştürmek

Her maçın ardından aynı döngü işliyor: Kamera tribünde gezinirken bir anda güzel bulunan bir kadın taraftara kilitleniyor; o kare saniyeler içinde kesilip TikTok’ta, Instagram’da, X’te binlerce kez paylaşılıyor. Altına “Hangi ülkeden bu kız?”, “Hesabını bulan var mı?” gibi yorumlar yağıyor. Bazen bu kadın gerçekten stadyumda oturuyordur; bazen ise hiç var olmamış, yapay zekânın ürettiği bir yüzdür. İkisi arasındaki fark gitgide kayboluyor ama sonuç aynı: Kadın bedeni, oyunun kendisinden bağımsız, tüketilecek bir görüntüye indirgeniyor. Bunun bir adı var ve bu tesadüf değil.

Honey shot: Nesneleştirmenin kısa tarihi

Kameranın tribünde “çekici” kadınları arayıp bulması yeni bir alışkanlık değil. Spor yayıncılığında bu pratiğin yerleşik bir adı bile var: “honey shot” Bu, o kadar sistematik hâle gelmişti ki FIFA, 2018 Dünya Kupası’nın ardından yayıncılara kameraların tribündeki “çekici kadınlara” yakınlaştırma yapmasını durdurma çağrısında bulunmak zorunda kalmıştı. Kurumun çeşitlilik biriminin başındaki isim, bunun cinsiyetçilikle mücadelenin bir parçası olduğunu açıkça belirtmişti. Aynı dönemde Getty Images da “Dünya Kupası’nın en seksi taraftarları” başlıklı bir fotoğraf galerisi yayımlamış, gelen tepkiler üzerine galeriyi geri çekmişti.

Yani mesele “sosyal medya kültürü bozdu” basitliğine indirgenemez. Kadın taraftarın bedenini maçtan koparıp ayrı bir görsel obje olarak sunma refleksi, yayıncılık pratiklerinin içine çoktan yerleşmişti. Sosyal medya ve şimdi de yapay zekâ bunu yeniden icat etmedi; sadece hızını, ölçeğini ve kalıcılığını katbekat artırdı. Bu eski refleks, 2026 Dünya Kupası’na gelindiğinde yeni ve daha ürkütücü bir biçim aldı: Artık kamera yalnızca tribündeki kadınları seçip nesneleştirmiyor, yapay zekâ hiç var olmayan “kadın taraftarlar” da üretiyor.

Yapay zekâ devreye girince: Hayali kadınlar, gerçek zarar

2026 Dünya Kupası boyunca stadyum tribünlerinde çekilmiş gibi görünen, genç kadınları öne çıkaran sayısız video ve görsel sosyal medyada dolaşıma girdi. Ancak gazetecilik araştırmaları, bu içeriklerin ciddi bir kısmının gerçek kayıtlar olmadığını, tamamen yapay zekâ ile üretildiğini ortaya koydu. Avrupa Dijital Medya Gözlemevi’nin (EDMO) tespitine göre bu, tek tük rastlanan bir durum değil: Turnuva boyunca farklı ülkelerde, aynı üretim mantığıyla oluşturulmuş; abartılı derecede büyük gözlü, ince yüz hatlı, aşırı feminen vücut hatlarına sahip ve ülkenin formasını giyen “taraftar” görselleri ortaya çıktı.

Burada iş çift katmanlı ilerliyor. Bir yandan bir ülkenin kadın taraftarları, örneğin “sarışın, mavi gözlü İskandinav kadını” gibi, tek bir ırksallaştırılmış güzellik kalıbına indirgeniyor. Ardından bu kalıp, abartılı vücut ölçüleri ve kıyafetlerle daha da hiperseksüelleştiriliyor. Bu üretim tamamen hayali karakterlerle sınırlı kalmıyor; aynı teknikler, gerçek ve ismi bilinen kadınları hedef alan sahte görseller üretmek için de kullanılabiliyor. Yani mağdur olmak için gerçekten o stadyumda oturmuş olmak bile gerekmiyor.

Kadınların maruz kaldığı bu durumun sebebi de sır değil: Platformların izlenme ve etkileşim üzerinden para kazandırma sistemleri, bu hesapları başka kazanç kapılarına, özellikle yetişkin içerik platformlarına, yönlendiriyor. EDMO’nun analizi, bu içeriklerin genç kullanıcılarda gerçekçi olmayan beklentiler ve kendi bedenlerine dair kaygı yaratma riski taşıdığını; bazı örneklerde ise aynı üretim tekniklerinin kadın imgesiyle siyasi propaganda ya da yabancı düşmanı içerikle harmanlandığını ortaya koyuyor.

Nesneleştirme kuramı ve erkek bakışı ne anlatıyor?

Feminist teoride bu deneyimi adlandıran iki yakın kavram var. Birincisi nesneleştirme kuramı (objectification theory). Psikolog Barbara Fredrickson ve Tomi-Ann Roberts’ın 1997’de ortaya attığı bu kurama göre kadınlar ve kız çocukları, kendi bedenlerini bir “gözlemcinin” bakış açısından görmeye alıştırıldıkları bir kültürde büyüyor. Yani kadın, kendi bedenini kendi deneyimlediği bir şey olarak değil, dışarıdan bakan birinin değerlendireceği bir yüzey olarak algılamaya itiliyor. Kurama göre bu durum zamanla “bedeni sürekli izleme” hâline, utanç ve kaygıya, hatta depresyon ve yeme bozukluğu gibi ciddi ruh sağlığı sonuçlarına kapı aralayabiliyor.

İkincisi, sinema kuramcısı Laura Mulvey’in 1970’lerde ortaya attığı erkek bakışı (male gaze) kavramı. Bu kavram, görsel kültürün — filmden kameraya, reklamdan sosyal medyaya — çoğunlukla heteroseksüel erkek izleyicinin arzusunu merkeze alacak şekilde kurgulandığını, kadının ise bu bakışın nesnesi olarak konumlandırıldığını anlatıyor. Kamera neyi, hangi açıdan ve ne kadar süreyle çerçeveleyeceğini seçerken aslında kimin bakan, kimin bakılan olacağını da belirlemiş oluyor.

Dünya Kupası tribünlerinde yaşanan durum, hem yapay zekâ üretimi görsellerde hem de gerçek kayıtlarda bu iki mekanizmanın birlikte işleyen, kitlesel bir versiyonu. Kadın oraya bir taraftar, bir özne olarak gidiyor; bağırıyor, ağlıyor, kutluyor, hayal kırıklığı yaşıyor. Ama kamera, algoritma ve şimdi de üretici yapay zekâ onu bu deneyimin öznesi değil, ekranda duracak bir “obje” olarak çerçeveliyor. Maçı izlemeye gitmiş bir insan, bir anda milyonlarca yabancının yorum yaptığı bir “içeriğe” dönüşüyor; üstelik rızası hiç sorulmadan.

Bir “şaka” değil, teknoloji aracılı şiddetin bir biçimi

İşin bir de çok daha somut, çok daha tehlikeli boyutu var. Paylaşılan bu görüntülerin altında sıklıkla o kadının sosyal medya hesabı bulunup teşhir ediliyor; bazen hesap gizli olsa bile. Bu, feminist ve dijital hak savunuculuğu literatüründe doxing olarak adlandırılan bir pratik: Kişinin izni olmadan kimliğini, hesabını ya da konumunu teşhir ederek onu tacize ve istenmeyen ilgiye açık hâle getirmek.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), bu tür davranışları daha geniş bir çatı kavramla tanımlıyor: teknoloji aracılı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet (TFGBV). UNFPA’nın tanımına göre bu kavram, bilgi ve iletişim teknolojileri ya da dijital medya aracılığıyla kısmen veya tamamen işlenen, kolaylaştırılan, ağırlaştırılan ya da büyütülen ve bir kişiyi cinsiyeti nedeniyle hedef alan şiddet eylemlerini kapsıyor. Doxing, siber taciz, görüntü tabanlı istismar, rıza olmadan görsellerin paylaşılması ve çevrimiçi cinsel taciz bu şemsiyenin altında sayılan biçimler arasında. UNFPA ayrıca bu şiddetin çevrimiçi başlayıp fiziksel dünyaya taşabildiğini, kadınların bu yüzden kendilerini sansürleyip seslerini kısmak zorunda kalabildiğini vurguluyor.

Yani “Sadece bir video paylaştım” demekle “O kadının gizli hesabını bulup bağlantısını paylaştım” demek arasında nitel bir fark var. Birincisi zaten tartışmalı bir nesneleştirme pratiği; ikincisi ise doğrudan taciz ve mahremiyet ihlali biçimi.

Peki sorumluluk kimde?

Karışılaşılan durumu “izleyici dikkat etsin” noktasında bırakmak yeterli değil. Çünkü yapay zekâ içeriklerini tespit etmek her geçen gün zorlaşıyor; ortalama bir kullanıcının, tribünde çekilmiş gibi görünen bir görüntünün gerçek mi, kurgu mu, yapay zekâ ürünü mü olduğunu her zaman ayırt etmesi mümkün değil.

Bu yüzden asıl sorumluluk, bu içerikleri üretenlerde, dolaşıma sokanlarda ve görünür kılan platformlarda. Gerçek kadınların görüntülerini rızaları olmadan kesip yaymak da, hiç var olmayan kadın taraftarlar üretip onları belirli ülkelere, ırklara ve güzellik kalıplarına göre cinselleştirmek de masum bir “etkileşim oyunu” değil.

Elbette izleyicinin de bu döngüde bir payı var; çünkü beğeni, yorum ve izlenme bu içerikleri daha görünür kılıyor. Ama asıl mesele, kadın taraftarı etkileşim malzemesine çeviren üretim biçiminin ve bunu ödüllendiren platform düzeninin değişmesi.

Dünya Kupası’nı izlemeye giden bir kadın, orada bir taraftar olarak bulunuyor; kameranın, algoritmanın ya da yapay zekânın avlanacağı bir sahne olarak değil.

Kaynakça:

rtve.es

edmo.eu

unfpa.org

brusselstimes.com

petapixel.com

rtbf.be

Visited 43 times, 1 visit(s) today
Close