Dünya tarihi, kendi suçlarını örtbas etmek için bir kadını kurban seçenlerin ve bu vahşeti bir festival coşkusuyla izleyenlerin utanç vesikasıdır. 1986 yılında İran’ın Kupayeh köyünde taşlanarak katledilen Soraya Manutchehri’nin hikayesi aslında bir “trajedi” değil; planlı, kolektif ve sistematik bir kadın cinayetidir. Bugün bu hikayeyi yazmak hem bir anma hem de o taşları atan ele ve o taşları toplayan kirli zihniyete karşı bir hesaplaşma çağrısıdır.
Sistematik infaz: Kurmaca değil, kolektif bir suç
Soraya’nın ölümü, bir adamın anlık öfkesiyle değil, erkek egemen sistemin mühendisliğiyle hazırlandı. Kocası Ali, 14 yaşında bir kız çocuğuyla evlenebilmek ve Soraya’ya nafaka vermemek için onu “sadakatsizlikle” suçladı. Ancak asıl mide bulandırıcı olan, bu iftiranın köyün yönetiminden en yakın akrabalarına kadar tüm erkek dünyası tarafından iştahla kabul görmesidir.
Mesele inanç değil, kadının bir mülkiyet nesnesine dönüştürülmesidir. Mevcut hukuk sisteminin boşluklarını kendi çıkarları için kullanan bu eril ittifak, Soraya’yı toprağa gömer dilsiz bir ortaklığa imza atmıştır. Soraya, bir kadının hayatının; bir erkeğin konforu kadar değeri olmadığını kanıtlayan o karanlık düzenin kurbanı seçildi. Bu, sadece bir iftira değil; bir kadının varlığını yeryüzünden silme operasyonuydu.
Perdedeki vahşet: İzlemek mi tanıklık etmek mi?
Cyrus Nowrasteh’in 2008 yapımı The Stoning of Soraya M. (Soraya’yı Taşlamak) filmi, izleyiciyi bir sinema koltuğu yerine o kanlı infaz meydanına hapseder. Yaklaşık 15 dakika süren recm sahnesi, sinemanın sınırlarını zorlarken aslında bize şunu sorar: Daha ne kadar yumacağız o gözleri ya da tıkayacağız kulakları olan biten karşısında?

Görsel kaynak: christianpost.com
Elleri bağlanmış, yarı beline kadar toprağa gömülmüş bir kadının üzerine yağan taşlar, sadece Soraya’nın bedenini değil, insanlık onurunu da parçalar. İlk taşı öz babasının atması, ardından öz çocuklarının ve kocasının bu katliamın bir parçası haline getirilmesi, vahşetin boyutunu gösterir. Yönetmen bu vahşeti gerçek bir infazla eşzamanlı yansıtarak bizi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, suça tanık olan bir vicdan azabına dönüştürür. Duyulan her inleme ve her taş darbesi, sessiz kalan kalabalığın suçudur.
Soraya’dan Roksahana’ya: Bitmeyen vahşet kimin sırası?
Soraya’nın 1986’daki çığlığı, 2015’te Afganistan’da sevdiği adama kaçtığı için taşlanan Roksahana’nın görüntüleriyle yeniden hayat buldu. Erkek egemen ideolojinin hüküm sürdüğü her yerde, kadın bedeni bir savaş alanıdır. “Namus” ya da “sadakat” adı altında işlenen bu cinayetler, tesadüf değil, bilinçli bir kadın düşmanlığının ürünüdür.
Soraya’yı taşlayanlar o gün Kupayeh köylüleriydi; bugün bu vahşete karşı sessiz kalanlar ise yasaları kadınları korumak yerine katilleri aklamak için kullananlardır. Soraya ölmedi, katledildi ve biz sustuğumuz, gözlerimizi kapattığımız sürece o taşlar hala havada süzülmeye devam edecek.
Kaynakça:
Pekdemir, G. (2015, 7 Kasım). Soraya’yı taşladın; sıra kimde?. Bianet.(
Raine, P. (2009,21 Temmuz). Review: ‘The Stoning of Soraya M.’ The Christian Science Monitor.
Görsel kapak: bianet.org












