Yazar: 1:46 pm İnceleme-Eleştiri

Toplum kadınlığı neden annelikle tamamlıyor?

Anne olmak, birçok kadının varoluş isteğine hitap eder. Çocukken hayalleri bile kurulur ve hatta oyuncak bebekler yoluyla da normalleştirilir. Çünkü her toplum için ebeveyn olmak tamamlayıcı bir roldür ancak özellikle anne olmak istemek toplum içinde saygın bir konuma gelmek demektir. Baba olmak da gücün daha da çok pekiştirilmesi demektir. Peki topluma göre “kadınlığı tamamlayan bu aşkın istek, toplumsal normların zihnimize kodladığı bir istek mi? Yoksa östrojenin kadına verdiği kaçınılmaz bir istek mi? 

Toplumsal kodlama meselesi

Anne, kendisinin bir parçası ama zamanla başka bir benliğe bürünecek olan yavrusuna; bakmak, beslemek, büyütmek, sevgi göstermek vb. için hayatında çok ciddi fedakarlıklar yapar. Bu fedakarlıklar annenin hayatı için dönüm noktaları oluşturur. Çünkü artık anne, çocuğunun yaşamını merkeze alır. Her şeyi çocuğuna göre şekillendirir. Yani anne artık hayatı tek başına değil iki kişiyle yaşar. Kendisiyle ve çocuğuyla. Tabii bir çocuk yetiştirmek hayattaki en zorlayıcı şeylerden de biridir.

Tüm bakım ebeveynlerin sorumluluğundadır ancak annenin sorumluluğu her zaman daha fazladır. Yerleşik yaşam biçimlerimizde de bunu; annenin evde tüm gün bebeğine emek verirken, babanın da işe gidip evin maddi ihtiyacını karşılama emeğini gösterirken görürüz. Ebeveyn olmanın rolleri ve bu rollerin getirdiği ödev ve sorumlulukları gözlemlediğimizde; annenin çocuk üstündeki emeği babaya göre tartıda daha fazladır. Çünkü aile dinamiğinde her zaman anne bakım görevini üstlenen konumdadır.

Bakım, ilgi, sevgi gibi görevler eşit dağılması gerekiyorken; alışılmış düzenin dışına çıkamamak (kadın çocuğa ve eve bakar, erkek geçinmek için işe gider) içselleşen bir düzenin göstergesi oluyor. Sonuçta bir baba anne kadar bez değiştirmeyi, uyutmayı, sosyal olarak ilgilenmeyi, ağladığında sakinleştirmeyi vs. bilmeli. Bu görevler çok temel ama ne yazık ki bebek-çocuk bakımı her zaman annenin daha çok omuzlarındadır ki zaten annenin daha çok üstlenmesi gerektiği düşüncesi de kadınların zihninde kökleşmiştir. Hâl böyleyken bir anne kendisine ne kadar vakit ayırabilir? Ne kadar yalnız başına kalıp bir şeyler yapabilir? Arkadaşlarıyla kaç saat dışarıda vakit geçirebilir?

Görevler eşit dağılmıyorken bir annenin bunları yapabilmesi neredeyse imkânsız. Kendiyle kalamayan, bağımsız olarak bir şeyler yapamayan anne zamanla kendi benliğini de unutmaz mı? Durum böyle olunca bir kadının anne olmak istemeyip kendine, işine, hobilerine odaklanması son derece doğalken; neden toplum anne olmamayı/olamamayı eksiklik olarak görüp kadını anne olması için baskılar?

Bir kadının kendi mantığı çerçevesinde kendisini anneliğe hazır hissetmemesinden ötürü bunu istememesi onu kötücül anlamda bencil yapmaz. Hatta daha düşünceli yapar. Çünkü doğurursa benliğine belki de ister istemez yabancılaşacak ve belki de çocuğu daha ilgisiz veya sevgisiz büyütecek. Eğer kadın bunun bilincindeyse “toplum tarafından empoze edilmeye çalışılan anne olma” eylemini sorgulayıp eksilerini ve artılarını gözden geçirir. Bu değerlendirmeye göre de kendi yolunu belirler.

Toplumsal onay mekanizması: Anne olmak olgunluk, anne olmamak eksiklik

Anne olmak istemeyen kadın, yaşamak istediği hayat tarzında gerçekten içtenlikle bir çocuk doğurmak, büyütmek istemiyorken; sırf çevre baskısı, aile baskısı vb. faktörler yüzünden bu büyük sorumluluğu kabul etmek zorunda kalıyor. Peki gerçekten anne olmak istemeyen biri baskılardan ötürü yaşam tarzını anne olarak şekillendirdiğinde içsel huzurunu sağlayabilir mi? Gerçekten kendi isteğiyle seçemediği annelikle ne kadar barışık olabilir?

Dayatılan normlara göre çizilen hayat, zamanla aile fertlerine de zarar verebilir. Anne, herhangi bir şekilde istemeden anne olduysa çocuğuna karşı daha az sevecen olabilir. (Elbette tam tersi de olabilir.) Veya ev içi aile ilişkilerinde anne daha pasif agresif olup mutsuz bir yaşantı sürebilir; ki eğer incelenip araştırılsa bu durumun çok yaygın olduğu gözlemlenecektir. Dolayısıyla var olan düzende annenin çocuğu için hayatında -babaya göre daha fazla- fedakarlıklarda bulunması hiç adil ve eşit değil. Çocuk büyütmek iki kişilik hayati bir görevdir. Tüm yük babaya atılmadığı gibi anneye de atılmamalı. Elbette aile içinde görev dağılımları yapılacaktır ancak bu görev dağılımları toplumsal cinsiyete göre değil; emeğe, potansiyele, hakikate göre adil bir şekilde yapılmalıdır.

Peki zamanla kendi varoluşunu kenarı atan bir anne benliği, bu kenarı atmayı bilinçli olarak çocukluğundan beri isteyebilir mi? Bir kız çocuğu, ileride eğer anne olursa kendi yaşamının arka planda kalabileceğini düşünebilir mi? Bence hayır. Çünkü durumun gerçeklikleri hiçbir zaman düşünülüp sorgulanmaz. Aksine tamamen duygusal yaklaşımlar benimsenir. Zaten bir kız çocuğu, anne olma duygusunu daha bilemez. Bu duyguyu tadacak hormonal bir döngüye henüz girmemiştir.

Annelik duygusunu bilmediği gibi eğer anne olursa hayatının nasıl kökten değişeceğini de bilemez ve hayal edemez. Dolayısıyla kadınlar mutlaka bir gün anne olmalı düşüncesi toplumsal bir norm haline gelerek çocukluğun her alanına empoze edilmiş durumda. Oysaki anne olmayı bireyin tamamen kendi arzusuna bıraksak, anne olmak istememeyi veya olamamayı yargılamadan/yadırgamadan norm dışı seçimlere saygı duymayı kültürümüze yansıtsak birçok patolojik hale gelen sorunlar çözülür belki de. 

Hormonlar gerçekten annelik isteği üretir mi?

Toplum, çocukları küçüklük yaşlarından itibaren potansiyel anne-baba olarak yaratmak ister. Özellikle erken yaşlarda kız çocuklarına oyuncak bebekler alınarak, ev işleri yapmayı öğretilip çocuğun bunları sevmesi sağlanarak normlar çerçevesinde kurgusal bireyler yetiştirir. Çünkü toplum, yerleşik değerlerinin kökleşmesini, devam etmesini ister. Ayrıca çocukların ileride ne olup olmayacağı pek önemli de değildir, her hâlükârda herkes ebeveyn olmalıdır ve olacaktır. Toplum, erkekten de kadından da bunu ister.

Özellikle doğurganlık geçmeden kadın mutlaka bir çocuğa sahip olmalıdır. Eğer kadın kendi tercihi doğrultusunda yaşamını annelik üzerine kurmuyorsa; toplum bunu eksiklik olarak görür. Çünkü bir kadının toplum içindeki kabulü ve saygınlığı anne olmak ile doğru orantılıdır. Peki bir kadın tüm baskıları aşsa bile anne olma hissiyatını mutlaka derinliklerde yaşar mı? Bu sorunun cevabını “istek” üzerine vermemek gerekir. Çünkü anne olma isteği tamamen biyolojik/fizyolojik faktörlerle ilgilidir.

Östrojen, bir kadının rahmini, döllenmiş bir yumurtanın tutunup yaşayabilmesi için uygun hale getirir. Sağlıklı hormonal döngüye sahip bir kadın, iç güdüsel olarak yumurtlama dönemlerinde daha anaç duygular hissedecektir. Örneğin doğaya baktığımızda hayvanların öğrendikleri bir şey yok ama dişi yumurtluyorsa erkek canlılar peşine düşer ve döller. Sonrasında gebelik gerçekleşir ve dişi/anne yavrusunu, kendi başına hayatta kalacak döneme kadar genelde canı pahasına korur. Gelişim bittiğinde de içgüdüsel olarak yavrusundan ayrılır. Buradaki davranış tamamen hormonal kontrol altında olabilir, yani bizim, hayvana içgüdü diye isimlendirdiğimiz bu tavır, insan dişisi içinde geçerli olma ihtimali yüksek. Ancak östrojen, “anne olmalısın” diye bir arzu üretmez. Yani bilinçli, uzun vadeli bir annelik hedefi yaratmaz.

Östrojen’in etkisi, bedensel bir hazır oluştur ve istek değil, potansiyel bir zemin yaratır. Ancak kritik nokta şudur: Bir kadın, anne olmak istiyorsa; bunu baskı yüzünden veya eksik hissetmemek için değil, gerçekten kendi hormonal istekleri doğrultusunda olmalıdır. Eğer anne olmak istemiyorsa da toplumun, ailenin, eşinin, arkadaşın vs. bunu bir eksiklik veya bencillik olarak yargılamaması gerekir. Çünkü bireyin seçimleri kendi iç dünyası ile ilgilidir ve bireye özeldir.

Seçime de mecburiyete de her anlamda hoşgörüyle yaklaşmak gerekir. Kadın, toplumdan onay görmek için değil, tamamen kendi arzusuna ve mantığına uygun şekilde istediği için anne olmalıdır. Şunu da unutmamak gerekir ki; hormonal olarak doğurganlık duygusunu çok derinlerde yaşamasına rağmen kendini gerçekleştirmek için, hayat tarzı ve istekleri için anne olmak istemeyen kadınlar da vardır ve bu kadının değerini eksiltemez.

Kaynakça:

Prof. Dr. Aksu Bora, Dr. Öğr. Üyesi Şengül İnce.(Ankara,2021).Toplumsal Cinsiyet Eşitliği – Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Çeşitliliği ve Beden 12(2), 23-41 Burcu Şimşek, Gülsüm Depeli. In Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUKSAM).

Mono Lazar. (Aug 14, 2025). What’s Wrong With Women Who Don’t Want Kids? Childfree Explained. In Medium.

İdil Sera Erfenek. (13.04.2021). Annelik İçgüdüsü Efsanesi: Oksitosin Hormonu. In Psikolektif.

Visited 13 times, 2 visit(s) today
Close