Kadınları merkeze alan romantik-komedi türündeki “chick flick” filmleri, hem büyük bir izleyici kitlesine ulaşmaları hem de kadın temsiline dair yarattıkları tartışmalarla dikkat çekiyor. Peki bu filmler gerçekten kadın hikâyeleri mi anlatıyor, yoksa kadınların nasıl olması gerektiğine dair süslü bir kurguyu mu tekrarlıyor?
Chick Flick nedir, nereden gelir?
“Chick flick” kavramı, genellikle kadın ana karakterin bir hedef uğruna çabaladığı ve sonunda hem amacına ulaştığı hem de “doğru erkeği” bulduğu filmleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu filmlerde karakterin esas motivasyonu, çoğunlukla bir erkeğin kalbini kazanmak ya da ondan intikam almak üzerine kuruludur. Bazen farklı hedefler ön planda gibi görünse de, hikâyenin sonunda ana karakter ister istemez güzellik kalıplarına uyar, “değişir” ve ödülünü alır: güzel, doğru bir adam ve ‘hak edilmiş’ bir mutlu son.

Görsel Kaynağı : empireonline.com
Ancak bu filmlerin içeriğinden önce, onları tanımlamak için kullanılan “chick flick” ifadesinin kendisi zaten başlı başına problemlidir. “Chick”, İngilizce argo dilinde genellikle erkek bakışından çekici, genç, güzel kadınları tanımlamak için kullanılan küçümseyici bir kelimedir. “Flick” ise argo bir ‘film’ sözcüğüdür. Ama bu kelimenin kökenine indiğimizde daha derin bir ironiyle karşılaşırız. “Flick”, aslında eski sinema makinelerinde görüntülerin düşük kare hızında yansıtılmasından dolayı titreyen ışığa, yani “flicker”a dayanır. Sinemanın ilk dönemlerinde bu yüzden filmlere ‘flicker show’ denirdi. Bugün bu terim neredeyse yalnızca ‘chick flick’ ifadesi içinde yaşıyor. Ve ironik şekilde, hâlâ ‘titrek’, ‘geçici’, ‘önemsiz’ gibi çağrışımlarla kadınlara yönelik filmleri işaret ediyor. Yani nereden bakarsak bakalım, bu terimin kendisi hem bütün olarak hem de içindeki kelimeler ayrı ayrı kadını küçümseyen, duygularını hafife alan, kültürel olarak değersizleştiren bir anlayışla yüklü. Daha bu ismi duyduğumuz anda, bizden o filme nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda bir yargı üretilmiş oluyor.

Görsel Kaynağı : azabbg.bbyo.org
Kadınlar için mi, kadınları biçimlendirmek için mi?
Bu filmler, kalıplaştırılmış kadın kodlarına sahip ama farklıymış gibi gösterilen karakterlerle başlar ve onların hikâyelerini anlatır. Bu kızlar genellikle iyi arkadaşlıklara sahiptir. İyi kalplidirler, vicdanlı, merhametli, zeki ama bir o kadar sakar ve komiktirler. Tatlıdırlar ama genellikle çocukça bir saflıkla sunarlar o tatlılığı. Her biri farklı gibi görünse de, ataerkinin sunduğu birkaç kadın kalıbından birini mutlaka benimserler.
Bu da bize, sanki çeşitlilik sunuluyormuş gibi duran sistemin içimde olmayan bir kadın imajı yaratır ama aslında “çoktipleştirilmiş” kadın temsilleri sunar. Karakterin “kendisi gibi” olması, çoğu zaman zaten sistemin tanıdığı sınırlar içinde olur. Zaten “farklı” olarak sunulan bu kadınlar da, zamanla hikâyede dönüşür; ister fiziksel olarak, ister davranış olarak, o kabul gören kadın formuna yaklaşırlar. Tatlı ama şapşal, asi ama aslında yumuşak kalpli, içine kapanık ama çok güzel. Bu tür özellikler, başta “alternatif” gibi dursa da, bir noktadan sonra tanıdık hale gelir. Çünkü bunlar, toplumun yıllardır tekrar ettiği kadın karakter çeşitlerinden yalnızca birkaçıdır.
Karakterin gerçekten kendine ait bir yoldan mı geçtiği, yoksa o yolda ona hazır bazı kalıpların mı verildiği bazen çok açık değildir. Ama sonunda ulaşılan yer çoğu zaman bellidir: Duygularıyla barışık, “kendisini bulan”, güzel ve hak ettiği sevgiyi kazanan bir kadın. Belki bunda bir sorun yoktur. Ama yine de sorgulanması gereken bir nokta var.Bu hikâyeler gerçekten kadınların kendi yolculuklarını mı anlatıyor, yoksa o yolculuğun nasıl olması gerektiğini mi tarif ediyor?
Chick Flick’lerin tarihi ve dönüşümü
Chick flick olarak anılan filmler, aslında 1930’lardan bu yana kadınları merkeze alan hikâyelerin bir devamı. O dönemlerde insanlar bu filmleri “kadın filmleri” olarak anıyordu. Yapımcılar, kadınların evlilik, boşanma, yalnızlık, fedakârlık gibi deneyimlerini işliyordu; karakterler çoğu zaman duygusal kararlar veriyordu ama güçlü bir iç çatışma yaşıyordu. Yani hikâyeler melodram ağırlıklıydı, aşk vardı ama romantizme indirgemiyorlardı.
Zamanla bu tür, dramatik anlatıdan uzaklaşıp daha hafif, daha parlak ve daha kolay tüketilebilir bir forma evrildi. 80’lerden itibaren “chick flick” terimi yaygınlaştı. Steel Magnolias, When Harry Met Sally, Pretty Woman gibi filmlerle birlikte, kadın karakterlerin hikâyeleri giderek daha net kalıplar içine girmeye başladı. Yazarlar ve yönetmenler, karakterlerin yaşadığı dönüşümü genellikle sosyal kabul, aşk ya da fiziksel değişim üzerinden tanımladı. Kadının kendi olmak için çıktığı yolda, sonunda “herkesin seveceği biri” haline gelmesi sık görülen bir şeye dönüştü.

Görsel Kaynağı : edition.cnn.com
Hem izliyoruz hem rahatsız oluyoruz: neden Guilty Pleasure?
Ama bu filmler izlenmeye devam etti. Hatta birçok kişi için alışkanlığa, bazen de bir kaçışa dönüştü. Bir yanımız “bu sahne daha önce de vardı” derken, diğer yanımız tam da o sahneyi yeniden görmek istiyor. Belki tanıdık geldikleri için, belki bize aitmiş gibi hissettirdikleri için. Çünkü bu filmler sadece aşkı değil, dostluğu, değişimi, yeniden başlama ihtimalini de anlatıyor. Bazen çok yüzeysel dursa da, içimizde bir yere dokunabiliyor. Bu yüzden chick flick’ler biraz da suçlulukla karışık bir haz duygusu yaratıyor. Bizi rahatlatıyor ama bir yandan da rahatsız ediyor. Çünkü anlatılanlar tamamen sahte değil. Ama ne kadarının gerçek, ne kadarının bize dayatıldığını ayırt etmek zor.















