Yazar: 10:11 am Köşe Yazıları

İçimizdeki küçük kızın büyük çığlıkları

Kız çocukları çoğu zaman başkalarını düşünerek büyütülür; erkek çocukları ise kendilerini. Her kız çocuğu bunu adıyla koyamasa bile sezgisel olarak bilir: Erkek çocuklarından farklı olduğunu. Bunu kimse bize açık açık söylemez ama biz anlarız.

Bir yerlerden.
Bir bakıştan.
Bir “sus”tan. 

Erkek çocukların özgür dünyasına kıyasla bir kutu içinde büyür kız çocukları; erkeğe hak görülen, kız çocuğuna yasaktır. Erkek çocuğu ortalığı dağıtsa gülen geçen o aile, kız çocuğunun uslu durmasını bekler. Hatta annesi erkek çocuğunun dağıttığı yeri toplarken ona yardım etmesini… Erkeğe hizmetle tanışır o küçücük kız çocuğu. Evde kimin daha önemli olduğunu orada öğrenir.

Annem o sofrayı toplarken bana baktığında, acaba kendi yarım kalmışlığını mı devrediyordu bana? Belki o da zamanında benim gibiydi ama susturulmuştu  ‘sofrayı kur’ denmişti. Alıştırılmıştı bunlara, farkında olmadan bizi de alıştırmışlardı.

Erkek çocuğu öfkelendiğinde normaldir, kız çocuğu öfkelendiğinde ayıptır. Abinin oynadığı arabayla oynamak istersin; “Aman sen kız çocuğusun,” denir, eline bir Barbie tutuşturulur. Sokakta arkadaşlarınla doyasıya oynamak istersin; “Kız kısmı gecelere kadar dışarıda durmaz,” denir. Erkek kardeşin maç yaparken içinden katılmak gelir; “Kız kısmı yapmaz öyle şeyler.”

Peki ne yapar bu kız kısmı?
Kendini küçültmeyi öğrenir.
Yer kaplamamayı.
İstememeyi.
Bastırılmayı.
Ve sonra büyür.

Çocukken maruz kaldığımız bu baskının bedelini bugün ödemiyor muyuz? Bastırılmışlık duygusu zamanla anksiyeteye dönüşmüyor mu? Kadınlar bu günlere hep bir “yetersizlik” gölgesiyle gelmedi mi? Başarısızlık korkusu içimize o kadar derin işlenmiştir ki en parlak anımızda bile “imposter syndrome” (sahtekarlık sendromu) ile boğuşuruz. Başarımızı şansa, başarısızlığımızı ise özümüze bağlarız. İşte o anksiyete burada doğar: Her an kusursuz olma zorunluluğu.

Nice başarılı kadın ezilir bu yükün altında. Erkeklere hata yapma lüksü, kız çocuklarına ise hatasız olma zorunluluğu verildi. Bu yüzden bir işi yüzde yüz bilmeden ‘yapabilirim’ diyemiyoruz. Başarısızlık bizim için bir tecrübe değil, bir “ayıp” etiketi. Deneyip yanılamıyoruz; deneyip başarılı olmak zorunda gibi hissediyoruz hep kendimizi.

Özgüven eksikliği çekiyoruz hâlâ; çünkü hiç kimse bize sevgi ve kontrol arasındaki o farkı öğretmedi. Sevgi ve kontrol arasındaki bağı gösterdiler bize yalnızca. Kız çocukları için sevgiye giden yol uslu durmaktan geçiyor. Usluysan sevilirsin. Karşı çıkmazsan, kırmazsan, rahatsız etmezsen, yardım edersen sevilirsin. Sevilmek için önce sevgiyi hak etmen gerekir. Uslu durmazsan, ses çıkarırsan sevilmezsin.

Görsel kaynak: goncakabat.com

Öyle içimize işler ki bu kodlar ilişki anlayışımız. Bu bizi kısıtladığında, telefonumuzu kontrol ettiğinde, ne giydiğimize karıştığında, içimizde bir yerlerde bir şeylerin yanlış olduğunu hissetsek bile anlayamayız. Çünkü bu dil çocukluğumuzdan tanıdıktır. Erkek çocuklarına öğretilen özgürlük, kız çocuklarına öğretilen uyumla birleştiğinde ortaya toksik bir ilişki dili çıkar:

Biri yer kaplar, diğeri yer açar.
Biri ister, diğeri ayarlanır.
Biri kontrol eder, diğeri itaat eder. İstemek suç gibi, sınır koymak ayıp gibi gelir. Kız çocukları dünyaya uyum sağlamaya göre yetiştirilmiştir; dünyayı değiştirmeye değil. Oysa benim dünyayı değiştirme hayallerim vardı küçükken. Kimse dinlemedi ki beni… İstemiyordum ben erkeğe hizmet etmeyi; hem neden o da bana hizmet etmiyordu ki? Bu soruyu her sorduğumda, cevabı bir “ayıp” ya da “günah” duvarına çarptı. Bugün o duvarları tek tek yıkıyorum. Artık anlam veremediğim hiçbir kalıba sığmıyorum.

Anlam veremiyordum ama yapıyordum çünkü bana öyle söylendi. Hâlâ anlam veremiyorum ama artık yapmıyorum. O küçük kız çocuğunun elinden tutuyorum ve hayallerini gerçekleştirmesi için elimden geleni yapıyorum. İçimizdeki o küçük kız çocuğu hep bizimle aslında.

Elinden tutsak mı?

Visited 24 times, 1 visit(s) today
Close