Yazar: 8:39 am Röportaj

Dilek Aşan ile sürdürülebilirlik, kurumsal dönüşüm ve kadın emeği üzerine

Sürdürülebilirlik, çoğu zaman şirketlerin hazırladığı raporlar ve strateji belgeleri üzerinden tartışılıyor. Oysa bu alan; finansal sistemden emek ilişkilerine, toplumsal cinsiyetten küresel eşitsizliklere uzanan çok katmanlı bir dönüşümü içeriyor.

Dilek Aşan, sürdürülebilirliği çevresel bir sorumluluk olmanın ötesinde; kurumsal yapıların, teşvik sistemlerinin ve toplumsal ilişkilerin yeniden düşünülmesi gereken bir alan olarak ele alıyor.

KadınKöy olarak Aşan ile Türkiye’de sürdürülebilirlik politikalarının sınırlarını, görünmeyen emeği, kurumsal direnç mekanizmalarını ve kadınların bu dönüşümdeki yerini konuştuk.

“Sürdürülebilirlik hâlâ dönüşüm değil, uyum pratiği olarak ele alınıyor”

Türkiye’de şirketlerin sürdürülebilirliğe yaklaşımını dönüşüm perspektifinden nasıl değerlendirdiğini sorduğumuzda Dilek Aşan şu çerçeveyi paylaşıyor:

“Sürdürülebilirlik literatüründe “dönüşüm pratiği” kavramı, Geels’in (2002) sosyo-teknik geçiş teorisiyle doğrudan örtüşmektedir. Türkiye’deki kurumsal aktörlerin büyük çoğunluğu hâlâ uyum odaklı (compliance-driven) bir sürdürülebilirlik anlayışı benimsemektedir.”

“Ancak bu tartışmayı yalnızca strateji düzeyinde bırakmak, kritik bir kör noktayı üretir: İklim riskinin finansal sisteme doğrudan etkisi. TCFD çerçevesinin de altını çizdiği üzere, iklim riski iki eksen üzerinden bilanço gerçekliğine dönüşmektedir:

  • Transition risk: Karbon yoğun varlıkların yeniden fiyatlanması (asset repricing), özellikle fosil yakıt bağımlısı sektörlerde sermaye maliyetinin artışı.
  • Physical risk: Türkiye gibi iklim kırılganlığı yüksek coğrafyalarda sigorta primlerinin artışı, altyapı hasarları ve tarımsal verimlilik kayıpları.”

“Türk bankacılık sektörünün bu risklere maruziyeti henüz yeterince modellenmemiştir. BDDK’nın iklim stres testleri konusundaki gecikmesi ve kurumsal yatırımcıların ESG entegrasyonundaki sığlığı, Türkiye’yi hem düzenleyici hem de piyasa baskısına karşı yapısal olarak kırılgan kılmaktadır. Sürdürülebilirlik tartışması “strateji belgesi” düzeyinde kaldığı sürece, bilanço etkisi gerçekleştiğinde kurumlar hazırlıksız yakalanacaktır.”

Sürdürülebilirliğin yalnızca kurumsal strateji meselesi olarak ele alınması, bu sürecin arkasındaki emeği görünmez kılabiliyor. Aşan’a göre dönüşüm, ölçülebilir göstergelerin ötesinde başka tür emek biçimlerini de içeriyor.

“Görünmeyen emek, dönüşümün gerçek taşıyıcısı”

Kurumsal sürdürülebilirliğin arkasındaki görünmeyen emeği nasıl tanımladığını sorduğumuzda Dilek Aşan şu ifadeleri dile getiriyor:

“Hochschild’ın (1983) ‘duygusal emek’ kavramından ilham alarak şunu söyleyebilirim: Sürdürülebilirlik süreçlerindeki görünmeyen emek, büyük ölçüde bilişsel, ilişkisel ve duygusal bileşenler taşır. Paydaş ikna süreçleri, direnç yönetimi ve anlam inşası gibi faaliyetler; raporlarda ölçülemeyen ancak dönüşümün gerçek taşıyıcıları olan emek biçimleridir.

Buna bir boyut daha eklemek gerekir: Ölçümleme emeği. Şirketler neyi ölçtüklerini değil, neyi ölçüyormuş gibi göründüklerini yönetme pratiğine giderek daha fazla kaynak aktarmaktadır. ESRS ve GRI çerçevelerinin çift önemlilik (double materiality) ilkesi teorik olarak güçlü bir zemin sunsa da pratikte veri kalitesi ve karşılaştırılabilirlik sorunları derindir:

  • Scope 3 emisyonlarının büyük çoğunluğu tahmine dayalıdır.
  • Sosyal göstergeler sektörler arası karşılaştırmaya kapalıdır.
  • Denetim standartları finansal raporlamanın çok gerisinde kalmaktadır.

Bu tabloda “görünmeyen emek” yalnızca dönüşüm çalışanlarının değil, veriyi anlamlı kılmaya çalışan analistlerin, akademisyenlerin ve denetçilerin emeğidir. Bu emeği görünür kılmak, epistemolojik olduğu kadar politik bir sorumluluktur.”

“İkna ancak teşvik sistemi değiştiğinde kalıcı olur”

Köklü kurumsal alışkanlıklar ve dirençle karşılaşıldığında dönüşümün nasıl mümkün olduğunu sorduğumuzda Aşan, meselenin yalnızca iletişim değil yapısal bir sorun olduğuna dikkat çekiyor:

“Kurumsal direnç, DiMaggio ve Powell’ın (1983) kurumsal izomorfizm teorisi çerçevesinde ele alındığında, çoğunlukla normatif meşruiyet kaybı korkusundan beslendiği görülür. Habermas’ın iletişimsel eylem teorisine atıfla söylersek: Gerçek dönüşüm, araçsal aklın değil iletişimsel aklın egemen olduğu ortamlarda mümkündür.”

“Ancak ikna süreçlerinin önündeki en büyük yapısal engel, teşvik sistemlerindeki uyumsuzluktur. “Gerçek dönüşüm neden gerçekleşmiyor?” sorusunun yanıtı büyük ölçüde şurada yatmaktadır:

  • Yönetim kurulu KPI’larına ESG kriterleri hâlâ marjinal biçimde entegre edilmektedir.
  • Kısa vadeli finansal performans ile uzun vadeli sürdürülebilirlik hedefleri arasındaki gerilim, ikincisini sistemsel olarak dezavantajlı kılmaktadır.
  • CEO ve üst yönetim bonuslarının iklim hedeflerine bağlanması, istisnai örnekler dışında Türkiye’de neredeyse hiç görülmemektedir.

Danışmanlık pratiğimde şunu gözlemledim: İkna ancak yönetim kurulu düzeyinde ESG sahiplenmesi gerçekleştiğinde kalıcı olabilmektedir. Aksi hâlde dönüşüm söylemi orta kademe yöneticilerin omuzlarında asılı kalmakta, teşvik yapısı ise tam ters yönde çekmeye devam etmektedir.”

“Sürdürülebilirlik söylemi, imaj ile gerçek dönüşüm arasında sıkışıyor”

Sürdürülebilirliğin bir “imaj unsuru” olarak kullanılıp kullanılmadığını nasıl ayırt edebileceğimizi sorduğumuzda Aşan, bu tartışmanın küresel ölçekte de yeni bir gerilim hattı oluşturduğunu vurguluyor:

“Bu mesele literatürde “greenwashing” ve daha kapsamlı biçimiyle “purpose-washing” kavramlarıyla tartışılmaktadır. Bir şirketin sürdürülebilirliği gerçekten içselleştirip içselleştirmediğini anlamak için üç düzlemde analiz öneririm: yapısal, kaynak ve hesap verebilirlik düzlemleri.”

“Ancak bu analize küresel bağlamda önemli bir gerilimi de eklemek gerekir: “ESG backlash” ya da ESG yorgunluğu. Son yıllarda özellikle ABD’de —BlackRock’ın ESG söylemini geri çekmesi, bazı eyaletlerin ESG’yi “woke capitalism” olarak yaftalayan yasal düzenlemeleri— somutlaşan bu geri tepki, sürdürülebilirlik tartışmasına yeni bir karmaşıklık katmanı eklemiştir:

  • Bazı şirketler ESG raporlamayı düzenleyici arbitraj aracına dönüştürmekte; en katı standartların geçerli olduğu pazarlarda yüksek profil sergileyip diğerlerinde sessiz kalmaktadır.
  • “Sürdürülebilirlik” kelimesinin kendisi bazı kurumsal iletişim departmanlarında PR riski olarak sınıflandırılmaya başlanmıştır.
  • Buna karşın Avrupa’da CSRD ve ESRS zorunlulukları, gönüllü söylemden zorunlu şeffaflığa geçişi hızlandırmaktadır.

Bu gerilim, Türkiye için de belirleyici olacaktır: İhracat yapan şirketler Avrupa’nın zorunlu çerçevesine tabi olurken iç piyasaya odaklananlar ESG’yi opsiyonel görmeye devam edebilir. Bu asimetri, sektörel bir kırılma yaratma potansiyeli taşımaktadır.”

“Adil dönüşüm olmadan sürdürülebilirlik mümkün değil”

Toplumsal cinsiyet eşitliği ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi sorduğumuzda Aşan; bu bağın sadece sosyal değil, yapısal bir mesele olduğunun altını çiziyor:

“BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SDG 5 ve SDG 8) örtüşme alanına işaret eden bu soru, interseksiyonel sürdürülebilirlik tartışmasının merkezindedir. Cinsiyet eşitsizliği yalnızca sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda ekonomik verimsizlik ve kurumsal kırılganlık üretimidir.”

“Ancak bu ilişkiyi daha keskin bir çerçeveye oturtmak gerekir: “Adil dönüşüm” (just transition) perspektifi. Yeşil ekonomiye geçiş sürecinin kendisi yeni eşitsizlikler üretme riski taşımaktadır:

  • Karbon yoğun sektörlerdeki iş kayıpları orantısız biçimde düşük vasıflı, kırsalda yaşayan ve kadın işgücünü etkilemektedir.
  • Yenilenebilir enerji, yeşil inşaat ve döngüsel ekonomi gibi yükselen sektörlerin gerektirdiği beceri setleri, mevcut iş gücünün önemli bir bölümünün erişemeyeceği eğitim altyapısını varsaymaktadır.
  • Türkiye özelinde tekstil, tarım ve turizm sektörlerindeki kadın yoğun istihdamın iklim geçişinden nasıl etkileneceği, henüz sistematik biçimde modellenmemiş kritik bir politika boşluğudur.

Sürdürülebilirlik tartışması bu boyutu içermediğinde, “yeşil dönüşüm” daha adil bir dünya inşa etmek bir yana, mevcut eşitsizlikleri derinleştirebilir.”

Görsel Kaynağı: garantibbva.com.tr

“Temsil tek başına yeterli değil, etki yaratmak gerekiyor”

Erkek egemen sektörlerde kadınların karar alma süreçlerindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz sorumuza ise Aşan şöyle yanıt veriyor:

“Acker’ın (1990) “gendered organizations” teorisi bu soruyu yanıtlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Kadınların karar alma mekanizmalarına katılımını temsil, dahiliyet ve etki olmak üzere üç düzlemde değerlendirmek gerekir. Yalnızca temsil düzeyinde ilerleme kaydetmek yeterli değildir; “sayısal varlık” çoğu zaman “niteliksel etki”ye dönüşmemektedir.”

“Bu tartışmaya tedarik zinciri ve KOBİ boyutunu da dahil etmek zorunludur. Büyük şirketlerin ESG raporları parlak tablolar sunsa da asıl dönüşümün gerçekleşmesi gereken alan tedarik zincirleridir:

  • Avrupa’nın Kurumsal Sürdürülebilirlik Durum Tespiti Direktifi (CSDDD), büyük şirketleri tedarikçilerinin insan hakları ve çevre performansından sorumlu tutmaktadır.
  • Türkiye’deki KOBİ’lerin büyük çoğunluğu bu yükü karşılayacak ne finansal kapasiteye ne de kurumsal altyapıya sahiptir.
  • Bu tabloda kadın girişimci ve yöneticiler özellikle kırılgandır: Hem ESG uyum maliyetlerini üstlenmek hem de erkek egemen tedarik zinciri ilişkilerinde hak savunuculuğu yapmak zorunda kalmaktadırlar.

KOBİ’lere yönelik ESG kapasite desteği sağlanmadan tedarik zinciri dönüşümü talep etmek, pratikte büyük şirketlerin sorumluluğunu küçüklere devreden bir mekanizmaya dönüşmektedir.”

“Sürdürülebilirlik artık sadece etik değil, teknolojik de bir mesele”

Sürdürülebilirlik yöneticiliğinin yükselişinde zorunluluk mu yoksa farkındalığın mı belirleyici olduğunu sorduğumuzda Aşan, bu alanın hızla dönüşen doğasına dikkat çekiyor:

“İki baskı mekanizması öne çıkmaktadır: dışsal zorlayıcı baskılar ve içsel normatif baskılar. Ampirik gözlemlerim şunu gösteriyor: Türkiye’deki alan profesyonellerinin büyük çoğunluğu bu alana zorunluluk ekseninde girmiştir.”

Bu tartışmaya iki kritik boyut eklemek gerekir:

Birincisi: Dijitalleşme ve yapay zekânın dönüştürücü baskısı. Sürdürülebilirlik yöneticiliği artık yalnızca bir “strateji ve iletişim” meselesi değil, aynı zamanda veri altyapısı ve teknoloji meselesidir:

  • AI destekli karbon muhasebesi platformları (örn. Watershed, Persefoni), Scope 3 hesaplamalarını otomatize etmektedir.
  • Otomatik ESG raporlama araçları, ESRS uyumluluğunu gerçek zamanlı izleme kapasitesi sunmaktadır.
  • Bu dönüşüm, sürdürülebilirlik profesyonellerinin yetenek profilini köklü biçimde değiştirmekte; veri analitiği ve sistem entegrasyonu becerileri ön plana çıkmaktadır.

İkincisi: Biyolojik çeşitlilik ve su krizi, gündemin merkezine taşınmaktadır. Karbon egemenliğinin gölgesinde kalan ancak Türkiye açısından stratejik önemi karbon kaybından daha acil olan iki alan:

  • Su stresi: Türkiye, IPCC projeksiyonlarına göre Akdeniz havzasındaki en yüksek risk grubundaki ülkeler arasındadır. Tarım, enerji ve sanayi sektörleri için su kıtlığı, yakın vadede operasyonel bir risk olmaya başlamıştır.
  • Doğa kaybı: TNFD (Taskforce on Nature-related Financial Disclosures) çerçevesi, biyolojik çeşitlilik riskini finansal raporlamaya entegre etme yolunu açmaktadır. Türkiye’nin biyoçeşitlilik açısından zengin ama koruma kapasitesi sınırlı coğrafyası, bu alanda hem risk hem de fırsat barındırmaktadır.

Sürdürülebilirlik yöneticiliği bu iki alanı içermeyen bir perspektifle kurgulandığında, zorunluluğun bile gerisinde kalmaktadır.

“Genç kadınlar için görünürlük bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk”

Sürdürülebilirlik alanında kariyer kurmak isteyen genç kadınlara ve KadınKöy okurlarına önerilerini sorduğumuzda Aşan sözlerini şöyle tamamlıyor:

Akademik ve mesleki deneyimimin sentezinden önerilerim:

Birincisi: Disiplinlerarası bir bilgi zemini oluşturun. Sürdürülebilirlik; hukuk, finans, çevre bilimleri ve sosyal politikanın kesişimindedir.

İkincisi: Uluslararası standart çerçevelerini (GRI, TCFD, ESRS, Ecovadis) eleştirel bir gözle öğrenin. Standardizasyon, nötr bir teknik faaliyet değil; güç ilişkilerini yansıtan normatif bir pratiktir.

Üçüncüsü: Veri okuryazarlığını ve dijital araç setini geliştirin. Karbon muhasebesi platformları, ESG veri analitiği ve AI destekli raporlama araçları, alanın geleceğini şekillendirmektedir. Bu araçlara hâkim olmayan sürdürülebilirlik profesyonelleri yakın vadede rekabet dezavantajına düşecektir.

Dördüncüsü: “Adil dönüşüm” perspektifini pratiğinizin merkezine yerleştirin. Yeşil ekonomiye geçiş sürecinde kimin kazandığı, kimin dışarıda kaldığı sorusu; hem etik hem de stratejik bir soru olarak yanıt beklemektedir. Genç kadın profesyoneller bu soruyu soran ve cevaplayan aktörler olarak konumlanabilir; bu hem mesleki bir farklılaşma hem de toplumsal bir sorumluluktur.

Beşincisi: Görünür olun. Akademik yayınlar, konferans sunumları, kamuoyu yazıları — bunlar yalnızca kariyer araçları değil, bilginin demokratikleşmesine katkı sunan pratiklerdir.

Özellikle genç kadın profesyoneller için görünürlük; bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.

Dilek Aşan’ın çizdiği çerçeve, sürdürülebilirliğin çevresel bir gündemle sınırlı kalmadığını; finansal sistemlerden emek ilişkilerine, toplumsal cinsiyetten küresel eşitsizliklere uzanan politik bir alan olduğunu gösteriyor.

Kurumsal dönüşümün arkasındaki görünmeyen emeği, teşvik sistemlerini ve adil dönüşüm ihtiyacını görünür kılmak ise bu alanın en kritik meselelerinden biri olarak karşımızda duruyor.

KadınKöy olarak, sürdürülebilirliği yalnızca bir “kurumsal söylem” değil; eşitlik, emek ve adalet perspektifiyle yeniden düşünmeye ve bu tartışmayı çoğaltmaya devam ediyoruz.

Dilek Aşan’a katkıları ve değerli paylaşımları için teşekkür ederiz.

Visited 22 times, 1 visit(s) today
Close