Brigitte Bardot, 1950’ler ve 60’lar Fransa’sında yalnızca bir sinema yıldızı değil, aynı zamanda kadın özgürleşmesinin popüler kültürdeki en görünür simgelerinden biriydi. Ataerkil düzenin kadınlara biçtiği uslu, ölçülü ve aileye adanmış rolleri reddeden Bardot, bedeniyle, yaşam tarzıyla ve açık cinselliğiyle dönemin normlarına meydan okudu. Feminist hareket henüz teorik olarak kurumsallaşmamışken Bardot’nun varlığı bile politik bir anlam taşıyordu. Bu nedenle uzun yıllar boyunca feminist bir figür hatta bir özgürleşme miti olarak anıldı.

Görsel Kaynağı: dw.com
Brigitte Bardot neden feminist olarak algılandı?
Brigitte Bardot’nun erken dönemde feminist olarak algılanmasının temelinde, kadın cinselliğini bastırmak yerine görünür ve sahiplenilen bir alan hâline getirmesi yatıyordu. Erkek bakışı için pasif bir nesne olmayı reddeden Bardot; arzulanmaktan utanmayan, evliliği zorunlu bir kader olarak görmeyen ve anneliği bir mecburiyet olarak kabul etmeyen bir kadın figürü sundu. Simone de Beauvoir’nın da belirttiği gibi Bardot, kadın bedeninin kontrolünün erkeklerde ya da toplumda değil, kadının kendisinde olabileceğini sembolize ediyordu. Bu yönüyle Bardot, bilinçli bir feminist aktivist olmasa bile, ikinci dalga feminizmin kültürel öncüllerinden biri hâline geldi. Ancak feminizm yalnızca bireysel özgürlüklerin genişlemesiyle sınırlı bir mücadele değildir. Bardot’nun kamusal söylemleri zamanla bu noktada ciddi bir kırılma yarattı.

Görsel Kaynağı: imdb.com
Kapsayıcılıktan ve modern anlayıştan uzak tutumu
Sinemayı bıraktıktan sonra hayvan hakları savunuculuğuna yönelen Bardot, bu alanda önemli bir görünürlük kazansa da özellikle 1990’lardan itibaren göçmen karşıtı, İslamofobik ve milliyetçi açıklamalarıyla gündeme geldi. Fransa’daki göçmen toplulukları ve özellikle Müslüman kadınları hedef alan bu dışlayıcı dil, kadın özgürlüğü iddiasıyla açık bir çelişki içindeydi. Bu dönüşüm, bireysel özgürlük feminizmi ile kesişimsel feminizm arasındaki farkı net biçimde ortaya koymaktadır.
Bardot’nun özgürlük anlayışı büyük ölçüde kendi bedeni ve yaşam tercihleri etrafında şekillenmiş; sınıf, ırk, din ve göçmenlik gibi yapısal eşitsizlikleri kapsayamamıştır. Oysa çağdaş feminizm, yalnızca belirli bir grubun ya da ayrıcalıklı kadınların değil, tüm kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini savunur. Başka kadınları dışlayan, onları tehdit veya öteki olarak konumlandıran bir özgürlük anlayışı feminist olamaz.
Brigitte Bardot’nun hikâyesi, feminist ikonların da sorgulanabilir olduğunu açıkça gösterir. Bir kadının geçmişte patriyarkaya meydan okumuş olması, onu hayat boyu feminist yapmaz. Feminizm sabit bir kimlik değil; sürekli etik, politik ve toplumsal bir mücadeledir. Bardot’nun geçirdiği dönüşüm, feminizmin yalnızca bireysel cesaretle değil, tutarlılık ve kapsayıcılıkla anlam kazandığını hatırlatır. Bu nedenle Bardot, bugün feminist bir örnekten çok, feminizmin sınırlarını ve sorumluluklarını tartışmak için öğretici bir figür olarak değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Beauvoir, S. de. (1959). Brigitte Bardot and the Lolita syndrome. In Brigitte Bardot and women. Paris: Gallimard.
Bardot, B. (1996). Initiales B.B. Paris: Grasset.
Ezra, E. (2000). France’s new sexual revolution: Cinema, women and power. Manchester University Press.
Garcin, J. (2014). Brigitte Bardot: Feminist icon or nationalist symbol? French Cultural Studies, 25(3), 245–258.
Scott, J. W. (2017). Sex and secularism. Princeton University Press.
Kapak Görseli: rivieraradio.mc














