Gezi Direnişi’nin üzerinden 12 yıl geçti… Her yıl yeniden anılan bu kolektif başkaldırı, ne yazık ki çoğu zaman erkek aktörlerin hikâyeleriyle hatırlanıyor. Oysa barikat başında bedenini siper eden, sokakta slogan üreten, forumlarda konuşan, gözaltında susmayan kadınlar da vardı. Peki biz neden hep aynı “kahraman” erkek figürleri duyuyoruz?
Gezi Direnişi’nin üzerinden tam 12 yıl geçmesine rağmen her yıl olduğu gibi bu yıl da kolektif hafızamıza yeniden dönüyoruz; o sokaklara, o seslere, o kalabalıklara… Ancak yıllar geçtikçe anımsadığımız hikâyelerin giderek benzeştiğini fark etmek mümkün hale geliyor. Direnişin belleğinde yer eden figürler çoğunlukla erkek olarak konumlanıyor. TOMA’nın önünde duranlar hatırlanıyor, gaz maskeleriyle barikata koşan erkekler… Ama çay getiren kadın, forumda konuşan kadın, gözaltına direnen kadın, gece çadıra gelen kadın hatırlanmıyor. Ya da yalnızca estetik birer figür gibi hafızalarda silik birer iz bırakıyorlar: Kırmızılı kadın, siyahlı kadın… Sanki kadının sadece bedeni vardı da sözü, benliği yoktu gibi. Oysa barikat başında bedenini siper eden, forumlarda söz alan, gözaltında susmayan, sokağa çıkan binlerce kadın da Gezi direnişinin bir parçasıydı.
Kadınlar, Gezi’nin yalnızca çevresinde değil, tam kalbinde konumlanmıştı. Gezi yalnızca bir politik itiraz değil, aynı zamanda bir kamusal varoluş alanıydı kadınlar için. Çünkü o meydanlarda, yalnızca bir ağacı değil, kendi sesini, bedenini ve varlığını da korumaya çalışan çok sayıda kadın vardı. Forumlarda konuşan, erkek egemen dilin içinden kendine yol açmaya çalışan kadınlar… Ve evine dönerken “çok geç kaldım” diye değil, “hala buradayım” diye gururlananlar. Her biri, bu kolektif hareketin parçasıydı. Ve çoğu zaman görünmez kaldı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bellekte iz bırakan anlatıların çoğu aynı: Güçlü erkek figürler, barikat kahramanları, meydan aktörleri… Oysa kadınlar da en az onlar kadar oradaydı. Yalnızca “destekçi” olarak değil; direnişi büyüten, yöneten, dönüştüren özneler olarak varlardı. Gezi, kadınlar için sadece politik değil, aynı zamanda çok kişisel bir alandı. Çünkü kamusal alanlarda “makbul” olmayan varlıklarını ısrarla sürdürebildikleri ve kendilerini var edebildikleri nadir anlardandı. Çünkü sokağın, parkın, forumun erkek dili kadınları çoktan dışlamıştı. Kadınlar; yine de gitmekten, bağırmaktan, yazmaktan, tartışmaktan vazgeçmeyerek kendi iradeleriyle var oldu.
Gezi’deki feminist varlığı sadece hatırlamak yetmez, onu politik olarak sahiplenmek gerekir. Bugün hâlâ “erkekler önde, kadınlar arkada” anlatısını yeniden üreten hafızaya karşı, kadınların kolektif belleğini korumak da bir direniş biçimi olarak var olmalıdır.
KadınKöy olarak Gezi’nin 12. yılında bu yazıyı, geçmişin eksik kalmış hikâyelerine küçük bir katkı olarak sunuyoruz. Kadınlar Gezi’de sadece destekçi değil, bu direnişin kurucu parçasıydı. Bunu hatırlamak, yalnızca geçmişe değil, geleceğe de bir not düşmektir. Kadınlar, direnişin sadece öznesi değil, üreticisiydi. Ve artık bu tarihi kendi sözümüzle yazma zamanı.
Çünkü bu hikâye hepimize ait.
Ve biz de oradaydık.
Sessiz kalmayan, geri çekilmeyen, birlikte nefes alan kadınlar olarak.















