Geçtiğimiz günlerde devletin resmi medya organı TRT’nin dijital platformu tabii’de gösterime giren, galası ise bizzat Cumhurbaşkanı ve eşinin katılımıyla Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “Şule: Senin Hikayen” adlı dizi, Türkiye’de bir süredir yürütülen kültürel dönüşüm arayışının en güncel çıktısı olarak karşımızda duruyor. Bu yapım, yalnızca bir televizyon dizisi ya da sıradan bir biyografi çalışması değil; Şenler’in hayatını ve mirasını belirli yönleriyle öne çıkaran, bazı tartışmalı boyutları ise arka planda bırakan bir biyografik anlatı niteliği taşıyor.
Ancak tarihsel kayıtlar ve eleştiriler birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet’in kurucu değerleri, kadın hakları tartışmaları ve kendi yaşam pratiğiyle ilişkisi bakımından daha karmaşık bir figürle karşılaşılmaktadır.
Cumhuriyet’in kurucu değerlerine ve laik hukuka karşı bir reaksiyon
Şule Yüksel Şenler’in kamusal alanda inşa ettiği kimlik ve kitlelere sunduğu fikirler, Cumhuriyet’in seküler modernleşme çizgisiyle belirgin bir gerilim içinde şekillenmiştir. Türkiye’de kadınların yurttaşlık statüsünü ve aile içindeki hukuki konumunu dönüştüren laik hukuk sistemine, özellikle de Türk Medeni Kanunu’na mesafeli duran Şenler, bu kazanımları yer yer “Batı taklitçiliği” ve “yozlaşma” çerçevesinde değerlendirmiştir.
Kadın kimliğini bireysel hak ve özgürlükler zemininde değil, şer’i referanslara dayalı geleneksel bir itaat rejimi içinde tanımlamaya çalışmıştır.Dolayısıyla bugün devlet televizyonu aracılığıyla “mücadeleci bir kahraman” olarak sunulan bu figür, Cumhuriyet’in kadın politikalarına yönelik muhafazakâr eleştirilerin ve toplumsal tartışmaların önemli isimlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Şenler’in Bize Ne Oldu? adlı kitabında yer alan şu ifadeler, onun Cumhuriyet modernleşmesine nasıl baktığını açık biçimde göstermektedir:
“Yıllar yılıdır bu milletin çektiği çile? Hilafet, bu milletin geri kalmasının yegane amilidir denildi ve hilafet lağvedildi. Falanca padişah vatan hainiydi, filanca padişah zevk-u safaya düşkündü, bir diğeri ise vatanı düşmana satıyordu denildi ve koskoca Osmanlı İmparatorluğu yıkılarak; milleti huzura, sükuna, refaha ve muasır medeniyet seviyesine ulaştıracağı söylenerek, yerine Laik Türkiye Cumhuriyeti kuruldu… Aradan yarım asır gibi uzun, upuzun bir zaman geçti. Fakat bu cefakeş millet hala vadedilen huzura, sükuna, refaha ve medeniyet seviyesine nail olamadı.”
Bu alıntı, Şenler’in yalnızca dönemin bazı uygulamalarına değil, Cumhuriyet’in laikleşme anlayışına da eleştirel yaklaştığını göstermektedir. Bu nedenle bugün onun devlet destekli bir yapımda “kadın özgürlüğü” ya da “aydın mücadelesi” gibi temalar çerçevesinde ele alınması, yalnızca biyografik bir anlatı tercihi olarak değil, Türkiye’nin modernleşme ve kadın yurttaşlık tarihi bağlamındaki farklı yorumların yeniden gündeme taşınması olarak da değerlendirilebilir.

Görsel Kaynağı: takvim.com.tr
Kadın özgürlüğü anlatısı ve feminist eleştiriler
Dizi, Şenler’i adeta muhafazakâr kadının “özgürleşme” mücadelesinin öncüsü gibi resmetmektedir. Oysa feminist bir mercekten bakıldığında Şenler’in söylemi, kadınların karşı karşıya kaldığı yapısal eşitsizlikleri sorgulamaktan ziyade bunları geleneksel toplumsal roller çerçevesinde meşrulaştıran bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Kadının ekonomik, hukuki ve sosyal bağımsızlık arayışını “fıtrata aykırılık” olarak niteleyen Şenler, kadına yönelik yapısal ve erkek egemen şiddeti, baskıyı görünmez kılan ve feminizmle çelişen bir yol çizmiştir.
Onun kitlelere sunduğu “modern Müslüman kadını” modeli, kadının toplumsal varlığını büyük ölçüde aile, dinî otorite ve geleneksel roller etrafında tanımlayan bir çerçeveye dayanmaktadır. Bu çerçevenin bir “kadın özgürlüğü” hikâyesi olarak sunulması ise feminist eleştiriler açısından ciddi bir tartışma alanı yaratmaktadır.
Şenler’in faaliyetleri yalnızca bireysel bir dinî tebliğ çalışması değil, toplumsal ölçekte bir yaşam tarzı dönüşümü projesi olarak yürütülmüştür. 1960’ların sonlarında Anadolu’nun birçok ilinde düzenlenen kadın konferanslarında, sonradan Müslüman olan Alman asıllı Maria (Cemile) ile birlikte kürsüye çıkmış; örtünmeyi yalnızca bir dinî tercih değil, Müslüman kadının temel kimlik göstergesi olarak sunmuştur.
Şenler, Hidayet adlı kitabında Cemile’nin etkisini överken şu ifadeleri kullanmıştır:
“Maria (Cemile) Türkiye’de kaldığı müddetçe, örnek bir Müslüman hanım olarak, pek çok genç kız ve hanımın hidayetine vesile oldu. Gencecik bir Alman hanımın pür tesettür hali, Müslüman oldukları halde açık saçık gezen birçok hanım için bir ibret vesilesi olmuş ve onların da örtünmelerini sağlamıştı.”
Bu yaklaşımın merkezinde kadınların bireysel tercihlerini güçlendirmek değil, belirli bir kadınlık modelini norm haline getirmenin önceliklendirildiği görünmektedir. Örtünmeyen kadınlar eksik, kusurlu veya dinî görevini yerine getirmeyen kişiler olarak resmediliyor; örtünme ise ahlaki üstünlüğün sembolü haline getiriliyordu.
Türk kültüründeki din ve örtünme anlayışına müdahale
Şenler ikonunun yarattığı etki yalnızca seküler kesime yönelik bir baskıyla sınırlı kalmamış; Türk kültürünün asırlık dindarlık ve örtünme geleneklerini de dönüştürmeye yönelmiştir. Anadolu’nun hoşgörüye, samimiyete ve biçimden çok öze odaklanan geleneksel dindarlık anlayışı, Şenler ve temsil ettiği çizgi tarafından farklı bir çerçeveye oturtulmuştur.
Anadolu kadınının nesiller boyunca kullandığı yemeni, yazma ve geleneksel başörtüsü biçimleri yerine, Şenler’in kendi adıyla anılan “Şulebaş” modeli teşvik edilmiş; bu yeni tarz yalnızca estetik bir tercih olarak değil, doğru ve makbul Müslüman kadın görünümünün sembolü olarak sunulmuştur.
Araştırmacı Cengiz Özakıncı, bu süreci değerlendirirken, 1960’larda türbanın henüz yaygın bir örtünme biçimi olmadığını, Şenler ve Mehmet Şevket Eygi çevresinin Anadolu’da yürüttüğü yoğun faaliyetlerle yeni bir tesettür anlayışının örgütlü biçimde yaygınlaştırıldığını ileri sürmektedir. Özakıncı’nın aktardığına göre, o dönemde bu yeni örtünme biçimi kamuoyunda doğrudan Şenler’in adıyla özdeşleşmiş ve “Şulebaş” olarak anılmıştır.

Görsel Kaynağı: takvim.com.tr
Şenler’in kendi anlatımı da bu faaliyetlerin sıradan sohbet toplantılarından ibaret olmadığını göstermektedir. Hidayet isimli kitabında anlattığına göre, konferanslar sonunda çok sayıda genç kız örtünme kararı almakta; Cemile’nin ve hatta küçük oğlunun yaptığı konuşmalar dahi salondakiler üzerinde duygusal etki yaratmaktadır. Şenler bunu bir başarı göstergesi olarak sunmaktadır.
Bu durum, dindar olmayan kesime yönelik kültürel baskı üretirken, aynı zamanda geleneksel Anadolu muhafazakârlığını da dönüştürmüş; yerel ve tarihsel dinî pratiklerin yerine daha standartlaşmış ve siyasal bir kimlik anlayışını yerleştirmiştir. Böylece mesele yalnızca “örtünmek” değil, belirli bir biçimde örtünmek ve belirli bir kimliği görünür kılmak haline gelmiştir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken en hayati ilke, kıyafetin her birey için mutlak bir özgürlük alanı olduğudur. Kadının neyi, nasıl giyeceğine yönelik her türlü dış müdahale, nereden ve hangi ideolojik saikle gelirse gelsin reddedilmelidir. Dolayısıyla bu eleştirinin hedefi, günümüzde artık toplumsal bir gerçeklik olarak yerleşmiş bulunan bu örtünme biçimini tercih eden kadınların bireysel seçimleri değildir. Mesele tamamen fikrîdir. Tartışılan şey, belirli bir örtünme modelinin tarihsel süreç içerisinde Anadolu’nun yerel inanç kültürünün üzerine inşa edilmiş siyasal bir kimlik göstergesine dönüştürülmesi; bunun da toplumsal ve kültürel hegemonya üretiminde kullanılmasıdır.

Görsel Kaynağı: gzt.com
Fikirler ve yaşam pratiği arasındaki gerilim
Şule Yüksel Şenler’in düşünce dünyası yalnızca örtünme meselesiyle sınırlı değildi. Yazılarında Cumhuriyet’in laikleşme ve modernleşme sürecini de eleştiriyordu. Ancak Şenler’in mirasını tartışmalı kılan asıl nokta, savunduğu fikirlerle kendi hayat pratiği arasındaki çelişkilerdir. Kadının asıl yerinin evi olduğunu savunurken kendisi şehir şehir dolaşarak konferanslar vermiş, gazetelerde yazmış, dernek faaliyetleri yürütmüş ve son derece aktif bir kamusal hayat sürmüştür. Kadınlara geleneksel rolleri tavsiye ederken kendisi bu sınırların çok ötesinde yaşamıştır.
Benzer bir durum hukuk alanında da görülmektedir. Yazılarında laik hukuk düzenini ve Medeni Kanun’u eleştiren Şenler, özel hayatındaki evlilik ve boşanma süreçlerinde ise Cumhuriyet’in sağladığı hukukî güvencelerden yararlanmıştır. Savunduğu şer’i düzen yerine, kadınlara dava açma ve yasal koruma imkânı veren mevcut hukuk sistemine başvurmuştur.
Araştırmacı Cengiz Özakıncı’nın da dikkat çektiği gibi, Şenler yalnızca bir yazar değil; 1960’ların sonlarından itibaren belirli bir tesettür anlayışını ve belirli bir toplumsal modeli yaygınlaştırmaya çalışan isimlerinden biridir. Bu nedenle onu değerlendirirken yalnızca yaşadığı mağduriyetlere ya da başarılarına odaklanmak yeterli değildir. Savunduğu fikirler, bu fikirlerin toplumsal etkileri ve kendi yaşamındaki karşılıkları da hesaba katılmalıdır.
Tam da bu nedenle, böylesine tartışmalı ve çok boyutlu bir figürün yalnızca ilham verici bir kahramanlık hikâyesi içinde sunulması eksik bir tarih anlatısı üretmektedir. Tarihî kişilikleri anlamanın yolu onları kusursuzlaştırmak değil; etkilerini, çelişkilerini ve eleştirilen yönlerini birlikte değerlendirmektir.
Kültürü şekillendirme çabasının doğal sonucu
Tarihsel gerçekliği belirli bir amaç doğrultusunda yeniden yorumlayan bu diziler, hedefledikleri etkiyi her zaman üretemiyor. Bunun nedeni yalnızca yeterince bütçe ayrılmaması ya da yeterince kanal kurulmamış olması değil; kültürün, hafızanın ve değerlerin yukarıdan aşağıya kolayca biçimlendirilebilecek alanlar olmamasıdır.
İletişim teknolojilerinin geliştiği ve bilgiye erişimin giderek çeşitlendiği günümüzde, kamusal söylemi tek bir merkezden yönlendirme ya da medya içeriklerini belirli hedefler doğrultusunda şekillendirme girişimlerinin etkisi geçmiş dönemlere kıyasla daha sınırlı kalabilmektedir. İnsanlar, önlerine konulan tek yönlü anlatıların boşluklarını ve tutarsızlıklarını fark edebilmekte; doğru bilgiye alternatif kanallardan ulaşabilmektedir. Öte yandan kültürel etki yaratma amacıyla, çoğu zaman kurumsal destek ve geniş kaynaklarla üretilen içeriklerin toplumsal karşılığı ve erişim düzeyi, hedef kitlelerin ilgi ve beklentilerine bağlı olarak farklılık gösterebilmektedir.
En nihayetinde, kültürel hegemonyanın aşamadığı en aşılmaz sınır şudur: Değerler, duygular ve ahlaki görüşler, üzerinde dışarıdan tahakküm ve hakimiyet kurulması mümkün olmayan alanlardır. Bir insanın vicdanı, adalet duygusu ve estetik anlayışı tek taraflı medya anlatılarıyla tamamen kontrol edilemez. Tarihi figürler hakkında tek taraflı bir anlatı kurulsa da, toplumun gerçek deneyimi ve hafızası bu anlatılarla her zaman birebir örtüşmez. Zamanla insanlar, bu eksik anlatıların dışında kendi yorumlarını ve bakış açılarını oluşturur.
Kaynakça:
Özakıncı, Cengiz. İblis’in Kıblesi: ABD, Ilımlı İslam ve Küresel Kuşatma. İstanbul: Otopsi Yayınları.
Şenler, Şule Yüksel. Hidayet. İstanbul: Bugün Yayınları, 1967
Şenler, Şule Yüksel. Bize Ne Oldu? İstanbul: Timaş Yayınları, 2011.













