Kadın cinayetleri neden en çok ayrılık sürecinde yaşanıyor?
Bir toplumun gelişmişliğini neyle ölçeriz? Kişi başına düşen millî gelirle mi? Ürettiği teknolojiyle mi? Üniversite sayısıyla mı? Hukukun üstünlüğü endeksleriyle mi? Belki de asıl soru bunların hiçbirinden başlamıyor. Belki de bir toplumun uygarlık düzeyi çok daha basit ama çok daha derin bir soruyla ölçülmelidir: O toplumda insanlar birbirlerinden ayrılabiliyor mu?
Çünkü birlikte yaşayabilmek kadar, birlikte yaşamamaya karar verebilmek de bir uygarlık göstergesidir. Demokrasi yalnızca seçim sandığında başlamaz. Demokrasi, insanın karşısındaki kişinin iradesini kabul edebildiği yerde başlar. Bir insanın “evet” deme hakkını tanıyıp “hayır” deme hakkını tanımıyorsanız, orada özgürlükten söz edemezsiniz. Birliktelik artık ortak iradeye değil, korkuya, itaate ve zorunluluğa dayanır.
Bir ilişkiyi bitirebilmek
Bugün Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde kadınlar en çok ilişkiyi sürdürmek istedikleri için değil, ilişkiyi bitirmek istedikleri için öldürülüyor. Bu durum birkaç münferit olayın yan yana gelmesinden ibaret değildir; küresel ölçekte gözlenen yapısal bir örüntüdür. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ile UN Women’ın yayımladığı raporlara göre; dünyada her yıl on binlerce kadın, en yakınındaki erkek tarafından öldürülüyor ve bu cinayetlerin önemli bir kısmı ayrılık, boşanma ya da ayrılık girişiminin hemen sonrasında gerçekleşiyor. Kriminoloji araştırmaları da en yüksek ölüm riskinin ilişkinin devam ettiği dönemden ziyade ayrılık süreci olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle birçok ülkede polis ve sosyal hizmet birimleri, ayrılık kararını başlı başına yüksek risk göstergesi olarak değerlendiriyor. Çünkü fail açısından ayrılık yalnızca duygusal bir kayıp değildir. Kontrolün sona ermesidir. İşte tam da bu nedenle kadın cinayetlerini “aşk cinayeti” olarak adlandırmak gerçeği ters yüz eder. Aşk, karşısındaki insanın özgürlüğünü tanımayı gerektirir. Burada reddedilen sevgi değil, kadının iradesidir. “Beni artık sevmiyor.” cümlesi bazı erkekler tarafından “Artık bana itaat etmiyor.” biçiminde okunur. Sorun sevginin bitmesi değildir. Sorun, egemenliğin sona ermesidir.

Son yıllarda sosyal bilimlerde ve feminist literatürde bu olgu giderek daha fazla “femisid” kavramı üzerinden tartışılıyor. Femisid, yalnızca kadınların öldürülmesi değildir; kadın oldukları ve erkek egemenliğine itaat etmeyi reddettikleri için öldürülmeleridir. Kadının yaşam hakkını hedef alan şey bireysel öfke değil, toplumsal cinsiyet rejiminin ürettiği iktidar ilişkisidir.
Aşk mı, mülkiyet mi?
“Onsuz yaşayamam.” Belki de aşk üzerine söylenmiş en romantik cümlelerden biri gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında bu cümlede sevgi kadar tehlikeli bir iddia da gizlidir. Çünkü bu söz, karşısındaki insanı bağımsız bir özne olarak değil, kendi varlığının vazgeçilmez bir uzvu olarak tanımlar.
İşte tam burada aşk ile sahip olma arasındaki çizgi silinmeye başlar. Bugün bir kadın ayrılmak istediğinde duyduğumuz cümlelerin birbirine ne kadar benzediğine dikkat edin.”Benimsin.”, “Seni kimseye bırakmam.”, “Ya benimsin ya toprağın.” Bu cümlelerin hiçbirinde sevgi yoktur. Bunlar mülkiyet cümleleridir. Çünkü mülkiyet, bir şey üzerinde karar verme hakkını kendinde görmek demektir. Bir insanı sevdiğini söyleyip onun kendi hayatı üzerindeki karar hakkını tanımıyorsa orada sevgi değil, sahiplik vardır.
Erich Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinde yaptığı ayrım tam da buraya işaret eder. Fromm’a göre modern insan sevgiyi çoğu zaman “sahip olmak” üzerinden kurar. Oysa gerçek sevgi sahip olmak değil, karşısındakinin gelişimini istemektir. Sahip olmak korku üretir; sevmek ise özgürlük üretir.
İktidarın ilişki hâli
Max Weber iktidarı, “başkalarının direncine rağmen kendi iradesini gerçekleştirme olanağı” olarak tanımlar. Bu tanım yalnızca devleti açıklamaz, evliliği de açıklar, flörtü de açıklar, boşanmayı da açıklar.

Bazı ilişkiler iki özgür bireyin ortaklığı değildir. Bir tarafın diğerinin yaşamını yönetme hakkını kendinde gördüğü iktidar düzenleridir. Bu nedenle ayrılık yalnızca duygusal bir kopuş değildir. İktidarın sona ermesidir. Şiddet tam da bu noktada ortaya çıkar.
Hannah Arendt’in söylediği gibi şiddet iktidarın göstergesi değildir. Tam tersine, iktidarın çökmeye başladığı yerde ortaya çıkar. Fail öldürdüğünde güçlü olduğu için değil, gücünü kaybettiğini düşündüğü için öldürür.
Cinayet, sevginin değil; çöken tahakkümün son hamlesidir
Reddedilmeyi neden öğrenemiyoruz? Çocuklara küçük yaştan itibaren “kaybetmeyi” öğretiyoruz ama “reddedilmeyi” öğretmiyoruz. Özellikle erkek çocuklarına… Toplumsal cinsiyet rolleri erkekliği kazanmak, sahip olmak, elde etmek ve kontrol etmek üzerinden kuruyor. “Erkek ağlamaz.”, “Erkek istediğini alır.”,”Hayır cevabı başarılamamış bir evettir.”
Böyle büyüyen bir erkek için reddedilmek yalnızca romantik bir hayal kırıklığı değildir, kimliğinin çökmesidir. Psikolojide buna zaman zaman “narsistik yaralanma” denir. Kendisini mutlak hak sahibi olarak gören kişi reddedildiğinde bunu sıradan bir ayrılık olarak değil, kişiliğine yönelmiş bir saldırı olarak algılar. Şiddetin önemli kaynaklarından biri de budur.
Bize anlatılan yanlış hikâye
Medya hâlâ aynı dili kullanıyor: “Çok seviyordu.””Kıskançlık krizine girdi.””Aşkına yenildi.” Hayır. Kimse aşkına yenilmiyor. İktidarını kaybetmeye yeniliyor. Bu romantik anlatı yalnızca faili aklamıyor; toplumu da yanıltıyor. Çünkü sorun aşk değildir. Sorun, erkekliğin sahip olmak üzerine kurulmuş kültürel tanımıdır.
Mülkiyetin uzun tarihi
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde evlilik romantik bir birliktelik değildi, ekonomik bir sözleşmeydi. Kadın ise çoğu zaman bu sözleşmenin tarafı değil, konusuydu. Babanın mülkünden kocanın otoritesine geçen bir yaşam biçimi, yüzyıllar boyunca hukuk tarafından da desteklendi. Bugün yasalar değişti ancak kültürel hafıza hukuktan çok daha yavaş değişiyor.
Simone de Beauvoir’ın söylediği gibi kadın tarih boyunca özne değil, “öteki” olarak kuruldu. İşte bu nedenle bir kadının “Artık bu ilişkiyi istemiyorum.” demesi yalnızca bireysel bir tercih değildir, yüzyıllardır ona biçilen toplumsal rolü reddetmesidir.

Şiddetin Sessiz Biçimleri
Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik şiddet” olarak adlandırır. Şiddet yalnızca tokat değildir.“İdare et.” demektir. “Çocuk için katlan.” demektir. “Boşanmış kadın zor kadın olur.” demektir. “Mahalle ne der?” demektir. “Kadının yeri evidir.” demektir. Bu cümleler yalnızca tavsiye değildir, şiddetin kültürel altyapısıdır. Toplum çoğu zaman faili cinayetten önce üretir .Cinayet, uzun süre görünmez kalan kültürel şiddetin en görünür sonucudur.
Ayrılık hakkı bir insan hakkıdır
Bugün kadınların önemli bir bölümü yalnızca duygusal nedenlerle değil, ekonomik nedenlerle de ayrılamıyor. Geliri olmayan, çocuklarının bakım yükünü tek başına üstlenmek zorunda kalan ya da sosyal destek mekanizmalarına erişemeyen birçok kadın için ayrılık, hukuki bir hak olmasına rağmen fiilen kullanılamayan bir özgürlüğe dönüşüyor. Bu nedenle ayrılık hakkı yalnızca hukuki değil; ekonomik ve sosyal koşullarla da güvence altına alınması gereken temel bir insan hakkıdır.
Bir insanın ayrılabilmesi için yalnızca yasa yetmez. Barınma gerekir. Ekonomik güvence gerekir. Kreş gerekir. Etkin koruma kararları gerekir. Toplumsal destek gerekir. Özgürlük yalnızca anayasal bir madde değildir, yaşanabilir bir hayatın mümkün olmasıdır.
Bir uygarlık ölçütü olarak ayrılık
Belki de gelişmiş toplumların en büyük başarısı uzaya gitmeleri değildir. İnsanların birbirlerinden ayrılabilmesini normalleştirebilmiş olmalarıdır. Çünkü özgürlük yalnızca birlikte yaşayabilme hakkı değildir, ayrılabilme hakkıdır.
Bir toplumda insanlar “istemiyorum” diyemiyorsa orada sevgi yoktur, orada korku vardır. Ve korkunun olduğu yerde aile değil, tahakküm vardır. Belki de artık soruyu değiştirmeliyiz.“Neden ayrıldı?” diye sormayı bırakıp,”Neden bir insan, karşısındaki insanın ayrılma hakkını kabul edemiyor?” diye sormalıyız. Çünkü demokratik toplum yalnızca insanların birlikte yaşama hakkını koruyan toplum değildir. Demokratik toplum, insanların birbirlerinden özgürce ayrılabilmesini de güvence altına alan toplumdur.
Kaynakça:
- Fromm, E. (2015). Sahip olmak ya da olmak. (A. Arıtan, Çev.). Say Yayınları.
- Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC)
- UN Women (Birleşmiş Milletler Kadın Birimi)











