Türkiye’de kamusal yargı kültürü, taşra dedikodusundan gündüz kuşağı televizyonuna, oradan sosyal medya algoritmalarına uzanan kesintisiz bir hat üzerinde yeniden üretilmektedir.
Bu dosya, görünürde birbirinden bağımsız üç alanı birlikte okur: Taşra toplumsallığı, gündüz kuşağı televizyon programları ve sosyal medya linç kültürü. Temel tez şudur: Türkiye’de “ahlak” çoğu zaman bireysel bir değer değil, görünürlük üzerinden işleyen bir iktidar mekanizmasıdır.

Görsel: Çetin Altun
Taşra çoğu zaman bir yer gibi anlatılır
Taşra, Türkiye’de çoğu zaman coğrafi bir alan olarak düşünülse de sosyolojik literatürde bu kavram çok daha geniş bir anlam taşır. Tanıl Bora’nın derlediği Taşraya Bakmak çalışmasında da vurgulandığı gibi taşra, merkezin kendisini tanımlama biçimidir; yani “geri kalan” değil, “geri bırakılan”dır. Bu nedenle taşra, bir mekândan ziyade bir hiyerarşi üretimidir.
Taşrada toplumsal ilişkiler yoğun tanışıklık üzerinden kurulur: Herkes herkesin hayatına “yakındır”. Bu yakınlık ilk bakışta dayanışma üretir gibi görünse de aynı zamanda sürekli bir gözetim mekanizması yaratır. Dedikodu bu yapının en temel iletişim biçimidir; yalnızca bilgi değil, aynı zamanda norm üretir. Kim iyi, kim kötü, kim uyumlu, kim uyumsuzdur soruları resmî hukuk dışında bu ağ içinde belirlenir.
Michel Foucault’nun panoptikon kavramı burada açıklayıcıdır: Birey izlenip izlenmediğini bilmediği için kendi davranışını sürekli düzenler. Taşrada bu gözetim devlet değil, toplum tarafından yürütülür. Bu yapı içinde ahlak, bireysel bir vicdan meselesi olmaktan çıkar; görünürlükle eşdeğer hale gelir. “İyi olmak” değil, “iyi görünmek” belirleyicidir. Bu da özellikle kadınlar üzerinde yoğun bir toplumsal denetim üretir; erkeklik ise güç ve suskunluk üzerinden kurulur.
Dedikodu cumhuriyetinden algoritmik linçe
Taşrada işleyen dedikodu mekanizması, dijital çağda algoritmalarla birleşerek ölçek değiştirmiştir. Artık söylenti yalnızca kulaktan kulağa yayılmaz; görüntü, video ve ekran görüntüsü üzerinden hızla dolaşıma girer.
Sosyal medya platformlarında dikkat ekonomisi, duygusal yoğunluğu yüksek içerikleri ödüllendirir. Bu nedenle öfke, skandal ve ahlaki ihlal içeren içerikler daha görünür hale gelir. Böylece linç kültürü yalnızca toplumsal bir refleks değil, aynı zamanda teknik bir üretim haline gelir. Bu noktada Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramı önem kazanır: Bireyler fiziksel bir zorlamaya uğramadan, kamusal görünürlük üzerinden yeniden tanımlanır. Görünürlük, gerçekliğin önüne geçer. Sonuçta ortaya çıkan yapı şudur:
Taşradaki dedikodu → televizyonda kitlesel yargı → sosyal medyada algoritmik linç.

Görsel: Bu görsel yapay zeka araçları kullanılarak oluşturulmuştur.
Televizyonun halk mahkemesine dönüşmesi
Dijital linç kültürünü anlamak için sabah ve gündüz kuşağı televizyon programlarına bakmak gerekir. Özellikle Müge Anlı ve Esra Erol tarafından yürütülen programlar, Türkiye’de kamusal yargı kültürünün en görünür alanlarından biridir.
Bu programlarda olaylar hukuki çerçeveden çok duygusal ve ahlaki çerçevede ele alınır. Sunucu figürü yalnızca moderatör değil, aynı zamanda ahlaki otorite konumundadır. İzleyici ise pasif değildir; sürekli yorum yapan ve taraf olan aktif bir katılımcıdır. Bu yapı, klasik habercilikten ziyade bir “ahlaki performans alanı” üretir. Kamera karşısındaki ağlama, sessizlik ve anlatı biçimi, delilden daha belirleyici hale gelir. Michel Foucault açısından bakıldığında bu yapı, görünürlüğün bir iktidar aracına dönüşmesidir.
Sabah programları: Linç kültürünün öncü formu
Sosyal medya linci çoğu zaman yeni bir olgu gibi görülse de aslında televizyon kültürünün devamıdır. Sabah programlarında yıllardır işleyen model şudur:
Önce olay dramatize edilir → sonra taraflar belirlenir → ardından ahlaki hüküm kurulur.
Bu yapı sosyal medyada hızlanmış ve kitleselleşmiştir. Ancak mantık değişmemiştir: hızlı yargı, düşük bağlam, yüksek duygusal yoğunluk. Sabah programları bu anlamda Türkiye’de “ön-dijital linç kültürünün laboratuvarı”dır.
Görünürlük rejimi: Ahlakın yerine geçen iktidar
Günümüz toplumunda ahlak, içeriğinden çok görünürlüğe bağlı bir rejime dönüşmüştür. Bir davranışın doğru olup olmadığı değil, nasıl göründüğü belirleyicidir.
Foucault’nun panoptikon modeli burada genişler: Artık yalnızca birey izlenmez, izleyici de sürekli görünürlük üretmek zorundadır. Yorum yapmak, taraf olmak ve tepki vermek bir sosyal zorunluluk haline gelir. Bu nedenle hem televizyon hem sosyal medya aynı yapıyı üretir: sürekli izleme, sürekli yorum, sürekli yargı.

Algoritmalar ve öfkenin endüstriyel üretimi
Sosyal medya yalnızca bir iletişim alanı değildir; aynı zamanda dikkat ekonomisi üzerine kurulu bir sistemdir. Bu sistemde öfke, en değerli içerik türüdür çünkü en uzun etkileşimi üretir.
Algoritmalar, duygusal yoğunluğu yüksek içerikleri öne çıkararak görünürlüğü şekillendirir. Böylece toplumsal yargı yalnızca insanlar tarafından değil, platform mimarisi tarafından da yönlendirilir. Sonuçta linç, bireysel bir tepki değil; teknik olarak optimize edilmiş bir dikkat ürününe dönüşür.
Taşradan algoritmaya uzanan yargı hattı
Bu dosya göstermektedir ki Türkiye’de kamusal yargı kültürü üç aşamada dönüşmüştür:
Taşrada dedikodu → Televizyonda halk mahkemesi → Sosyal medyada algoritmik linç
Ancak bu dönüşüm bir kopuş değil, sürekliliktir. Mekânlar değişmiş, araçlar dönüşmüş, hız artmıştır; fakat temel yapı değişmemiştir: görünürlük üzerinden kurulan ahlaki yargı rejimi. Bu nedenle temel soru hâlâ aynıdır:
Bir insanın hayatı hakkında bu kadar hızlı ve bu kadar kesin hüküm verme hakkı topluma nereden gelmektedir?
Kaynakça:
Bora, Tanıl (Der.). (2005). Taşraya Bakmak. İstanbul: İletişim Yayınları.
Foucault, Michel. (1975). Surveiller et punir: Naissance de la prison. Paris: Gallimard.
Bourdieu, Pierre. (1991). Language and Symbolic Power. Cambridge: Polity Press.
Tezkire Dergisi. (2006). Taşra (Özel Sayı), Sayı 41–42, İstanbul.













