Yazar: 6:46 pm Kültür-Sanat

Ellerinde çamur, hafızasında isyan: Camille Claudel’in sahnedeki haykırışı

Bazı kadınların hikâyesi sadece aşkın değil, silinmenin de hikâyesi olarak ortaya çıkar.
Bazı kadınların adı ise tarihe kendi imzasıyla değil, bir erkeğin gölgesiyle yazılır.

Boyoz Akademi Sanat Merkezi’nde sahnelenen ve Bülent Aydoslu’nun yazıp yönettiği, Buse Sevindik’in davetiyle KadınKöy ekibi olarak izleme fırsatı bulduğumuz bu oyun, 19. yüzyılın büyük heykeltıraşı Camille Claudel’in hayatına sahneden bir hafıza açıyor.

Tek perde, 71 dakika. Ama aslında yüzyıllık bir suskunluğun içinden konuşuyor.

“Ben heykel yapmak için yaşayacağım, bir erkeğin gölgesinde olmak için değil.”
“Limanlar gemileri köreltir. Ben okyanuslara yelken açmalıyım.”

Camille’in dile getirdiği bu cümleler, sanat tarihinde adı bastırılmış tüm kadınların manifestosu gibi yankılanıyor.

Heykel kimin sanatı?

Oyunda Camille, Paris’in en büyük ustası olarak bilinen Auguste Rodin’in atölyesine büyük bir heyecanla gelir. Sanatının görülmesini ister. Yalnızca sanatının.

Ama karşılaştığı şey yeteneğinin değil, cinsiyetinin sorgulanmasıdır.

“Heykeltıraşlık kadınların narin elleri için fazla kaba bir sanattır.”

Sahne, kadınların tarih boyunca maruz kaldığı o tanıdık cümleyi tekrar hatırlatıyor:
“Kadın dediğin…”

“Kadın dediğin ev işi yapar.
Kadın dediğin dikiş diker.
Kadın dediğin ilham olur ama sanatçı olmaz.”

Camille’in annesinin ağzından dökülen bu sözler, bireysel bir yargının çok ötesinde, dönemin toplumsal zihniyetinin özeti niteliğinde.

Aşk, gölge ve silinme: Camille Claudel’in hikayesi

Camille, Rodin’in öğrencisi olur, ilhamı olur, modeli olur, sevgilisi olur. Ama ne zaman kendi heykelini yapmaya kalksa adı silinir. Yaptıkları kendi adıyla anılmaz, adeta tarih sahnesinden silinir.

Kadın emeğinin görünmezliği burada somutlaşıyor. Bir erkek sanatçının “dehası” büyürken bir kadının üretimi onun gölgesinde eriyor. Bu hikâye yalnızca 19. yüzyıla ait değil. Bugün hâlâ kadınların emeği çoğu zaman “destek”, “yardım”, “ilham” olarak adlandırılıyor. İmza atma hakkı ise başka ellere bırakılıyor.

Camille’in hayatını bu yüzden sadece bir trajedi olarak nitelendirmek değil, patriyarkal sanat tarihinin bir kadını bastırışının hikayesi olarak nitelendirmek mümkün oluyor.

Deli mi, susturulan mı?

Oyun, Camille’in aşkıyla küçülüşünü ve sonunda akıl hastanesine kapatılışını sahneye taşıyor. Tarih bize “akıl hastalığı” diyor. Ama feminist bir yerden baktığımızda başka bir soru beliriyor:

Sisteme direnen kadınlar ne zaman “deli” ilan edilir?

Otuz yıl boyunca bir akıl hastanesinde tutulan Camille Claudel’in çığlığı, sahnede bir kadının sesiyle yeniden duyuluyor. Buse Sevindik’in performansı, bir karakteri canlandırmanın ötesine geçerek bastırılmış bir hafızayı, silinmiş bir kadın dehasının izlerini ve sanat tarihinin gölgesinde bırakılmış bir emeği sahnede yeniden var ediyor.

Neden Camille bugün hâlâ önemli?

Camille Claudel’in hikâyesi bize şunu hatırlatıyor:

Kadınlar her elli yılda bir tekerleği yeniden icat etmek zorunda bırakılıyor. Çünkü kadınların icadı ya çalınıyor ya da görmezden geliniyor.

Ellerinde çamur, kalbinde devrim taşıyan bir kadın…
Aşkı ve ihaneti taşa fısıldayan bir sanatçı…
Tarihin tozuna gömülmüş bir dehanın çamura kazınan haykırışı…

Bu oyun belgesel değil; ama tarihsel hakikatten kopmuyor. Camille’in bastırılmış sesini sahne dili aracılığıyla bugünün hafızasına yerleştiriyor ve izleyiciyle buluşturuyor.

KadınKöy olarak bu davet için Buse Sevindik’e teşekkür ediyoruz.
Camille’in hikâyesi bize bir kez daha şunu hatırlattı:

Sanat tarihi yeniden yazılmalı.
Ve bu kez kadınların imzası silinmeden.

Kapak Görseli: izmir.art

Visited 14 times, 1 visit(s) today
Close