Genç Kadınların Kariyer Yolculuğunda Kimlik İnşası ve Toplumsal Cinsiyetin Yükü
Yirmili yaşlarının başında genç bir kadın olarak gündemimi en çok meşgul eden temalardan biri “kariyer”. Kariyer yapmak yalnızca ekonomik bağımsızlık değil, aynı zamanda saygı görmek, ciddiye alınmak ve birey olarak tanınmak anlamına geliyor.
Ancak bu yolda nelerden vazgeçiyoruz? Sadece var olmak saygı görmemiz için neden yeterli değil?
Toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin toplum tarafından belirlenen “uygun” davranış biçimlerine sıkıştırılmasına neden oluyor. Judith Butler’ın performatif cinsiyet kuramında vurguladığı gibi, “kadınlık” ve “erkeklik” biyolojik birer veri değil, toplumsal olarak tekrar edilen, sürekli olarak performe edilen ve böylece inşa edilen kimliklerdir. Yani, toplumun bizden beklediği kadınlık ya da erkeklik davranışlarını sergiledikçe bu kimlikler de pekişiyor. Bu bağlamda, biz genç kadınlar kariyer yaparken yalnızca mesleki rekabetle değil, aynı zamanda “makbul kadın” kalıplarını da sürdürme baskısıyla mücadele ediyoruz.
Annelerimizden ve bizden önceki kadın kuşaklarından şu cümleleri duyduk: “Özgür olmak istiyorsan kendi ayaklarının üzerinde durmalısın.” Bu özgürlüğün sembolü ise çoğu zaman “altın bilezik” olarak metaforlaştırılan meslek sahibi olmaktı. Ancak erkeklerin kimlikleri meslek üzerinden tanımlanmazken, kadınlar için bu hâlâ bir mecburiyet. Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramı burada kendini gösteriyor: Sembolik şiddet, iktidar ilişkilerinin ve hiyerarşilerin genellikle farkında olmadan, görünmez ve dolaylı yollarla dayatılmasıdır. Bu, ezilenlerin kendi ezilmişliklerini içselleştirmesine ve hatta doğal kabul etmesine yol açar. Kadınlar, sistematik olarak ikinci plana itilirken bu eşitsizliğin doğal olduğu algısına maruz kalıyor.
Sahip olduğumuz diplomalar, bildiğimiz diller, katıldığımız stajlar artık yalnızca birer vasıf değil, kimliğimizin ta kendisi oluyor. “Kendin olmak” giderek imkânsızlaşıyor. Çünkü sistem, kadınların varoluşunu sürekli olarak “kanıtlamasını” bekliyor. Ve bu kanıt süreci içinde hem psikolojik hem fiziksel olarak yıpranıyoruz.
Bir işe girdiğimizde bedenimize saygı duyulmuyor. Giydiğimiz kıyafet bir mesaj olarak algılanıyor. Hangi pozisyonda olursak olalım, sesimizin duyulması için bir erkek onayına ihtiyaç duyuluyor. Bu, Nancy Fraser’ın “tanınma siyaseti” kavramıyla da açıklanabilir: Tanınma siyaseti, kültürel farklılıkların ve kimliklerin, özellikle de dezavantajlı grupların haklarının ve saygınlığının tanınması mücadelesini ifade eder. Bu mücadele sadece ekonomik yeniden dağıtım taleplerini değil, aynı zamanda kimlik ve kültürel değerlerin eşit şekilde tanınmasını da içerir. Kadınlar iş yerlerinde sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve sembolik olarak da tanınma mücadelesi veriyor.
Evet, kariyer yapmak istiyoruz. Ama bunu “erkek gibi” değil, bir “kadın olarak”, kendi dilimizle, kendi ihtiyaç ve isteklerimizle, kendi yolumuzla yapmak istiyoruz. Çünkü bizim mücadelesi verilen tek şey bir pozisyon değil; onurumuz, varlığımız ve insanlığımız. Ve belki de tam burada başlıyor yeni bir kadınlık hikâyesi: Kendi varlığını kaybetmeden dünyayı değiştirmeye çalışan genç kadınların inatçı, umutlu ve yorgun adımlarında…
Kaynaklar:
- Judith Butler, Gender Trouble, 1990.
- Pierre Bourdieu, Erkek Egemenliğini Anlamak, 1998.
- Nancy Fraser, Redistribution or Recognition?, 2003.
- https://t24.com.tr/haber/tisk-arastirmasi-her-iki-kadindan-biri-is-yerinde-cinsiyetci-tutumla-karsi-karsiya-kaldigini-soyluyor,1058812















