1960’larda model Twiggy ve yönetmen Woody Allen arasında geçen bir röportaj sırasında Allen bir soru sorar: “En sevdiğin filozof kim?” Twiggy bir an durur, yüzünü buruşturur ve “En sevdiğim filozof yok, hiçbirini bilmiyorum” şeklinde cevap verir. Hatta seneler sonra bu soru karşısında kendini ne kadar aşağılanmış hissettiğini de belirtmiştir. Soruya değil, niyetine takılır.
Woody Allen bu noktada Twiggy’nin cevap veremeyeceğini umarak sormuştur bu soruyu. Tek amacı karşısındaki kadının felsefe konusundaki bilgisizliğine vurgu yaparak onu aşağılamaktır. Peki Allen’ın bu söyleminin kötü niyetli olduğunu nereden çıkarıyoruz? Bu noktada kendisinin geçmişi bize yol gösteriyor elbette.
Woody Allen, 2018 yılında verdiği bir röportajda, kariyeri boyunca yüzlerce kadınla çalıştığını ve hiçbirinin kendisine yönelik herhangi bir uygunsuz davranış iddiasında bulunmadığını söyleyerek, “#MeToo hareketinin poster çocuğu ben olmalıyım” şeklinde bir ifade kullandı. Bu ifadenin duyarsızlığı birçok kişi tarafından ağır eleştiriler aldı. Bunun yanı sıra Allen’ın filmleri de kadınları klişe rollere sıkıştırdığı gerekçesiyle sıkça eleştirildi. Örneğin, Wonder Wheel (2017) filminde kadınların duygusal olarak istismar edildiği bir ilişkiyi romantize ettiği söylendi ve cinsiyetçi bir yaklaşım sergilemesi nedeniyle kendisi ağır eleştiriler aldı.

Baştaki konumuza dönecek olursak, bir modelle yapılan bu röportaj, ataerkil sistemin kadına bakışını özetler. Kadının düşünmesi değil, güzel görünmesi beklenir. Felsefe mi? O erkek işidir. Tıpkı siyaset, futbol, matematik gibi… Erkek egemen alanlarda kadın olmak hâlâ bir sorguya, bir imaya, bir sınava maruz kalmaktır. Komik olan ise Twiggy’nin Allen’a “Senin en sevdiğin filozof kim?” diye sorduğunda Allen’ın panik içerisinde “Hepsi!” demesidir.
Bu ayrımcılıkların sebebi toplumda yerleşmiş kalıplardan gelir. Heliman, Caleo ve Manzi’nin makalesinde bu kalıplar “Toplumsal Cinsiyet Stereotipleri” olarak ifade edilir. Tanımlayıcı ve kural koyucu olarak ikiye ayırdıkları bu kalıp yargılar, kadınların “şefkatli, destekleyici, yumuşak” olduğu şeklindedir. Tanımlayıcı stereotipler kadınların erkek egemen iş yerlerine “uygun olmadığı” yargısına çıkan bir yol yaratır ve bu algı kadınların bilim, siyaset alanları veya liderlik rollerinde bulunmasına engel olur. Kural koyucu yargılar ise kadınların “erkek gibi” davranmalarını cezalandırır. Dominant, hırslı, lider kadınlar bu özellikteki erkeklerin aksine övgüye boğulmazlar. Onlar saldırgan, antipatik, uyumsuz olarak görülür.
Bill Maher isimli Amerika komedyenin, Amerikalı gazeteci Megyn Kelly hakkında yaptığı açıklamalarda onun fiziksel özelliklerine odaklanarak küçümseyici ifadelere yer vermesi bu bakış açısının bir ürünüdür. Kelly’den bahsederken “blond twink (sarışın erkek güzeli)” şeklinde bir ifade kullanmış, onun kariyerini göz ardı ederek sadece görünüşü üzerinden aşağılayıcı bir yorum yapmıştır. Benzer olarak eski Harvard Üniversitesi Rektörü Larry Summers’ın 2005 yılında kadınların fen, teknoloji, matematik, mühendislik alanlarında biyolojik farklılıklarından dolayı daha az temsil edildikleri açıklamasını sunarak; cinsiyetçi bir söylemde bulunmuştur. Koskoca Harvard’ın rektörü olsan da ataerkil bir kafadaysan, bilimin değil önyargının temsilci olabilirsin ancak.
Neden bir kadın Nobel aldığında hâlâ “kadın” Nobel’ci, milletvekili olduğunda “narin siyasetçi”, başarı kazandığında “dişi Messi” diye anılıyor? Bu kelimeler, yalnızca dile değil zihne de kazınmış duvarlar örüyor. Sorun sadece erkek egemenliğinde değil, bu egemenliğin sıradanlaştırılmasında gizlidir. O yüzden mesele “kadına yer açmak” değil, kadının zaten orada olduğunu görmek ve engelleri kaldırmaktır.

Kaynakça:
Heilman, M. E., Caleo, S., & Manzi, F. (2024). Women at work: Pathways from gender stereotypes to gender bias and discrimination. Annual Review of Organizational Psychology and Organizational Behavior, 11, 165–192.
https://doi.org/10.1146/annurev-orgpsych-110721-034105















