Sünneti davul zurna ile, regliyi surata atılan tokat ile karşılayan bir kültürün içine doğmak.. Feminizm nedir diye sorduğumuzda çoğu tartışma genellikle aynı yerden başlıyor: Feminizmin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerine kurulu varsayımlar… Belki o yüzden meseleye bazen tersinden başlamak daha anlamlı oluyor.
Feminizm ne değildir?
Feminizmin ne olduğunu anlayabilmemiz için karıştırıldığı şu maddelerden bir sıyıralım:
- Erkek düşmanlığı
- Kadınların üstünlüğünü savunan bir ideoloji
- Aile karşıtı bir düşünce
- Batı’dan ithal edilmiş bir kültürel proje
- Erkeklerin haklarını elinden almaya çalışan bir hareket
Bu varsayımların çoğu, sosyal psikolojide “sıfır toplamlı düşünme” (zero-sum thinking) dediğimiz bir zihinsel modele dayanır. Bu modele göre dünya bir pasta gibidir. Birinin dilimi büyürse diğerinin küçülmesi gerekir. Dolayısıyla kadınlara ayrılan pasta dilimi büyürse yani kadınlar güçlenirse erkekler güç kaybeder mi?
Çoğunlukla kıtlık koşullarında ve rekabetçi kültürlerde yetişen bu düşünme biçimi devamında bir direnç getirir. Ancak tarihsel ve toplumsal araştırmalar bize daha eşitlikçi toplumlarda; ekonomik büyümenin daha yüksek, toplumsal şiddetin daha düşük ve yaşamdan alınan manevi memnuniyetin daha yüksek olduğunu söylüyor. Yani eşitlik çoğu zaman birinin kaybı değil, toplumun toplam kazancı oluyor. Bu yüzden feminizmi anlamaya çalışırken ilk yapılması gereken şey, onun etrafında oluşmuş bazı mitleri kenara bırakmaktır. Çünkü kavramın kendisi değil, onlara yüklenen hikâyeler tartışmayı tamamen başka bir kanala çekmemize sebep oluyor.
Peki feminizm nedir?
Okudemedim bunu bir TikTok videosunda çok güzel anlatıyor:
“Şöyle düşünün elinizde üç kap var; sarı, mavi ve kırmızı kaplar. Sarı ve mavide yeterince sıvı var ama kırmızıda yeterince sıvı yok. Siz kırmızıda da yeterince sıvı olmasını istiyorsunuz ve etrafınızda kırmızının da yeterince doldurulması için bir kampanya başlatmak istiyorsunuz. Bu kampanyanın adını ‘mavi, sarı ve kırmızı kaplarının doldurulması kampanyası’ mı koyasınız yoksa ‘kırmızı kabın doldurulması kampanyası’ mı?
İşte feminizmi anlamak tam olarak böyle bir şey. Kadınlara pozitif ayrımcılık yaparak üstünlük kurmak değil terazinin dengelenmesi için bir süre daha fazla ağırlık vermek veya görünür kılmak. Çünkü feminizm aslında oldukça basit bir sorudan doğar: Kadınlar ve erkekler neden eşit toplumsal imkânlara sahip değil?“
18. Yüzyılda Mary Wollstonecraft aynı soruyu daha sesli bir şekilde soruyor ve 1792’de yazdığı A Vindication of the Rights of Woman kitabında “Kadınların geri bırakılmasının nedeni doğaları değil, onlara sunulan fırsatların sınırlı olması” düşüncesini ortaya atıyor.
Kadın olduğu için regl olan ve regl olduğu için tokat yiyen; yani kısaca kadın olduğu için tokat yiyen kadınlar.. Diğer tarafta erkek olduğu için sünnet olan, sünnet olduğunda konvoyla, davul zurnalarla kutlanan; yani kısaca erkek olduğu için kutlanan erkekler.. 18. Yüzyılda ana tartışmalardan biri “kadınlar yapabilir mi yapamaz mı?” üzerindeydi. Ancak Wollstonecraft topluma başkaldıran başka bir şey daha söyledi: “Sorun yetenek değil, sistem.”
Feminizm de tam olarak burada başlar. Bireyleri değil, toplumsal düzeni yani kültürel ritüelleri, geride kalan veya eşitlenmeyen yasaları, verilmeyen hakları sorgulayan bir bakış açısıdır. Ve henüz küçük yaşlarımızda parçası olduğumuz bu eşitsiz davranışlar, bir lego gibi yıllarca birike birike ilerler. Ve feminizm tüm bu lego parçalarını tek tek sorgulamak ve doğru yerine koymak için vardır.
Feminiz erkekleri nasıl konumlandırıyor?
Toplumsal cinsiyet rolleri veya feminizm hareketi yalnızca kadınlar için var olan kavramlar değildir. Erkekleri de belirli kalıpların içine sıkıştırabilir. Psikolog Joseph Pleck buna “erkek rolü çatışması” adını veriyor. Çünkü günün sonunda içinde yaşadığımız toplum ve şu an gittikçe artan sosyal medya baskısı erkeklerden “prenses olmamasını (!)” yani kontrollü, kırılgan görünmeyen, dertlerini büyütmeyen biri olmasını bekliyor. Ancak birine yıllarca “üzüntünü gösterme” dediğinizde duyguları kaybolmaz. Hatta Jung, Dışa Bakan Rüya Görür, İçe Bakan Uyanır kitabında “Bastırılan her şey yıkıcı bir şekilde gösterir kendini” der. Bu sebeple erkeklerin de en insani duygusu olan kırılganlığını bastırması bazen öfkeye, bazen içe kapanışa, bazen de şiddete dönebilir. Bu yüzden toplumsal cinsiyet tartışmaları ve feminizm yalnızca kadınların değil, erkeklerin de hayatını yeniden düşünmeye davet eder bizleri.
Özetle bu kavram içinizde bir yerde sizi rahatsız ediyorsa kendinize şu soruyu sormanızı öneririz; Dünya alıştığımız yerden biraz farklı bakmamızı istiyor olabilir mi?
Sevgilerle.














